Bak işte yaklaşıyor fırtına
Bak yine yükseliyor dalgalar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
şarkılar söylüyor çocuklar
Yollardan sonra
Yıllardan sonra
Yeniden yanyana onlar
12 Eylül 1980’de gerçekleşen askeri darbeyle parlamentoyu feshederek yönetime el koyan faşist cunta, işçi sınıfının yükselen mücadelesiyle kazandığı tüm hakları bir gecede yok etmiş, birçok öncü işçiyi ve devrimciyi katlederek veya hapsederek emekçileri sindirmiş ve işçi hareketini uzun yıllar sürecek bir suskunluğun içine itmişti. özellikle 70’lerin ikinci yarısında sürekli olarak grev ve boykotlarla sarsılan Türkiye kapitalizmi, ordu sayesinde soluklanma olanağı bulmuştu. O yıllarda yaşanan devrimci durumu işçi sınıfının iktidarıyla taçlandıracak, burjuvaziyle savaşımda çelikleşmiş kadrolardan oluşan ve işçi sınıfına önderlik edebilecek bir enternasyonalist komünist partinin eksikliği, işçi sınıfının ve devrimci hareketin yenilgisinin zeminini oluşturmuştu. Her yenilgi, aslında başarıya doğru giden yolda bir manivelâ işlevi görebilir, yeter ki ondan dersler çıkarabilecek bir devrimci irade ortaya konulabilsin. Ne var ki, ‘80 darbesini takiben solun yapmadığı ve yapamadığı işlerin başında da bu devrimci muhasebe geliyordu. ‘80 darbesiyle yaşanan yenilgi sonrasında içine girilen gericilik dönemi, geçmişteki mücadele deneyimlerinden beslenemeyen ve kendisi de deneyim olarak işçi sınıfının kazanım hanesine yazılamayan eylemlerle aşılmaya çalışılmıştır.
1980 darbesiyle birlikte, işçi sınıfının kazandığı haklar her gün bir yenisi çıkarılan yasalarla bir bir ortadan kaldırılmıştı. İşkolu barajı getirilerek işçilerin sendikalaşmaları zorlaştırılmış, toplusözleşme ve grev yapma hakları büyük ölçüde kısıtlanmış, farklı fabrikalarda gerçekleşen grevleri desteklemek için yapılan dayanışma grevleri yasaklanmış, işçilerin sendika yönetimine seçilmeleri uygulamaya sokulan kotalarla daha da zorlaştırılmış, grev çadırı kurmak ve grev yerinde üç işçiden fazla kimsenin durması yasaklanmış, iş yavaşlatma-yemek boykotu gibi işçi eylemleri yasaklanarak işçilerin üretimden gelen güçlerini kullanmalarının önüne geçilmeye çalışılmıştı.
Bunların yanında işçilerin tüm bu uygulamalara karşı doğabilecek tepkisini mas etmek için türlü ayak oyunlarına başvurmaktan da geri durulmuyordu. 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren, ücretlere %70 oranında zam yapılacağı ve hiç kimsenin işten atılmayacağı yalanlarıyla işçilerin tepkisini pasifize etti. Mücadeleyi sürdürmekte kararlı olan komünist, devrimci ve öncü işçiler tutuklamalarla, işkencelerle, iş vermeme tehdidiyle tam bir yıldırma harekâtına maruz kalıyorlardı.
1978’de, Bursa Çelik Palas’ta, Maden-İş Sendikası ile başkanlığını Turgut Özal’ın yaptığı MESS arasında bir toplusözleşme görüşmesi gerçekleştirilmişti. Toplantı sonunda Özal şu sözleri sarf edecekti: “çocuklar, yaptınız ettiniz, fırsat elinizdeydi, bitirdiniz işi. Ama size şunu söyleyeyim, bir gün gelir benim de elime fırsat geçerse, burnunuzdan fitil fitil getireceğim, haberiniz olsun.” İşte Özal 1983’te iktidara geldikten sonra tam da bu güdüyle hareket etti.
Ancak faşist cunta ve burjuvazi, tüm bu çabalarına rağmen işçi sınıfını ömür boyu sürecek bir ölüm uykusuna yatırmayı başaramadı. İşçiler bir süre sonra, uykusundan sıyrılıp kıpırdanan bir devi andırırcasına yeniden alanlara dökülmenin hazırlığı içerisine girmişlerdi.
12 Eylül 1980’den itibaren derin bir sessizliğe gömülen işçi sınıfı, bu sessizlik perdesini ilk defa 1986’da gerçekleşen NETAŞ işçilerinin greviyle aralayacaktı. “Bu yasalarla grev yapılamaz” düşüncesinin hâkim olduğu bir dönemde NETAŞ işçilerinin sergiledikleri mücadele, 1989’da “Bahar Eylemleri”nin ve ardından kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelelerinin yolunu açacaktı.
1986’daki NETAŞ grevinin tetiklemesiyle birçok işyerinde işçiler yeniden örgütlenmeye başlayarak komiteler oluşturmaya girişmişlerdi. 1987’de Kazlıçeşme’de deri işçilerinin grevini lokavtla kırmaya kalkışan patronlara karşı Bayrampaşa’da 12 Eylül sonrasının ilk mitingi gerçekleştirildi. Böylece 1980’den sonra getirilen miting yasağı deliniyor ve işçi sınıfı bir kez daha öğreniyordu: “Sendikal yasaklar ancak savaşarak aşılır!” Ambarlar’daki işçilerin aynı yıl içinde yaptıkları ve 9 ay devam eden grevin sonucunda önemli kazanımlar elde edildi: toplusözleşmeyle işçi ücretlerine %214 zam yapıldı, 1 Mayıslar izin günü sayıldı, artık patron işçileri istediği gibi işten çıkaramayacaktı.
İşçi sınıfının yeniden canlanan mücadelesi, 1989’a gelindiğinde kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesini yükseltmelerinin yolunu da açtı. Baharın güneşi, kamu emekçilerinin mücadelelerini duraksatan buzları eritmeye başlamıştı. Can Yücel’in dediği gibi, hava dönmüş, yel işçiden yana esmeye başlamıştı!
Sayıları 600 bini bulan kamu işçilerinin yürüttükleri görüşmelerin tıkanması, “Bahar Eylemleri” olarak bilinen ve Mart, Nisan, Mayıs ayları boyunca sürecek eylemlerin kıvılcımı oldu. İşçiler seslerini duyurmak ve sonuç almak için Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli eylem biçimlerine başvurdular ve 3 ay süren mücadeleleri boyunca sık sık devletin kolluk güçleriyle karşı karşıya geldiler. İşçilerin kendilerine olan güvenlerini yeniden kazanmaları, burjuvazinin kolluk güçlerinin şiddeti karşısında bile geri adım atmamalarını sağladı.
Bahar Eylemleri boyunca gerçekleşen bazı eylemlere göz atacak olursak:
Kamu işçilerinin başlattıkları bahar eylemlerine, özel sektörde çalışan sendikalı ve sendikasız işçilerin de iş ve yaşam koşularının düzeltilmesi talepleriyle katılmaları, eylemleri gitgide genişletti. Nisan 89’da başlayan bahar eylemlerine 1,5 milyon civarında işçi katıldı. 1988-92 tarihleri arasında geçekleşen grevler, katılan işçi sayısı ve kaybolan işgünü sayısı bakımından ‘80 öncesinde yapılan grevleri dahi aştılar. Yükselen sınıf mücadelesi, farklı sektörlerde çalışan işçiler arasında burjuvazinin yarattığı yapay ayrımları ortadan kaldırarak, işçilerin fabrikalarda kurdukları komiteler vasıtasıyla birleşik bir mücadelenin önünü açtı. İşçilerin kararlı tutumları sendika bürokrasisini de zorluyordu. Kendi işyeri komitelerini kuran işçiler bu sayede sendika yönetimine uyguladıkları baskıyla Türk-İş’in 900 yöneticisinin değişmesini sağlamışlardı. 1 Mayıs’ın alanlarda kutlanmasına karşı çıkan Türk-İş bürokratları, işçilerin işyeri komiteleri sayesinde üzerlerine bindirilen basıncın altında, işlerine gelmese de kimi kararların altına imzalarını atmak zorunda kalıyorlardı. örneğin 1985’te oluşturulan şubeler Platformunun kararına göre işçilere sorulmadan sözleşmeler imzalanmayacaktı. Bu karara rağmen işçileri bilgilendirmeden ve kötü koşullarda sözleşme imzalanmasını, demiryolu işçileri, Demiryol-İş sendikasının birçok şubesini basarak protesto etmişlerdi. Demiryol-İş’in 25 yıllık şube başkanı Zafer Boyer, genel merkezin bu karara uymayarak, işçilere sormadan sözleşme imzalaması ve işçilerin bu duruma gösterdikleri tepkiler karşısında istifa etmişti.
Bahar Eylemleri işçilerin çeşitli kazanımlar elde etmeleriyle sonuçlandı. Daha önce %40 gibi bir ücret artışıyla işçileri kandırmaya çalışan hükümet, %140 oranında zam yapmak zorunda kaldı. Türk-İş’in önerisi %70-80 idi. 12 Eylül yasakları delindi. Ekonomik taleplerle başlayan mücadele, hükümet karşıtı bir karaktere bürünmüştü. Böylelikle 27 Mart 1989’da yapılan seçimlerde ANAP’ın oy oranı %35’ten % 21’e düştü. Bahar Eylemlerinin ardından burjuvazi, eyleme katılan ve öncülük eden işçilere dönük kapsamlı bir işten çıkarma harekâtına girişti. Mayıs-Haziran ayları arasında sadece petrokimya ve lastik işkollarında 6 bin işçi işten çıkarıldı. Fakat bütün bu girişimler, Körfez Savaşı bahane edilerek tüm grevlerin yasaklandığı 1992 yılına kadar işçi sınıfını durdurmaya yetmeyecekti.
1986’da yeniden yükselmeye başlayan ve Bahar Eylemleriyle doruğuna ulaşan işçi hareketi, 1992’de grevlerin yasaklanmasıyla bıçak gibi kesilmiş oldu. O günü yaşayan işçilerin büyük bir kısmı 12 Eylül öncesini yaşamış işçilerdi. Bahar Eylemleri boyunca sergiledikleri mücadeleci tutumda, ‘80 öncesine ait yaşadıkları deneyimlerin halen belleklerinde yer işgal ediyor olmasının önemli bir payı var. Fakat burjuva devletin aldığı grev yasağı kararlarıyla sınıf hareketinin sessizce kendi köşesine çekilmesi, ‘80 öncesinde de yaşadığı bir sorundan kaynaklanıyordu: devrimci önderlik eksikliği!
O gün olduğu gibi bugün de temel sorun, işçi sınıfının tarihsel belleğini her daim canlı tutacak, geçmişteki mücadele deneyimleriyle olan bağları yeniden kurabilecek yetenekte, Marksizmi özümsemiş öncü işçilerden oluşan bir devrimci örgütün yaratılması sorunudur. önderlik olmaksızın gelişecek hareketler, tarihin tanıklığında hep yenilgiyle sonuçlanmış ve ardından uzun süreye yayılan gericilik dönemleri başlamıştır. Troçki’nin 1938’de ifade ettiği “insanlığın krizi devrimci önderliğin krizine indirgenmiştir” sözü tüm gerçekliği ile ayakta durmakta ve devrimci Marksistlere öncelikli görevi hatırlatmaktadır: işçi sınıfının enternasyonal devrimci partisi yaratılmadan insanlık özgürleşemez!