İnsan bir kez, nasıl bir toplumda yaşadığının bilincine vardığı zaman, o toplumu değiştirmenin, dönüştürmenin de yollarını aramaya başlar. Ezen ve ezilen sınıflar arasında sürekli mücadele olageldi. Bugün zenginliğin üzerinde oturan bir avuç azınlığın, devasa bir kitle olan işçi sınıfını susturmak, ezmek, çaresiz ve muhtaç hale getirmek için her yol ve yönteme başvurduğu bir düzende yaşıyoruz. Sermaye sahipleri zora düştüklerinde işçi sınıfı üzerindeki baskıları arttırdılar. Sınıfımızın sanatçıları ise en zor zamanlarda yüreklere serpilen su oldu. Dün olduğu gibi bugün de zor zamanların geride kalacağının muştusunu vermektedir ozanlarımız…
Venceremos marşıyla yüreklere kazınan ve faşist katiller tarafından 16 Eylül 1973’te katledilen Victor Jara, sınıfının safında dik durmuş, faşist cellâtlara boyun eğmemiştir. Mücadeleyi ve sanatı ekmeğine katık eden Jara, sadece Şili’de değil, tüm dünyadaki nice genç devrimcinin yüreğinde umut kıvılcımlarını harlamaya devam ediyor. Aynı şeyleri Neruda, Brecht, Gorki, London ve daha pek çok sosyalist ozan için de söyleyebiliriz.
Keza bu topraklarda da sermaye sahipleri ve faşist rejimler aynı içgüdü, kin ve nefretle hareket etmişlerdir. Sınıfımıza ve sanatçılarına nefretle bakan sermaye sahipleri sözde kendi sanatçılarını yetiştirme gayretine girmişlerdir. Fakat köksüz, çapsız, kaypak bir temele oturan, satılık ve esen rüzgâra göre savrulan faşist rejimin sesleri kalıcı olmayı hiçbir zaman başaramamışlardır. Bizim marşlarımız, türkülerimizse her türlü itibarsızlaşma çabalarına rağmen bir ışık huzmesi gibi grevlerde, direnişlerde, işçilerin dilinde yüreğinde hayat bulmuştur. Kökleri derinlere inen, gücünü ve inancını sınıfımızın bilimsel gerçeğinden alan sosyalist sanatçılar, her türlü baskı ve zorbalığa karşı var olmaya devam ediyorlar. Nâzım Hikmetler, Vedat Türkaliler, Ahmet Arifler, Sabahattin Aliler, Ruhi Sular... “Sabahın bir sahibi var. Sorarlar bir gün sorarlar” diyordu mesela Ruhi Su. Sabahın sahibi bir yanardağ gibi içten içe yanmaya devam ediyor. Sosyalist sanatçılar, her fırsatta gözden düşürülmek istense de, bunu isteyenlerin, kokuşmuşluğu her vesileyle ortaya saçılır.
Bu karanlık ve boğucu dönemleri, bir kasırga gibi savurup üzerinden atacak olan işçi sınıfı, gür sesle haykıracaktır. “Yürü üstüne üstüne/tükür yüzüne celladın, fırsatçının, fesatçının, hayının” Ahmed Arif’in bu çağrısına o gün kitleler halinde cevap verecektir sınıfımız. Sınıfımızın mücadele tarihinin de gösterdiği gibi, zor zamanlarda, bir kuru yaprak gibi oradan oraya savrulanlar olduğu gibi, doğru bildiği gerçekler uğruna ölümüne direnenler de vardır. Mücadelede bahanesi çok olanın rotası olmazmış. Onun içindir ki, Nâzım usta daha baştan söylemiştir sözünü: “Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar.”
Gün olur değişir rüzgârın seyri,
Durulur boz bulanık dereler.
Kurtulur hainin zulmünden çocuk çığlıkları,
Kenetlenir,
Geride bıraktıklarının yüzüne tükürenler.
Hayatın kurak bağrında gül tomurcuklarını yetiştirenler, çağıldar gün be gün.
İşte orada duyulur bir ses.
Tarih bilinciyle gelen ustanın sesi…
“Hüner
Acılı günlerde bile
Umudu yitirmemek geleceğe
Bereketli yağmurlara dönüştürmek
Kara bulutları.”