
Kütahya'nın Gediz ilçesindeki bir madende, grizu patlaması sonucunda 18 maden işçisi hayatını kaybetti. Her gün onlarca işçiyi farklı farklı fabrikalarda ölümle pençeleştiren kapitalistlerin kâr hırsı, bu kez canları toplu olarak aldı. Burjuvazinin kalemşorlarının kazanın ardından yazıp çizdikleri her zamanki gibi olayı örtbas edici nitelikteydi. Kazadan sonraki gün timsah gözyaşları döken burjuva medya, ertesi gün olaya hafiften değindi. Ardından sanki 18 kişi hiç ölmemiş gibi olay sumen altı edildi. Hayatlarını sürdürebilmek için maden ocağında çalışan işçiler, kapitalistlerin daha fazla kâr edebilmesi uğruna yaşamlarını kaybettiler. Madenin bulunduğu bölgede, toprakların verimsiz olmasından dolayı tarımla uğraşılmıyor. Buna bağlı olarak, hayvancılık da bir geçim kaynağı değil. Bu koşullarda gençlerin yaşamlarını sürdürebilmek için madencilikle uğraşmak dışında bir şansları yok. İş alanının kısıtlı olması ve madenlerin istihdam sayısının düşük olması nedeniyle gençlerin yarısı işsiz durumda. Bu gençlerin, kahvede, madende çalışma sırasının kendilerine gelmesini beklemek dışında yapabilecekleri bir iş yok. Bölgeye madencilik dışında herhangi bir yatırım yapılmayarak bir anlamda bölge insanları maden ocaklarında çalışmaya mahkûm ediliyor. Durumu göreli olarak iyi olan işçiler diğer bölgelere göç ederek farklı işkollarına giderken, genel olarak bölgede çalışan insanlar mesleklerini babadan oğla devrediyorlar. Toplam dört maden şirketinin elinde toplanan yüzlerce maden ocağını genellikle taşeron firmalar işletiyor. Böylece maden ocaklarında çalışan işçilerin hemen hepsi sendikasız, sigortasız ve iş güvenliği olmadan çalışmak zorunda kalıyor. Kapitalistler, bölgedeki işsiz sayısının fazlalığını işçilere karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıyorlar. Kapıda işlerine göz dikmiş işsizlerin beklediğini bilen işçiler, düşük ücretlere, uzun çalışma saatlerine, sağlıktan ve güvenlikten yoksun çalışma koşullarına razı oluyorlar. Çoğu işçi 350 ile 500 milyon lira arasında maaş alırken aylarca maaş alamadıkları da oluyor. Taşeron firmaların egemenliği ve sendika bürokrasisinin yanlış tutumları nedeniyle bölgede sendikalar etkin bir rol oynamıyorlar. Toplam 620 maden işçisinden sadece 260'ı sendikalı. Böyle olunca da meydan tamamen patronlara kalıyor. Patronların tanıdık aracılığı ile işe aldıkları işçiler, günden güne eriyerek çalışmaya devam ediyorlar. Sekiz yıllık bir maden işçisi şunları söylüyor: 'İnsanların işe mecbur olduğunu bilen patronlar çok baskı yapıyor. Mola vermeleri, bir gün işe gelmemeleri işten atılma sebebi. İnsanlar da işsizlik korkusu ile susuyor. şirketler birbiri ile anlaşmış. Bir madende sesini çıkaran, diğer madenlerde iş bulamaz.' İşsizlik ve açlık korkusu bir taraftan, madende çalışırken ölümün kapıda beklemesi diğer taraftan. Ama insanlar yaşayabilmek için ölümü göze almak zorunda kalıyorlar. İşçiler sözde günde sekiz saat çalışıyorlar. Oysa ocak işletmecilerinin daha fazla kömür karşılığında prim almaları dolayısıyla bu süre çoğunlukla sekiz saatin üstüne çıkıyor. Ancak işçiler ne bu fazla mesainin karşılığını alıyorlar, ne de çıkardıkları fazladan kömürün primini görüyorlar. Çalışan ve üreten işçiler, primi toplayansa patronlar. Sekiz saatlik çalışma süresi boyunca ne hava alıp rahatlamak ne de yemek yemek için dışarı çıkmak söz konusu. İşçiler gün ışığına hasret bir şekilde yaşamalarını (buna yaşamak denirse!) sürdürüyorlar. Ocakta havadaki gaz miktarının düzenli olarak ölçülmesi gerekirken, bu iş işinin ehli kişilerce yapılmıyor ve sürekli savsaklanıyor. Sonuçta işçiler her an zehirlenme tehlikesi ile karşı karşıyalar. Madenlerde yeterli donanım bulunmadığından dolayı her an bir patlama tehlikesi var. Burjuva devletin sözde müfettişleri altı ayda bir 'denetleme' yapıyor olsa da, bu denetleme sadece patronlar ile görüşüp yemeğe çıkmaktan ibaret. Bu durumdan gerek patronlar gerekse devlet son derece memnun, yani alan da satan da razı. Ancak işçiler hiç de memnun değil. İşçiler kendi çalıştıkları yeri kendilerinin rahatlıkla denetleyebileceğini söylüyorlar.