
Elazığ depremi son aylarda ülke coğrafyasının değişik yerlerinde bir silsile halinde gelen depremler dizisinin son büyük örneği oldu. Resmî açıklamaya göre 41 kişinin hayatını kaybettiği, yüzlerce insanın yaralandığı ve en az o kadarının da kışın ayazında evsiz kaldığı bu deprem, geride daha büyük korku ve endişeleri bırakarak şimdilik atlatılmış oldu. Deprem bölgesinin ülke ekonomisinin ağırlık merkezlerinden olmaması, buna bağlı olarak fazla yoğun nüfus barındırmıyor oluşu ve çok katlı binaların görece azlığı kayıpların ve hasarın sınırlı olmasını sağladı. Buna rağmen resmi verilere göre depremden etkilenen Elazığ, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman ve Kahramanmaraş’ta 30 bin 848 binadan 547’si yıkılmış, 6 bin 270’i ağır hasar almış, 10 bin 273’ü ise az hasar almış durumda. 6,8 büyüklüğünde bir deprem yaşanmasına rağmen, tümüyle tesadüf eseri olan malûm sebeplerle can kayıplarının ve hasarın görece az olması iktidarın kendisi için bir başarı öyküsü yazmasına ve büyüklük şovu yapmasına bir fırsat zemini sundu. Ama gerçeklik bir başarıya değil, tam aksine büyük bir ciddiyetsizliğe, vurdumduymazlığa ve çıkarcılığa işaret ediyor. Son yılları bir olağanüstü baskı rejimi olan AKP-Erdoğan iktidarı 1999 depreminden bu yana geçen sürenin ilk bir-iki yılı hariç tamamında tek başına ülkeyi yönetmesine rağmen depreme hazırlık konusunda doğrudan halkın yararına ciddi hiçbir şey yapmamıştır. Aksine deprem güvenliği konusunda birçok yönden durumu daha da kötüleştiren işler yapılmıştır. 1999 Gölcük depreminden sonra AKP iktidara gelmeden çıkarılan yeni yapı yönetmeliği genelde depreme daha dayanıklı binalar yapılmasını sağladıysa da AKP döneminde İstanbul (ve diğer metropoller) boş arsa bırakmamacasına bina ve inşaata boğulmuş, bununla nüfus yoğunluğu hızla arttırılmış, böylece risk faktörü yükseltilmiştir. Kentin nüfus yoğunluğunu azaltacak bir planlama yapmak ve uygulamak gerekirken tam aksine kent boğucu ölçüde betonlaştırılmıştır. Bunun bir sonucu olağan yoğunluktaki yağmurlarda bile sel ve su baskınlarının yaşanması olduğu gibi, Eylül ayında yaşanan orta ölçekli depremde tam da bu nüfus yoğunluğu nedeniyle iletişim altyapısı çökmüş, haberleşme felç olmuştur. Bu rant temelinde betonlaşmadan deprem gibi afetlerde kullanılabilecek ve 1999 sonrasında belirlenmiş toplanma alanları da nasibini almıştır. Diğer taraftan 2000 yılında getirilen yeni yapı yönetmeliğinden önce inşa edilmiş binaların dönüşümü de büyük oranda yapılmamıştır. Halen kentteki bina stokunun ağırlığını bu tür eski binalar oluşturmaktadır. Bunlar eskiye nazaran durumun kötüleştiği yönlere dair birkaç örnek. Ancak hiç şüphesiz daha önemli olan konu 1999’dan bu yana geçen 20 yılı aşkın süreye rağmen ciddi hiçbir hazırlığın yapılmamış olmasıdır. Deprem toplanma alanlarına ilişkin feci duruma “kötüleşme” bağlamında zaten değindik. Aslında “hazırlık” bağlamında bu konuda çok ciddi ve ivedi biçimde nitelikli mekânlar oluşturulup, bu mekânlar sürekli olarak güncelleştirilip daha da iyileştirilmiş ve bununla bağlantılı olarak kent halkına değişik ölçek ve periyotlarda tatbikatlar yaptırılmış olması gerekiyordu. Bu konularda icraat hiç denecek düzeydedir. Diğer taraftan hazırlık konusunun en büyük ve kalıcı yönünü kuşkusuz bina stokunun dönüştürülmesi oluşturuyor. İktidar en büyük ilgiyi bu alana göstermiş ama bunu insanların hayatını deprem karşısında daha güvenli hale getirme maksadıyla değil, kent yağmasında kendine bağlı sermaye fraksiyonuna kaynak sağlamak, böylelikle sermaye sınıfı içinde kendi fraksiyonunu güçlendirmek için yapmıştır. Asıl motivasyon bu olunca sonuç da geniş ölçekte bakıldığında deprem karşısında emekçiler için daha güvenli bir şehir olmamıştır. Başta hayati önem taşıyan altyapıların ve hastane ve okul gibi binaların öncelik verilerek dönüştürülmesi işi savsaklanmıştır. İkinci aşamada en riskli bölgelere ve binalara el atılması ve son olarak da geri kalan yapı stokunun dönüştürülmesi gerekiyordu. Başta şehircilik uzmanları olmak üzere, konuyla ilgili çeşitli alanların uzmanları ve TMMOB gibi sivil kurumlar bu tür önerileri ve hatta somut projeleri yıllardır iktidara sunmaktaydılar. Ama iktidar bunların hepsini ısrarla kulak arkası edip kendi fraksiyoner kent yağmasının gündemini takip etti. Geçmişten bugüne düzen tarafından çeşitli nedenlerle göz yumulmuş çarpık kentleşmenin bir ürünü olan niteliksiz yapılaşmanın ciddi bir hamleyle gerçekten dönüştürülmesi bir yana, iktidar halkın geniş bölümünün bu süreç sonucu oluşan “kanundışı” durumunu ona karşı bir şantaj ve para kaynağı olarak kullanma yoluna dahi gitti. Haziran 2018’de “imar barışı” gibi bir hüsnü tabir altında başlatılan uygulamayla, yıkılması gereken birçok bina dâhil olmak üzere ülke genelinde milyonlarca yapı para karşılığı mevzuata uygun sayıldı. Bu hamlenin somut sebebi oy avcılığı ve Hazine kasasına tek seferliğine de olsa yüklü kaynak girişi sağlamak idi. Böylece deprem güvenliği konusunda duyarlılık şöyle dursun tam tersine insanlara oturdukları evlerin yasaya uygun olduğu mesajını vermekten başka bir anlama gelmiyordu. 7,5 milyon başvurunun gerçekleştiği bu süreçte devlet genel bütçe verilerini ve ekonomi istatistiklerini düzeltmede kullandığı 25 milyar liraya yakın parayı kasasına koydu. Elbette bu kaynak da depreme hazırlık yolunda kullanılmadı, tıpkı yıllardır toplanan deprem vergilerinde olduğu gibi. Sonuçta bugün en çok tartışılan İstanbul’da 1 milyon 166 bin binanın 788 bini hâlâ 1999 depremi öncesi inşa edilmiş binalar olarak durmaktadır. Bunun anlamı her 3 binadan 2’sinin yeni yönetmelik esas alınarak yapılmamış olduğudur. Elbette bu eski binaların hepsinin depremde yıkılacağı anlamına gelmemektedir. İBB Başkanı İmamoğlu, geçtiğimiz aylarda yaptığı deprem sunumunda, 7,5 büyüklüğündeki bir depremde altyapı, ulaşım vs. noktalarında yaşanacak ciddi sorunların yanı sıra, İstanbul’daki binaların yüzde 22’sinin yıkılmasının beklendiğini belirtmiştir. Benzer senaryolar dâhilinde on binlerce insanın hayatını kaybetmesinden söz edilmektedir. Gölcük depreminde dâhi 20 bine yakın insanın hayatını kaybettiği düşünüldüğünde bu kestirimlerin abartılı olduğu söylenemez. İktidarın yaklaşım tarzının bugün de pervasız biçimde devam ettiğinin en çarpıcı ifadesi inanılmaz bir rant projesi olarak Kanal İstanbul projesini (yeniden) gündeme getirmesidir. Bu proje için harcanması düşünülen paranın 75 milyar lira [bir başka bilgiye göre ise 20 milyar dolar, yani bugünkü kurla yaklaşık 120 milyar lira] olduğu düşünüldüğünde, İstanbul için gerekli yapısal dönüşüm işlerinin büyük bölümünün yapılmasının hiç de zor olmadığı ortaya çıkar. Yani iktidar Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sinin (her 5 kişiden biri) yaşadığı, ekonominin ana üssü olan İstanbul’u halk için daha güvenli hale getirmeye çalışmak yerine ikinci bir Boğaz açmakla meşgul olmayı tercih etmektedir. Yine de devletin ve rejimin hakkını yemeyelim! Depreme hazırlık bağlamında devletin 1999 sonrasında hassasiyetle üzerine eğilip öncelik verdiği bir şey var. Büyük ölçekli bir deprem sonrasında doğabilecek “asayiş” sorunlarına karşı devlet örgütlenmesi ve hareket planları hazırlanmıştır. Bunun anlamı deprem nedeniyle halkın öfke içinde ayaklanması tehlikesine karşı bastırma tedbirlerinin alınmasıdır. Elbette bu, depremzedelere bağımsız sivil inisiyatiflerin yardım ulaştırması, dayanışmanın örgütlenmesi gibi girişimlerin de etkin biçimde önlenmesi hedeflerini içermektedir. Gölcük depremi sonrasında halkın öfkesinin yer yer açığa çıkması ve çeşitli sendika, dernek ve sol partilerin örgütlemeye giriştiği yardımların halkta yarattığı olumlu izlenim devlet açısından ciddi bir tehlike olarak görülüp mimlenmişti. Günlerce depremzedelere yardım götürmeyen devlet, bu sivil inisiyatifleri engellemek ve ezmek için hızla harekete geçmeyi başarmıştır. Elazığ depremi sonrasında da HDP’li belediyelerden gelen yardımların engellenmesi aynı devlet refleksinin devam ettirildiğini bir kez daha göstermiştir. Doğrusu öteden beri devlette var olan bu tekelci ve dışlayıcı tutum mevcut rejim altında daha da pekiştirilmiştir. Gerçek anlamda bir deprem hazırlığının olmayışını iyice çarpıcı kılan bir nokta, bilim insanlarının gelen depremi göstere göstere haber vermiş olmalarıdır. Çok değil sadece birkaç ay önce yerbilimci Prof. Naci Görür herkes İstanbul’u konuşurken Elazığ depreminin tam koordinatını vererek buralara dikkat kesilmesi gerektiğini söylemiştir. Dahası sonradan yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığı üzere tam da bu bölgeye ilişkin olarak daha önceden projeler sunduğu ortaya çıkmıştır. Ama iktidar benzer tüm durumlarda olduğu üzere bunu da kulak arkası etmiştir. Rejim kendisinden saymadığı kimsenin sözüne kulak asmamakta, kendi sermaye fraksiyonunun kesimsel çıkarına hizmet etmeyecek hiçbir şeyi önemsememekte, hatta engellemeye çalışmaktadır. Özetle iktidar kesinlikle depreme emekçi halk yararına ciddi bir hazırlık yapmamaktadır. Öte yandan Elazığ depremi vesilesiyle bir kez daha tartışma gündemine geldiği üzere iktidarın bu konudaki suç dosyası başka açılardan da hayli kabarıktır. Hazırlık yapılmadığı gibi, bu alana hasredilmek üzere halktan vergi adı altında gasp edilen ve/veya bağış, yardım vb. şeklinde alınan paralar da maksat dışı kullanılarak malûm sermaye fraksiyonunun kursağına akıtılmıştır, akıtılmaktadır. Deprem vergisi olarak da anılan Özel İletişim Vergisi (ÖİV) kapsamında şimdiye dek 65 milyar lira kadar bir vergi toplandığı hesap ediliyor. Bu yeterince büyük bir rakamdır, ama yine de pek doğru değildir. Zira 20 yıldır kesintisiz biçimde toplanan paralar enflasyona göre düzeltildiğinde bugünün parasıyla 140 milyara denk geldiği gibi, aynı paralar dolara vurulduğunda 36 milyar dolar, yani bugünkü kurla 215 milyar lira etmektedir. Bugünkü kurun bile bastırılmış olduğu düşünüldüğünde gerçek değer bundan da fazladır. Özetle son günlerde sıkça dile getirilen 65 milyar lira rakamının en az 3 katı büyüklüğünde bir para söz konusudur. Ne olmuştur bu paraya? Bundan birkaç yıl önce bu konu yine gündeme geldiğinde dönemin bir bakanı o paraların genel bütçeye aktarıldığını ve buradan genel altyapı yatırımlarına harcandığını söyledi. Bunun anlamı başta halkın çoğunun kullanamadığı mega inşaat projeleri olmak üzere birçok proje üzerinden bağlı sermaye fraksiyonuna kaynak aktarımıdır. Diğer taraftan emekçilerden deprem ve afet maskesiyle toplanan kaynaklar vergilerle sınırlı değildir. Kızılay ve AFAD gibi kurumlar başta olmak üzere birçok örgütlenme bu kisve altında emekçilerden muazzam kaynaklar toplamaktadırlar. Yardım ve dayanışma duygularıyla afetzedelere ve afet önlemlerine katkıda bulunmak isteyen sayısız emekçinin bu katkıları iktidarın kontrolünde bir başka talan alanını oluşturmaktadır. Kızılay gibi bir kurumun başındaki zatın Elazığ depreminin daha ilk dakikalarında aklına gelen şeyin Kızılay’a para toplama kampanyası başlatmak olması manidardır. Muazzam kaynaklarla donatılan bu kurumlar iktidar elinde tam bir şov ve propaganda aracına dönüştürülmüştür. Gerçekte tüm bu propagandaya rağmen deprem sonrasında büyük bir beceriksizlik tablosu sergilenmiştir. Birçok köye ulaşılmamış, birçok insana acil yardım ulaştırılmamış, yapılan en küçük şey bire bin katılarak kameralar önünde gösteri haline getirilmiştir. Tamamına yakını iktidar kontrolündeki televizyonlar günlerce sabahtan akşama kesintisiz biçimde enkaz üzerinde yüzlerce kişinin yığıştığı iş bilmezlik tablosunu kahramanlık öyküsü olarak pazarlama işine koşulmuşlardır. İşin doğrusu son günlerde ortaya çıkarılan belgeler Kızılay’ın ne denli şaibeli akçeli işlerle meşgul olduğunu daha iyi göstermektedir. Mevcut başkanın göreve geldiği 2015’ten itibaren kurumun “bağış” gelirlerinin birdenbire ilginç biçimde 2000 kattan fazla yükselmesi bu işlerin boyutlarına dair fikir vermektedir. Sadece bir örnek üzerinden ortaya dökülenler, iktidarın organik ilişkiler içinde olduğu “vakıflar” aracılığıyla nasıl bir soygun tertiplendiğini göstermektedir. Ayrıca Kızılay ve AFAD’ın iktidarın izlediği yayılmacı dış politikanın uygulanmasında önemli bir yer tuttuğunu da konu dışına çıkmamak amacıyla sadece belirtip geçelim. Vergilerin ve yardımların nereye gittiği konusu Elazığ depremiyle birlikte tekrar sorgulanmaya başladığı için rejim öfkeden kuduruyor. Halktan vergi adı altında gasp edilen paralara ne yapıldığını açık ve şeffaf biçimde ortaya sermesi gerekirken, deprem paraları ne oldu diye soranlara edilmedik laf bırakılmıyor. Hesap vermek yerine iktidar sözcüleri “gereken yere harcanmıştır, size hesap verecek değiliz” diyerek yanıt veriyor. İktidarın suç dosyasının önemli bir başlığı da, kendisi bir şey yapmadığı halde başkalarının da yapmasını engellemesidir. Yukarıda bilim insanlarının ve çeşitli kurumların konunun çeşitli yönleri açısından yaptıkları uyarı, öneri ve sundukları projeler karşısında sergilenen tutuma değindik. Geçmiş depremlerde devletin deprem sonrası yardım faaliyetlerinde yer almasını istemediği örgüt ve kişileri nasıl dışlayıp ezdiğinden de kısmen bahsettik. Bu konularda devletin mevcut baskı rejimi altında daha da pekişen tutumu tüm faaliyeti kendi çatısı altında tekelleştirmek, her türlü bağımsız sivil inisiyatifi boğmaktır. “Siz bize verin gerisine karışmayın, en iyisini biz biliriz” tutumu tekelci, dışlayıcı, bölücü olduğu gibi kaynakların nereye gittiği konusunu da örten, karartıcı bir tutumdur. Geçmişte AKUT gibi sivil örgütlerin sivrilmesinden fena halde rahatsız olan devlet bunun karşısına AFAD’ı çıkarmış, AKUT yıllar içinde artan ölçüde dışlanarak gözden düşürülmeye çalışılmış, buna mukabil AFAD her fırsatta bir başarı öyküsüymüş gibi reklâm edilmeye başlanmıştı. Bugün de iktidar elindeki AFAD ve Kızılay gibi kurumların dışında kimsenin inisiyatif alması istenmemektedir.