İnsanların en temel yaşam gereksinimleri, yiyecek, içecek, giyecek ve barınmadır. Bu gereksinimlerini sağlayabilmek içinse insanlar çalışmak zorundalar. Kapitalist ekonomi ilişkileri nedeniyle insanlar temel gereksinimlerini karşılayabilmek için emek güçlerini paraya çevirmektedirler.
Kapitalizmde, toplumun büyük bir çoğunluğu sürekli çalıştığı halde giderek yoksullaşırken, azınlık bir kesimin çalışmamasına rağmen zenginliği sürekli artmaktadır. İşçilerin almış oldukları ücret, temel gereksinimlerini bile karşılamamakta ve enflasyon karşısında sürekli değer kaybetmektedir. İki yakası bir araya gelemeyen işçinin hastalanması, iş kazasına maruz kalması bir lüks haline gelmiştir. Geçim sıkıntısı yüzünden aileler küçük yaşta çocuklarını dahi çalıştırmak zorunda kalıyorlar. Çalışma koşullarının ağırlığı ve kapitalistlerin doymak bilmeyen kâr hırsı nedeniyle, işçiler hem fiziksel, hem ruhsal ve hem de sosyal olarak yıpranıp yaralanıyorlar.
Sosyal yaşantısı kalmayan bir işçinin tek düşüncesi kalmaktadır. Çalışmak! Eve daha fazla para götürmek. Giderleri en aza indirmek. İşçilerin bu hallerini bilen işverenler daha fazla çalıştırmak, daha fazla sömürebilmek için sürekli baskı uyguluyorlar. İşçileri bir robot gibi düşünüyorlar. Sürekli çalış ve sadece yapılan işi düşün! Yalnızlaşmaya, bireyselleşmeye zorlanan ve çalışma koşulları nedeniyle sosyal yaşantısı kalmayan işçi, ruhsal olarak da etkileniyor. Sinir sistemi geçim sıkıntısı nedeniyle bozulan bir işçi ne kadar dikkatli olursa olsun, ne kadar eğitimli olursa olsun iş kazasına maruz kalıyor. Bununla beraber gelişmiş teknolojiye rağmen iş kazalarına karşı koruyucu malzeme kullanımı, özellikle Türkiye gibi orta gelişmişlikteki ülkelerde pek yok. Bu da iş kazalarının daha da artmasına neden olmaktadır. İşveren gerekli koruyucu tedbirleri almaktan kaçınmaktadır. İşveren, iş güvenliği konusunda, “işçileri her an kazadan uzak tutmaya çalışırsam, o zaman üretim olanaksız hale gelir” diye düşünmektedir. İşçiler gerekli tedbirler alınmadan çalışmak zorunda kalmakta ve her an ölümle burun buruna bulunmaktadırlar. Zonguldak’taki maden işçilerinin her yıl göçük altında can vermeleri sadece bir örnektir.
İş kazaları ile ilgili olarak MESS’in açıkladığı bazı istatistik sonuçlara bakacak olursak;
Ölüm ve iş kazaları en çok inşaat ve madencilik iş kolunda meydana gelmektedir.İş kazaları 30-34 yaş grubundaki işçilerde daha sık görülmektedir.En fazla iş kazası 200 ilâ 500 işçi çalıştıran iş yerlerinde görülmektedir.İş kazalarına, bekâr işçilerde evli olan işçilerden daha sık karşılaşılmaktadır.En fazla iş kazası paydoslardan hemen önce, ikinci iş saatinde yaşanmaktadır.İş kazaları en çok İzmir ve Zonguldak illerinde görülmektedir.Türkiye’de yılda 1460 işçi iş kazası sonucu yaşamını yitirirken 3650 işçi iş göremez şekilde yaralanıyor.İş kazaları en çok haftanın Çarşamba günleri görülmektedir. Çarşambayı, Perşembe ve Salı günleri takip etmektedir.İş kazalarından en çok zarar gören organ %26,7 gibi bir oranla göz. Bunu %17,9 ile parmak, %9,6 ile kol, %8,4 ile el takip etmektedir.İş kazası en çok yılın Ağustos ayında olmaktadır. Oransal olarak Eylül ve Ekim ayları Ağustos ayından sonra iş kazalarının en yüksek olduğu aylardır.
Kazaların meydana gelme nedenleri olarak ise şunlar sıralanmaktadır:
- Koruyucu malzeme kullanmama
- Dikkatsizlik
- Eğitim eksikliği
MESS’in, yani bir işveren sendikasının açıklamış olduğu bu sonuçların gerçek rakamların çok çok altında olduğunu elbette biliyoruz. MESS bu sonuçları SSK istatistiklerinden aldığını belirtiyor. Türkiye’de işçilerin yüzde kaçının sigortalı olduğunu düşünmek bile bu rakamların gerçekleri ne ölçüde yansıttığına dair bir fikir veriyor. Kayıt dışı çalışanları ve bunların geçirmiş olduğu iş kazalarını hesaba katarsak, kazaların ne kadar korkunç boyutlara vardığını görebiliriz. Kapitalistler için işçilerin hayatlarının hiçbir önemi yok. Onlara göre biri ölürse bini iş için beklemektedir.
Bir başka ilginç nokta ise iş kazalarının meydana gelme nedenleri olarak sıralanan hususlardır. İş kazalarının tek sorumlusu olarak kazaya maruz kalan işçiler gösterilmektedir. Burjuvalar kendilerini hiç ama hiç sorumlu görmemektedirler. Onlar için önemli olan, işçinin kopan eli ya da kör olan gözü değildir. Makinelerde herhangi bir hasar var mı diye makinelere bakarlar.
Ölümün pahasına ürettiğin elbiseyi giyemezsin, yiyeceği yiyemezsin. Ama onlar, burjuvalar, hepsini hem de üretmeden tüketirler. Üzerine giydiği elbiseden, kolu kopan arkadaşının kanının damladığını, kör olan gözünün baktığını görür gibi olduğunu söylesen, seni deli diye tımarhaneye gönderirler.
Bir de utanmadan iş kazaları üzerine istatistik yaparlar. Neymiş efendim, işçiler koruyucu malzeme kullanmıyorlarmış, dikkatsizlermiş ve de eğitimleri eksikmiş.
İşçilerin koruyucu malzeme kullanmamaları nedeniyle kazaya uğradıklarını söylüyorlar. İşveren pahalı olur diye almıyorsa ya da Çalışma Bakanlığı müfettişlerini için göstermelik olarak bulunduruyorsa, işçi koruyucu malzemeyi nasıl, ne zaman kullanacak?
İşçiler dikkatsiz davrandıkları için kazaların meydana geldiğini belirtiyorlar. Yoğun ve ağır çalışma koşulları nedeniyle günün ilerleyen saatlerinde bütün kas ve sinirleri harap olmuş bir işçi ne kadar dikkatli olabilir? Zorunlu mesailer, sabaha kadar süren çalışmalar sonucu bitkin düşen bir vücut ne kadar sağlıklı davranabilir?
Eğitim eksikliğinden bahsediyorlar. Geçim sıkıntısı nedeniyle 10-12 yaşlarında çalışmak zorunda kalan çocuklar ne zaman okula gidecekler? Ne zaman eğitim alacaklar? Eğitim şarttır, doğru! Ama bu eğitim işveren için değil işçinin kendisi için şarttır.
Bu istatistik sonuçlardan çıkarılacak en önemli sonuç, işçinin işçiden başka dostunun olmadığıdır. Bu nedenle işçiler çalışmanın bir zorunluluk olmaktan çıkacağı toplumsal bir sistem için birlik olmalıdır. Kendi öz örgütlülüklerini yaratmalı ve kendilerini bir sınıf olarak iktidara taşımalıdır.
Gelecekte, yaşanılabilir bir dünya, ancak işçi sınıfının kendi elleriyle yeşerecektir!