
İngiltere’de bir dans okulundaki bıçaklı saldırıda üç kız çocuğunun öldürülmesinin ardından patlak veren göçmen karşıtı ırkçı saldırılar birçok kasaba ve şehre yayılarak devam ediyor. 29 Temmuzda Southport kasabasında gerçekleşen saldırının Müslüman bir göçmen tarafından yapıldığı yönündeki asılsız iddiaların sosyal medya yoluyla dolaşıma sokulmasıyla ne zamandır körüklenen göçmen düşmanlığının fitili ateşlendi. Saldırganın İngiltere doğumlu, Ruanda kökenli bir Hıristiyan olduğu sonradan açıklansa da amaç hâsıl olmuştu. Southport’da yerel camiye ve Müslümanlara saldırılarla başlayan ırkçı kalkışma kısa süre içinde Hartlepool ve Sunderland kasabalarının ardından 40’tan fazla kasaba ve kente sıçradı. İngiltere genelinde saldırılar şiddetlenerek yayılmaya devam ederken yükselen faşist tehlikeye karşı mücadele de büyüyor. “Yabancı avı”na çıkan faşist çeteler göçmenlerin yerleştirildiği otellere ve sığınma merkezlerine saldırılar düzenliyor, Asyalı ve Müslüman azınlıkların araçlarını ve dükkânlarını yakıyor, çeşitli bölgelerde beyaz olmayan yabancılara fiziksel saldırılarda bulunuyorlar. Rotherham ve Hull kasabalarında sığınmacıların kaldığı otellerin dışında toplanıp, tuğla ve şişelerle saldıran faşist güruhun oteli ateşe verip göçmenleri diri diri yakmaya kalkışması son 10 günde yaşanan saldırıların yalnızca bir kısmını oluşturuyor. Yayılan bu dehşet verici görüntüler birçok Siyah, Asyalı ve göçmen emekçi aileleri korku ve endişeye sürüklüyor. Rotherham’dan göçmenlerin şu sözleri saldırıların yarattığı dehşetin boyutlarını ortaya seriyor: “Afganistan’dan İngiltere’ye öldürülmekten kurtulmak için geldim ama bugün bizi öldürmek isteyenlerin ateşinde yanacakmışım gibi hissettim.” “Faşizmi yüzlerinde gördüm. Faşistler insanları barbarca öldürmek istiyorlardı.” Ülke geneline yayılan bu faşist dalga bir gecede oluşmadığı gibi kendiliğinden de gelişmedi. İngiltere, Muhafazakâr (Tory) Partinin 14 yıllık iktidarı boyunca, göçmenlerin ve azınlık topluluklarının büyüyen toplumsal eşitsizliğin ve derinleşen yoksulluğun sebebi ve günah keçisi olarak ilan edildiğine defalarca tanıklık etti. David Cameron’dan Teresa May’e, Boris Johnson’dan Rishi Sunak’a istikrarsız yıllarla ve skandallarla geçen Muhafazakâr Parti liderlikleri, ırkçılığı ve Müslüman düşmanlığında somutlanan göçmenlere yönelik nefreti besledi. “Yasadışı göçle mücadele” adı altında göçmenleri yüzer hapishanelere doldurup ülkeden çıkarmayı hedefleyen “Ruanda Planı”, yüz binlerin katıldığı Filistin halkıyla dayanışma gösterilerini “nefret yürüyüşü” olarak atfedip karalamaları ve burjuva medya eliyle geniş bir anti-propaganda çalışması yürütmeleri bu ırkçı histeri dalgasını besleyen son örneklerdi. Vadesi dolan ve artık İngiliz burjuvazisinin çıkarlarını karşılayamayacak ölçüde yıpranan Muhafazakârlar 4 Temmuzda gerçekleşen erken seçimle koltuğu sistemin öteki ana partisine, burjuvazinin “İşçi” Partisine devretmiş olsalar da, bu görev değişikliği ne İngiliz burjuvazisinin krizine çare olabildi, ne de emekçilerin yıllar içinde biriken sorunlarını yatıştırdı. Seçim sonuçları kitlelerin düzen partilerine duydukları öfkeyi ve hoşnutsuzluğu göstermesinin yanı sıra büyüyen bir tehlikeye de işaret ediyordu. 14 yıl boyunca kemer sıkma politikalarıyla yoksullukları derinleşen, sorunları biriktikçe tahammül sınırları zorlanan İngiltere işçi sınıfı, Muhafazakârları seçimlerde büyük bir hezimete uğrattı. Ancak Muhafazakârların bu rekor oy kaybının kaynağı emekçilerin büyük bir heyecanla İşçi Partisine yönelmesi ve İşçi Partisinin oylarını arttırması değildi. Kaybın önemli bir oranı merkez sağ Muhafazakâr Parti tabanının azımsanmayacak bir bölümünün aşırı sağa kaymasıyla meydana geldi. Emekçilerin biriken sorunlarına göçmenleri hedef göstererek “çözüm” vadeden ve milliyetçilik temelli propagandayla yoksul emekçileri tuzağına düşüren aşırı sağın nicedir süren yükselişi tehlikenin göz ardı edilemeyecek boyutlara ilerlediğini çoktan ortaya sermişti. Seçimlerin hemen akabinde istikrar vaadiyle iktidara oturan yeni İşçi Partisi hükümetinin Muhafazakârlardan devraldığı kemer sıkma politikasına devam etme planı aşırı sağın beslendiği damarı büyüttü, İngiliz Savunma Birliği (EDL) gibi faşist örgütler yeni hükümeti de hedef alarak provakatif yöntemlerle göçmen düşmanlığını azdıracak yollara başvurdu. Nitekim 27 Temmuzda başkent Londra’nın göbeğinde Reform UK ve EDL gibi faşist örgütlerin taraftarlarından oluşan 20 bin kişinin gerçekleştirdiği “ülkemizi geri istiyoruz” temalı ırkçı gösteri, sonraki günlerde patlayan faşist dalganın ilk halkasını oluşturdu. Nefret dolu İslamofobik ve göçmen karşıtı sloganlarla gerçekleşen faşist gösteri, hemen iki gün sonra üç kız çocuğunun “Müslüman bir göçmen” tarafından öldürülmesi yalanının yayılmasıyla başlayan ırkçı ve faşist histeri dalgasının ilk habercisiydi. Perşembenin gelişi Çarşambadan belliydi! Dünya kapitalizminin içine girdiği tarihsel krize paralel olarak İngiltere kapitalizminin de içinde bulunduğu derin kriz hali, krizin yükünü taşıyan kitleleri iki kutupta biriktiriyor. İngiltere’de bir yanda hayat pahalılığına, emperyalist savaşların yol açtığı yıkımlara tepki duyan emekçilerin hoşnutsuzluğu büyürken, öte yanda göçmen düşmanlığı demagojisi üzerinden tabanlarını genişleten ve sınıf mücadelesinin önünde bir tehlike olarak büyüyen faşist oluşumların yükselişi söz konusu. Faşist Nigel Farage’ın partisi Reform UK işte bu demagoji üzerinden tabanını genişletmiş ve son seçimlerde 4 milyonun üzerinde oy alarak 5 milletvekili çıkardı. Aşırı sağın ve faşist yükselişin parlamentodaki temsilcisi Reform UK, İngiltere’nin anti-demokratik dar bölge seçim sisteminin gazabına uğramış olmasaydı aldığı oy oranıyla daha fazla milletvekili çıkaracaktı. Fakat bu kadarı bile onun sokaktaki görünümü EDL gibi faşist oluşumlara cesaret veriyor. İngiltere sokaklarında ırkçı saldırılarıyla, faşist sloganlarıyla, Nazi selamlarıyla göçmen ve sığınmacılara dehşet saçan faşist çeteler, önlerini açan İngiliz müesses nizamının işini fazlasıyla görüyor. İngiltere’deki faşizmin yükselişi Avrupa’da ve dünyanın diğer bölgelerinde yükselen faşist tehlikeden bağımsız okunamaz. Avrupa ülkelerinde iktidara yerleşen veya ikinci parti konumuna çıkacak kadar tabanını genişleten faşist partilerin keskin bir yükselişi söz konusuyken, İngiltere’de de uzun yıllardır beslenen bu damar aynı nesnel zemin üzerinden yükseliyor. Kapitalizmin derinleşen tarihsel sistem krizi dünyanın dört bir yanında çeşitli tezahürlerle kendini gösterirken, kendi yarattıkları felâketler karşısında çözümsüz kalan düzen sahipleri olağanüstü yol ve yöntemlerle bu krizden bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Her hamlesinde kitlelerin sorunları derinleşiyor, toplumsal çelişkiler derin kırılmalar yaratacak kadar büyüyor, hükümetlere ve sermaye düzenine yönelik hoşnutsuzluk ve öfke dünya genelinde büyüyor. Yoksulluğun ve sefaletin kuyusundan çıkmak için ileriye doğru bir yol bulmaya çalıştıkça yolu engellenen kitleler düzen güçlerinin eliyle yaratılan faşist örgütlerin ağlarına, tuzaklarına kapılabiliyor. Toplumun yaralarından ve yarıklarından beslenerek büyüyen ve böylesi dönemlerin ürünü olan faşist oluşum ve örgütler bizzat egemenlerin eliyle besleniyor. Bugün İngiltere’de de yükselen faşizm tehlikesi kendiliğinden değil egemenlerin eliyle önü açılarak ilerliyor.