
Deprem ve kasırga gibi doğa olaylarını durdurmak veya kontrol altına almak henüz mümkün olmasa da, elde edilen verilerle kasırganın yaşanacağı yer ve zaman önemli ölçüde doğru tahmin edilebiliyor. Bu sayede alınacak tedbirlerle can kayıplarının önüne geçmek mümkün. Fakat bilimin sunduğu olanaklara rağmen, içinde yaşadığımız kapitalist sömürü düzeni nedeniyle doğa olayları birer felâkete dönüşüyor. Bu felâketlerde yaşamını yitirenlerin ezici çoğunluğunu ise yoksul emekçi yığınlar oluşturuyor. Burjuvazinin egemen olduğu bir dünyada işlerin başka türlü yürümesi de mümkün değil. Myanmar’da 4 Mayıstaki afetle birlikte yaşananlar, kapitalist düzende işlerin nasıl yürüdüğünü bir kez daha gösterdi. Myanmar, geçtiğimiz yılın Eylül-Ekim aylarında, yönetimdeki askeri cuntanın sosyal yıkım politikalarına tepki gösteren öğrencilerin, emekçilerin ve rahiplerin gerçekleştirdikleri protesto eylemleriyle gündeme gelmişti. Protestolara şiddetle karşılık veren askeri cunta, 50’ye yakın protestocuyu katletmiş, yüzlercesini tutuklayıp işkenceden geçirmişti. Halkın sefalet içinde olduğu ve askeri diktatörlük altında yaşadığı bu ülke, bu defa çok şiddetli bir kasırgayla gündeme geldi. “Nargis” adıyla anılan kasırga, resmi verilere göre şu ana kadar 60 binden fazla insanın ölümüne, 100 binden fazlasının kaybolmasına, 2 milyon kişinin evsiz kalmasına neden oldu. Kasırgadan en çok etkilenen Labutta ve başkent Yangon civarındaki birçok köy haritadan silindi. Askeri cunta, ölü sayısını olabildiğince düşük olarak göstermeye çalışırken, yaşamını yitirenlerin sayısının 100 bini geçmiş olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Bu arada, kasırganın yaklaşmakta olduğu önceden cunta yönetimince bilinmesine rağmen halkın bilgilendirilmediği de ortaya çıkmış bulunuyor. Oysa halkın önceden gerektiği biçimde uyarılmış olması halinde can kayıplarının önüne büyük ölçüde geçilebilirdi. Ama cunta yönetiminin tek derdi, hazırladığı anayasayı birkaç gün sonra gerçekleştirilecek bir referandumla halka onaylatmaktı ve bu yüzden sorun çıkmasını istemiyordu. On binlerce insan ölmüşken, yüz binlercesi evsiz kalmışken ve milyonlar açlık, susuzluk ve salgın hastalık tehlikesiyle boğuşurken, askeri cunta, devlet televizyonundan yaptığı yayınlarda halktan referandumda “evet” diyerek “vatandaşlık görevini yerine getirmesini” beklediğini ilan ediyordu. İtiraz seslerinin ayyuka çıkmasının ardından, cunta, referandumun afet bölgesinin dışında kalan yerlerde uygulanmasına karar verdi. Yani referandumu ertelemeye yanaşmadı ve felâketin yedinci günü olan 10 Mayısta söz konusu referandum gerçekleştirildi. Birkaç gün sonra da, katılım oranının %99 olduğu ve anayasanın %92,4’lük evet oyuyla kabul edildiği duyuruldu. Türkiye’de de askeri faşist diktatörlük 1982’de halk kitlelerine faşist rejimin anayasasını zorla oylatmış ve anayasanın %92 çoğunlukla kabul edildiği ilan edilmişti. 12 Eylül anayasası askerlerin vesayetindeki bir parlamenter rejimi garanti altına almak üzere kitlelere dayatılmıştı. Myanmar’daki cunta da yeni anayasayla aynı amacı güdüyor. Halkın sefalet içinde yaşadığı Myanmar, 46 yıldır askeri diktatörlükle yönetiliyor. Dünyanın en değerli yakutlarına ve tik ağaçlarına sahip olan bu ülke, zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına da sahip. Kasırganın en fazla etkilediği Irrawaddy Deltası, pirinç ambarı olarak biliniyor. Ancak bu kaynaklar halkın refahının yükselmesine değil askeri cuntanın semirmesine yarıyor. Sefalet derinleşmeye devam ederken, cuntaya karşı tepkilerini ortaya koyan emekçiler ve muhalif unsurlar katlediliyor. Uzun yıllar boyunca askeri cunta yönetiminde bir despotik bürokratik diktatörlük olarak varlığını sürdüren Birmanya Birliği Sosyalist Cumhuriyeti, 1988’de patlak veren bir halk ayaklanmasıyla sarsılmıştı. Emekçilerin sefalete itildiği, yoksulluğun iyice arttığı ülkede, mevcut cuntanın 1988’de başlayan ayaklanmayı bastırmakta başarısız olması üzerine, bir başka askeri cunta yönetime el koymuş ve 1989’da gerçekleştirilen bu darbeyle, ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmıştı. Bu darbenin ardından, ülkenin adı Myanmar Birliği olarak değiştirilip, “sosyalist” sıfatından da arındırılmıştı. 1990’da parlamenter rejime geçilmek üzere ilk kez çok partili seçimler gerçekleştirilmiş, ancak desteklediği partinin seçimlerde hezimete uğraması nedeniyle cunta yapılan seçimleri yok sayarak bugüne dek askeri diktatörlüğü devam ettirmişti. Halka yeni anayasanın oylattırıldığı Myanmar’da, askeri cunta iki yıl içinde parlamenter rejime geçileceğini vadediyor. Ancak askeri diktatörlüğün parlamenter sistem anlayışı evlere şenlik. Zira yeni anayasa askerin egemenliğini anayasal olarak sağlama alırken, siyasi partilerin rolünü alabildiğine sınırlandırıyor. Milletvekili adayı olabilmek için aranan koşullar pek çok insanın aday olmasını daha baştan engelleyecek nitelikte. Parlamento koltuklarının en az dörtte birinin genelkurmay tarafından atanacak subaylarca işgal edilmesi öngörüldüğü gibi, başbakanın ve iki başbakan yardımcısının seçiminde orduya geniş yetkiler tanınıyor. Parlamentodaki dengelerin, elinde geniş veto yetkisi barındıran askerin lehine ayarlanması nedeniyle, anayasanın değiştirilmesi de neredeyse imkânsız kılınmış durumda. İşte askeri cuntanın, ülke kan ağlarken referandumda ısrar etmesinin nedeni, egemenliğini sözde bir parlamenter rejim altında devam ettirmeyi güvence altına alan bu anayasanın bir an önce yürürlüğe girmesini sağlamaktı.