
Hindistan’ın işgali altındaki “Cammu ve Keşmir” bölgesinde 14 Şubatta gerçekleştirilen bombalı saldırıda 40’tan fazla Hint polisinin ölmesinin ardından yaşanan gelişmeler bölgeyi bir kez daha barut fıçısına döndürdü. Hindistan, İslamcı Ceyşi Muhammed (JeM) örgütünün üstlendiği bu saldırıdan Pakistan’ı sorumlu tuttu ve örgütün Pakistan sınırları içindeki kamplarına hava bombardımanı düzenledi. Pakistan’ın bu bombalamaya karşılık vermek üzere kendi hava sahasına giren iki Hint uçağını düşürmesi ise gerilimi iyice tırmandırdı. Keşmir’deki intihar saldırısının ardından ABD, Hindistan’ın “sınır ötesi terörizme karşı” meşru müdafaa hakkını desteklediğini belirterek Modi’nin elini serbest bıraktı. Avrupa, İslamcı örgütlerin üzerine gitmesi için Pakistan’a yönelik baskıları arttırdı. Pakistan hükümeti ise önce “kimse bizim iç işlerimize karışamaz” minvalinde açıklamalar yaptı fakat kısa süre sonra geri adım atmak zorunda kaldı. Savaşın eşiğine geldiği Hindistan’ı sakinleştirmek ve uluslararası baskıları hafifletmek için, kendi sınırları içinde üslenen İslamcı örgütlere basınç bindirmeye başladı. Çeşitli örgütler yasak kapsamına alınırken, bunların mal varlıklarına, okullarına, hastanelerine, sözde hayır kuruluşlarına vb. el koyulduğu, bu örgütlerle ilişkili kişilerin mali denetime tabi tutulduğu açıklandı. Bununla birlikte Keşmir’de tansiyon yaklaşık bir aydır düşmüyor, daha doğrusu Hindistan düşmesine izin vermiyor. Hemen her gün düzenlediği küçük çaplı saldırılarla çatışmayı sıcak tutmaya çalışıyor. 1971’de yaşanan son savaştan 48 yıl sonra Hindistan ve Pakistan’ın bir kez daha savaşın eşiğine gelmesinin, içinden geçtiğimiz dünya konjonktürü dikkate alındığında, görünenden çok daha ciddi bir tehlike taşıdığı kuşku götürmüyor. Kapitalizmin tarihsel krizinin ve yürüyen Üçüncü Dünya Savaşının damgasını bastığı bu konjonktürde, Keşmir gibi bir barut fıçısının üzerinde çakılan bir kıvılcımın devasa bir felâkete yol açması işten bile değildir. Zamanında bir Moğol imparatorunun “yeryüzündeki cennet” olarak söz ettiği Keşmir, 70 yıldır Hindistan ile Pakistan arasındaki kanlı çatışmanın sahnesi durumundadır. Sömürgeci İngiliz İmparatorluğu 1947’de Hindistan’dan çekilirken, bu ülkenin din temelinde ikiye bölünmesini kışkırtarak, ardında korkunç bir çatışma dinamiği bırakmıştı. On milyonlarca Müslüman bu temelde kurulan Pakistan’a gitmek zorunda bırakılmış, aynı şekilde o bölgedeki Hindular da Hindistan’a göç ettirilmişti. Bu iki devlet, bölünmenin hemen ardından Keşmir bölgesinin paylaşımı için savaşa tutuşmuştu. 1948’de gerçekleşen ve Keşmir’in Hindistan ve Pakistan tarafından işgal edilerek parçalanmasıyla sonuçlanan bu savaşı, 1965’te ikincisi izlemişti. Bu arada, Keşmir’in doğusundaki bölge üzerinden 1962’de Hindistan ve Çin karşı karşıya gelmiş ve nihayetinde bu bölge Çin’in kontrolüne girmişti.
1948 ve 1965’i takiben Hindistan ve Pakistan arasındaki üçüncü büyük savaşsa 1971 sonunda patlak verdi. 1972’de imzalanan bir anlaşmayla Keşmir’de Hindistan ve Pakistan’ın kontrolündeki bölgeler arasında geçici bir sınır hattı oluşturulsa da, çatışmaların ardı arkası bugüne dek hiç kesilmedi. Keşmir sorunu, yüz binlerce insanın katledildiği kanlı savaşlara, Birleşmiş Milletler’deki sayısız oturuma ve alınan onca karara rağmen 70 yıldır çözülmedi. 1948 savaşının ardından Birleşmiş Milletler’de alınan “kendi kaderini tayin için referandum” kararı da bugüne dek uygulanmadı. On yıllardır, Keşmir’in güneyindeki Cammu, Keşmir Vadisi ve Ladak bölgeleri Hindistan’ın, kuzeyindeki Azad Keşmir ve Gilgit-Baltistan bölgeleri Pakistan’ın, doğusundaki Aksai Çin bölgesi ise Çin’in işgali altında bulunuyor.[1] Bu durum milyonlarca Keşmirli için hiç durmadan kanayan bir yara anlamına geliyor. Hindistan kendi kontrolündeki Cammu ve Keşmir Vadisinde (kısaca “Cammu ve Keşmir” diye anılıyor) 600 bin asker barındırıyor. Yaklaşık 14 milyon nüfuslu bu toprakları dünyanın en militarize bölgesi haline getiren Hindistan, 1990’ların başlarından bu yana çoğu sivil 100 bine yakın Keşmirliyi katletti. Büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bu bölgede halk büyük bir baskı altında ezilirken, 30 binden fazla Müslüman kadın tecavüze uğradı. Yoksullukla birlikte hayatlarını çekilmez kılan bu zulüm karşısında Keşmir halkı pek çok kez kitlesel isyanlara kalkıştıysa da her biri katliamlarla ezildi. Nüfusunun ağırlıklı olarak Müslüman olmasından hareketle Keşmir’in bütünü üzerinde hak iddia eden Pakistan ise, bu amaçla çeşitli İslamcı örgütleri destekleyerek, bunların Hindistan kontrolündeki bölgeye düzenledikleri saldırıları kendi çıkarları temelinde kullanıyor. “Soğuk savaş” döneminde ABD’nin Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı kullandığı İslamcı grupların hamilerinden biri de Pakistan’dı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından bu İslamcı gruplar ABD’nin ve Pakistan’ın çıkarları doğrultusunda kullanılmaya devam ettiler. Pakistan istihbarat teşkilatı ISI’nin kol kanat gerdiği bu grupların Keşmir’e yönlendirilmeleri de o dönemde ağırlık kazandı. O zamandan bu yana Cammu ve Keşmir bölgesinde gerçekleşen pek çok isyanın temel dinamiği esasen işsizlik, yoksulluk ve diğer sınıfsal meselelerken, Pakistan ve İslamcı örgütler bu isyanları sadece dini baskılara ve ayrımcılığa odaklı bir hatta yönlendirmeye çalışıyor. Zira Pakistanlı egemenler, Keşmirli emekçilerin sınıfsal çıkarları temelinde ayağa kalkmalarının dönüp kendilerini de vuracağını iyi biliyorlar. Kuşkusuz Hintli egemenler de. Bu yüzden her iki taraf da, 1,5 milyarı aşkın bir nüfusu barındıran Hint alt kıtasının işçi ve emekçilerinin kapitalist sömürü düzenine karşı ayağa kalkmalarını engellemek için milliyetçiliği ve dini kullanıyor, Hindularla Müslümanları birbirine düşman etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kapitalizmin içinde bulunduğu çıkmaz, ekonomik ve sosyal sorunları daha da derinleştiriyor. Şiddetlenen çelişkiler nedeniyle emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunun çok daha büyük tepkilerle dışa vurmaya başladığı bu dönemde, eskisi gibi rahat yönetemeyen burjuvazi her zamankinden daha fazla militarizm ve milliyetçilik silahına başvuruyor. Faşist ya da faşizan liderlerin ve hareketlerin önü açılıyor. Hindistan’da Narendra Modi ve Pakistan’da İmran Han liderliğindeki aşırı sağ hareketler de bunun bir örneğini oluşturuyor. Keşmir sorunu ise, her iki burjuva liderlik için, emekçi kitlelerin dikkatini sınıfsal sorunlardan uzaklaştırmak üzere kullanılan en büyük manipülasyon alanını oluşturuyor. Nitekim bu son çatışma da, Pakistan’da ekonomik krizin derinleştiği, Hindistan’ın ise seçim sürecine girdiği ve kitlelerin hoşnutsuzluğunun genel grevlerle ve çeşitli türden eylemlerle apaçık şekilde ortaya serildiği bir ortamda patlak vermiştir. Gerek İmran Han gerekse Modi yönetimi, bariz bir sıkışmışlık içinde bulundukları bu dönemde savaşçı dili alabildiğine tırmandırmaktadır. Emekçi kitlelerin yükselen hoşnutsuzluğunu, milliyetçi demagojinin ve boş vaatlerin eşlik ettiği bir umut tacirliğiyle oya tahvil etmeyi başaran İmran Han, 2018 Temmuzunda yapılan seçimlerle başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Sözde, yoksulların hayatını iyileştirecek, bedava eğitim ve sağlık kartları verecek, ucuz konutlar inşa edecek, beş yıl içinde on milyon iş yaratacak bir kalkınma ve refah hamlesi başlatacaktı. Ancak ekonomik krizin gün be gün derinleştiği, dış borçların ödenemediği, devalüasyonların birbirini takip ettiği koşullarda, Pakistan halkı bir kez daha kemer sıkma programlarıyla karşı karşıya kaldı. Tam da böylesi bir dönemde alevlendirilen Keşmir krizi, İmran Han tarafından, emekçi kitlelerin dikkatini ekonomik saldırı programlarından uzaklaştırmak ve tepkileri yatıştırmak için kullanılıyor. Hindistan burjuvazisi ve Modi açısından da durum farklı değildir. Ocak ayında 200 milyon işçi ve emekçi iki günlük grevle hayatı durdurarak, güvencesiz çalışma, taşeronlaştırma, sigorta prim yükünü arttırma, özelleştirme, bireysel emeklilik sistemi, sendikalaşmanın zorlaştırılması gibi pek çok saldırıyı hayata geçirmek üzere iş kanunlarında değişikliğe giden Modi hükümetine tepkisini etkili bir şekilde göstermişti.[2] İşsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı, ağırlaşan yaşam ve çalışma koşulları, anti-demokratik uygulamalar ve baskılar karşısında yüz milyonların öfkeleri bu denli birikmişken Nisan ayında seçime gidecek olan Modi, emekçilerin dikkatini dağ gibi birikmiş sorunlardan uzaklaştırmak için milliyetçiliğe ve militarizme sarılıyor. Mültecileri, azınlıkları, “kızılları” hedef göstererek kitleleri manipüle etmeye çalışan Modi, tam da bu süreçte alevlendirilen Keşmir krizine can simidi gibi yapışmıştır. Modi, aslında son derece yakından tanıdığımız bir propaganda taktiği izliyor. Ekonomisi büyüyen Hindistan’ı çekemeyen dış düşmanlara (elbette bunların başında Pakistan geliyor!) ve teröre karşı birlik olmanın hayati bir önem taşıdığını söyleyerek ve kurtarıcı pozları takınarak azalan desteğini arttırmaya çalışıyor. Muhalif düzen partilerinin Keşmir sorunundaki milliyetçi tutumu da Modi’nin elinin güçlenmesine hizmet ediyor. Türkiye’de egemenler Kürt sorununu nasıl her türlü muhalefeti bastırmak için kullanıyorlarsa Keşmir sorunu da Hintli egemenler tarafından benzer şekilde kullanılıyor. Modi’nin yükselttiği şovenizm karşısında düzen muhalefeti hazır ola geçip Modi’nin arkasında saf tutarken, emekçi kitleler de büyük oranda felçleştiriliyor. Keşmir sorunu aynı zamanda her iki ülkenin devasa silahlanma harcamalarının da bahanesi yapılmaktadır. Nüfuslarının büyük bir bölümü yoksulluğun pençesinde kıvranan Hindistan ve Pakistan, Asya kıtasının en yüksek askeri harcama yapan ülkeleri arasında baş sıralarda yer almaktadır. SIPRI’nin 2018 Raporuna göre, Hindistan’ın askeri harcamaları devlet harcamalarının %9’u, Pakistan’ınki ise %17’sidir. Hindistan askeri harcama sıralamasında Çin’i takiben Rusya’yla başa baş gitmekte ve ithalatının %60’ına yakınını Rusya’dan yapmaktadır. Pakistan ise kıtanın en fazla askeri harcama yapan altıncı ülkesi durumunda olup, ana silah tedarikçisi Çin’dir. Büyük bir silahlanma yarışı içinde olan her iki ülke de aynı zamanda dünyada atom bombasına sahip sayılı güçler arasında yer almaktadır. Sonuçta bugün hem Hindistan hem de Pakistan gerek nükleer gerekse konvansiyonel silahlar açısından geçmişle kıyaslanmayacak kadar büyük bir yıkım gücüne ulaşmış durumdadır. Bu da, iki ülke arasında yaşanacak bir savaşın sadece o bölge için değil tüm dünya için hayati bir tehdit oluşturacağını göstermektedir. Kuşkusuz her konuda olduğu gibi bu konuda da egemen sınıflarla emekçi sınıfların çıkarları arasında en ufak bir ortaklık yoktur. Lenin’in dediği gibi, savaş korkunçtur ama egemenler için korkunç kârlar demektir. Bu yüzdendir ki dünyanın şu ya da bu bölgesinde artan gerginlikler, patlak veren çatışmalar ve savaşlar emekçi kitleler için kan ve gözyaşı demekken, emperyalist güçler için daha fazla silah satışı, daha fazla kâr anlamına gelmektedir.