
Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yapılan ve 11 gün süren Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi sona erdi. Bir ay önce Roma’da yapılan Dünya Gıda Zirvesi gibi İklim Zirvesi de tam anlamıyla fiyaskoyla sonuçlandı. Kapitalistler, kontrolsüz biçimde kritik viraja doğru sürdükleri doğayı “kurtaracak” adımları bu kez de atmadılar. ABD ve Çin ile birlikte Güney Afrika, Brezilya ve Hindistan’dan oluşan beş ülkenin ortaya çıkardığı “Kopenhag Mutabakatı”yla sonlanan zirvede gerçekte dişe dokunur hiçbir karar alınamamasına rağmen, burjuva devletler anlamlı hiçbir şey ifade etmeyen anlaşmalarını allayıp pullayıp önümüze koymayı ihmal etmediler. Küresel sıcaklık artışının 2 santigrat derece ile sınırlanmasını hedefleyen çalışmalar yapılmasını, “gelişmekte olan” diye tanımlanan ülkelere yılda 100 milyar dolar yardımda bulunulmasını ve ülkelerin gaz salımlarına dair kendi yaptıkları gözlemlerin sonuçlarını iki yılda bir Birleşmiş Milletler’e bildirmesini içeren mutabakatı, sorunu çözmek üzere bir şeyler yapılıyormuş görüntüsü vermek için ilan ettiler. Yasal bağlayıcılığı olmayan ve bir Birleşmiş Milletler metni olup olmadığı bile tartışmalı olan mutabakatı ABD Başkanı Barack Obama “mantıklı” ve “benzersiz” olarak nitelerken, bunun iklim değişikliğiyle mücadele için imzalanacak kalıcı bir antlaşmanın ilk adımı olduğunu belirtti. Kopenhag’daki zirveye katılan Çin delegasyonuysa elde edilen neticeden son derece memnun olduklarını ifade ediyordu. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ise yaptığı açıklamada, İklim Zirvesi’nde “başarılı bir sonuç” elde edildiğini söyledi. Oysa küresel sıcaklık artışının 2°C’yi geçmemesini amaçlayan çalışmalar yapılmasını vaat eden mutabakat, bu vaadiyle bile sorunu ele alışındaki sakatlığı ortaya koyuyordu. Sıcaklıkta 2°C’lik artışı sanki kabul edilebilir bir sınırmış gibi hedefleyen bu anlayış, küresel sıcaklığın bu düzeydeki bir artışıyla bile doğanın ne hale geleceğini bilmiyormuş gibi davranıyordu. Doğanın geri döndürülemez tahribinin yanında milyarlarca insanın yaşam koşullarını tehdit edecek gelişmelere neden olacak 2°C’lik artış bile bazı ada ülkelerini sular altında bırakacak, yaratacağı çölleşme nedeniyle pek çok bölgede tarım yapılmasını imkânsız hale getirecektir. Bu kadarlık bir artışın bile örneğin Türkiye’nin Akdeniz bölgesinde yağışların %30 oranında azalmasına neden olacağı hesap ediliyor. İngiltere’de yayınlanan The Guardian gazetesinin yer verdiği bir gizli BM raporuna göre, karbondioksit salımının azaltılmasına yönelik olarak Kopenhag’da ileri sürülen öneriler uygulandığında bile, küresel sıcaklık 3°C artacak. Bunun sonucu olarak da dünyada 170 milyon insan deniz taşmasına maruz kalacak ve 550 milyon insan daha açlık sınırında yaşamaya mahkûm olacaktır. “Gelişmekte olan” ülkelere mali yardımda bulunulmasını, özellikle okyanus adası bazı ülkelerle Afrika’daki en az gelişmiş ülkelerin desteğe ihtiyacı olduğunu vurgulayan mutabakat metninde, bu ülkelere iklim değişikliğinin etkileri ile mücadele etmeleri için 2020 yılına kadar yılda 100 milyar dolar yardım hedeflendiği belirtiliyor. Bu yardımın hangi kanallardan geleceği ise muamma. Yardım programı için 2010-2012 yıllarını kapsayan kısa vadeli dönemde AB’nin 10,6 milyar dolar, Japonya’nın 11 milyar dolar ve ABD’nin 3,6 milyar dolar vereceği açıklanıyor. Bunların toplamının 100 milyar doların ancak çeyreğine yettiği ortada. Üstelik bu yardımların büyük kısmı daha önceden başka adlarla zaten veriliyordu. Yani ortada yeni bir kaynak falan yok. Kapitalizmin küresel ekonomik krizi koşullarında bu türden sorunlar için kaynak ayırmak sermaye devletlerine açık ki zor geliyor. Batan bankaların kurtarılması operasyonlarında gözlerini kırpmadan trilyon dolarları kapitalistlerin kasalarına koyanlar, doğanın ve insanların yakın geleceğini tehdit eden gelişmelere karşı alabildiğine kayıtsızlar. Bu yüzden Chavez’in zirve sırasında sarf ettiği şu sözler son derece yerinde: “Eğer iklim içi para dolu bir banka olsaydı, Batılılar onu kurtarmak için çoktan bir çözüm yolu bulmuşlardı.” Gelişmekte olan ülkelerin gaz salımı konusundaki çabalarının yine kendileri tarafından gözlemlenmesini ve gözlem sonuçlarını iki yılda bir BM’ye iletmesini öngören mutabakat maddesinin sonuç vermesinin mümkün olmadığını da anlamak zor değil. Gözlem sonuçları doğru olarak iletilse bile sınırları aşan ülkelerin herhangi bir yaptırımla karşılaşmaları mümkün değil. Bu yüzden, nedense hâlâ “gelişmekte olan” kategorisinde sayılan Çin başta olmak üzere tüm kapitalist devletlerin, gaz salımı oranlarına değil, daha çok fosil yakıt tüketimine yol açacak üretim yöntemleri sayesinde sağlanacak büyüme oranlarına yoğunlaşacakları ortada. Zaten kapitalist üretimin doğası da onlara bunu emrediyor. Kopenhag zirvesi ve mutabakatı bu yönleriyle pek çok burjuva çevreyi bile memnun edemedi. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barrosso dahi “hayal kırıklığımı gizlemekte zorlanıyorum” yorumunda bulundu. “Gelişmekte olan” ülkelerden oluşan G-77’nin Sudanlı Başkanı Lumumba Stanislas Dia-Ping ise, mutabakat için “tarihin en kötü anlaşması” tanımını yaptı. Lumumba kendilerine imzalattırılmak istenen anlaşmanın “800 milyon Afrikalıyı fırınlara göndereceğini” söyleyerek, bu politikaların olası sonuçlarıyla Nazi soykırımını aratmayacağı imasında bulundu. Aralarında Venezuela Başkanı Hugo Chavez ve Bolivya Başkanı Evo Morales’in de olduğu ALBA (Amerikamız Halklarının Bolivarcı İttifakı) liderleriyse, Kopenhag İklim Zirvesi kararlarını tanımayacaklarını açıkladılar. Chavez gençlere dünya çapında bir hareket oluşturmaları çağrısında bulundu ve sömürü ve yoksulluk üzerine kurulu kapitalist sistemin sonucu olan iklim değişikliğine yanıt verecek etkin önlemler için mücadeleye girişmelerini istedi. Morales de gazetecilere, şu ana kadar yürütülen tartışmaların dünya krizinin yol açtığı sorunları çözemeyeceğini söyledi. “İki ayrı yaşam tarzından söz ediyoruz burada: Biri lüks, bireycilik ve ayrımcılığa dayanıyor, bu kapitalizm; diğeri insanlık ve toprak ana ile uyum içindeki refaha, bu da sosyalizm” dedi. Küba Başkan Yardımcısı Esteban Lazo da Küba’da ozonun seyrelmesine yol açan maddelerin salımını azaltmaya yönelik uygulamaların olumlu sonuçlarını anlattı ve özellikle ağaçlandırma ve su kaynaklarının yönetilmesi üzerinde durdu. Ancak, kapitalizmin yarattığı tahribatın haklı eleştirisine yaslanan ve sosyalizme yapılan olumlu vurgulamalarla kulağa hoş gelen bu sözler ne yazık ki proleter devrimci bir perspektifin yansıması değildi. Chavez ve Morales gibi reformist ve popülist solu temsil eden ve işçileri kimi reformların yarattığı yanılsamalarla oyalayan bu liderlerin sosyalizmle kastettikleri devlet kapitalizminden başka bir şey değildir. Fosil yakıt kaynaklarına sahip ve ekonomisinde buradan gelen gelirin önemli ağırlığı olan Venezuela’nın devlet başkanının, bu yakıtların kapitalist üretimin ihtiyaçları ve anlayışı dâhilinde kullanımıyla bugünkü boyutlarına ulaşan iklim sorunlarına karşı gerçekten devrimci bir yaklaşım sergilemesi de beklenemezdi zaten.