Navigation

DİSK’in Kitle ve Sınıf Sendikacılığı Mazide Kaldı

Şubat ayı içerisinde on dördüncüsü gerçekleşen Devrimci İşçi Sendikaları (DİSK) Genel Kurulu, işçi sınıfının sorunlarının tartışıldığı, burjuvazinin saldırılarını püskürtmek üzere kararlar alınan, politikalar belirlenen bir kurul olmadı. Ne söylem ne de politikaları itibarıyla işçi sınıfıyla zerre kadar bağı olmayan gerici düzen partisi CHP çizgisinin teslim aldığı DİSK, kahırlı ve kararlı mücadeleler içerisinde yaratılmış “eski DİSK”in tabutuna bir çivi daha çaktı. Kılıçdaroğlu gibi işçi düşmanlarına genel kurullarında kürsü sunanlar, CHP’li Maltepe Belediyesi’nin işten attığı taşeron işçilerinin protestosunu susturarak işçi düşmanlarından yana saf tutanlar, DİSK’in kaşarlanmış CHP’li sendika bürokratlarından başkası değildi.

Mücadeleci işçileri ve devrimcileri sendikalara sokmayan, hatta işyerlerinden atılmalarında patronla işbirliği yapan DİSK’li bürokratlar, yükseklerde koltuklar elde etmek için sendikalardaki konumlarını basamak olarak kullanıyorlar. Genel kurulların cafcaflı sahnelerinde boy gösteren, kendini yırta yırta nutuklar atan bu bürokratlar, CHP gibi bir burjuva partinin yöneticilerine kuyruk sallarken bile eski DİSK’in mirasıyla övünebiliyorlar. İşçi mücadelesinden bir kere kopmanın sonu yok. Hele de sınıfın basıncıyla hizaya gelme şansları da yoksa iyice yoldan çıkıyorlar. Sonra gelsin ceylan derisi koltuklar! Oysa her mücadeleci işçi, eski DİSK’in tarihini okurken bile coşku ve umutla dolar.

Eski DİSK ve bugünkü DİSK

Eski DİSK, militan işçi mücadelelerinin içinden doğmuştu. Türkiye işçi sınıfının militan mücadelesi, DİSK’in kurulduğu 1967 yılı öncesinde başlamıştı. 31 Aralık 1961’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliği (İİSB) grev ve toplu sözleşme yasalarının çıkarılması için 100 binden fazla işçinin katılımıyla tarihi Saraçhane mitingini tertiplemişti. Bu miting sayesinde sınıf mücadelesini yükseltme arzusunda olan öncü işçiler ve sendikal kadroların cesareti artmıştı. Yeni bir tarihsel döneme giriliyordu. 1963 Şubatında Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasında örgütlü 170 Kavel işçisinin başlattığı mücadele Türk-İş içerisinde derin bir çatlak yaratmıştı. Kavel işçilerinin “yasadışı” grevi ve diğer fabrikalarda çalışan işçilerin dayanışma eylemleri burjuvaziyi köşeye sıkıştırdı. 23 sendika başkanı ve 45 yönetici Türk-İş’in Kavel direnişindeki olumsuz tavrını protesto ediyordu. Bu mücadele, Temmuz 1963’te 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununun yürürlüğe girmesini sağlamıştı. Grev ve direnişler art arda geliyordu. Trio fabrikasındaki lastik işçilerinin grevi, Bursa’da belediye işçilerinin grevi, Mersin Ataş rafinerisinde 321 işçinin direnişi, Bozkurt Mensucat’ta grev kararı alan 1100 işçi… Singer’de, Goodyear’da, Sungurlar’da, Batman rafinerisinde ve pek çok fabrikada işçiler grev mücadelelerine girişiyordu. Mart 1965’te Zonguldak Kozlu’daki kömür ocaklarında 6 bin işçinin başlattığı eyleme devlet jandarma kurşunuyla karşılık verdi. 2 işçinin katledilmesi üzerine Kozlu’ya yürüyen işçilerin üzerinden savaş uçakları alçak uçuş yaparak geçiyordu. Vali şehirdeki bütün resmi daireleri kapatırken çevre illerden takviye birlikler isteniyordu.

Ocak 1966’da greve çıkan 2200 Paşabahçe işçisi sendikal hareketteki çatlağı iyice derinleştirecekti. Cam-İş sendikasının değil Kristal-İş sendikasının toplu sözleşme yapmasını isteyen Paşabahçe işçilerini sahiplenir gözüken Türk-İş yönetimi, patron örgütü TİSK ile imzaladığı protokolde işten atılan işçilerin akıbetini patronların insafına terk ediyor, grevde geçen günlerin ücretini bile istemiyordu. İşçiler Türk-İş’in imzaladığı protokolü tanımadıklarını ilan ederek işgal eylemine başladılar. Türk-İş Genel Merkezi işçilere eyleme son verme çağrısı yaparken Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş sendikaları Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesini kurdular. Temmuz 1966’da kurulan bu komite, DİSK’in çekirdeğini oluşturan Sendikalar Dayanışma Konseyi’nin ilk adımıydı. Paşabahçe grevindeki tutumları yüzünden Türk-İş Yönetim Kurulu tarafından Petrol-İş 15 ay, Kristal-İş 15 ay, Maden-İş 6 ay ve Basın-İş 3 ay süreyle konfederasyondan ihraç edildiler.

Büyüyen işçi sınıfının yükselen mücadelesi ve tabandaki öncü işçilerin militanlığı sendika yöneticilerini saflarını netleştirmeye zorluyordu. İşçi mücadelesinden yana tutum alan sendikalar Türk-İş’ten uzaklaştırıldıkları süreçte konfederasyonlaşma kararı aldılar. 12 Şubat 1967’de Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş sendikaları Türk-İş’ten ayrılarak DİSK’i kurma kararı aldılar. Militan işçi mücadelesinin gelişimini sağlayan, sendikaların kapısını devrimci gençliğe ve sosyalist kadrolara açan Kemal Türkler, İbrahim Güzelce ve Rıza Kuas gibi sendikacılar idi. Bağımsız Gıda-İş ve Türk Maden-İş’in katılımıyla 13 Şubat 1967’de DİSK kuruldu. DİSK’i kuran sendikacılar 1961’de TİP’in kuruluşunda yer almış sendikacılardı.

DİSK’in kuruluşu sınıf mücadelesine yeni bir dinamik kazandırmıştı. DİSK’e geçmek isteyen işçiler grev, direniş, fabrika işgali gibi eylemlerle sınıf mücadelesine atılıyorlardı. Derby, Singer, Demirdöküm ve Sungurlar fabrikaları, İzmir Menemen’de Çamaltı Tuzla işletmelerinde gerçekleşen fabrika işgalleri sınıf hareketinin yükselen militanlığının ifadesiydi.

İşçi sınıfı DİSK’i tasfiye etmek üzere hazırlanan yasa tasarısına 15-16 Haziran büyük işçi direnişiyle yanıt verdi. İki gün boyunca İstanbul ve İzmit’te sokakları zapt eden, polis ve asker barikatlarını aşan işçiler egemenlerin yüreğine korku salmıştı. DİSK’i tasfiye etmek için yasa teklifi hazırlayan komisyon içinde CHP’li sendikacılar da vardı. Bunlardan biri de ileride Kemal Türkler’i tasfiye ederek DİSK’in başına geçecek olan CHP’li Abdullah Baştürk’tü.

İşçi sınıfı devrimci bir önderlikten yoksundu. DİSK’in yakın ilişki içerisinde bulunduğu TİP ise reformist bir çizgideydi. DİSK yasal sınırları fiili eylemle aşan, ancak 61 Anayasasının çizdiği sınırlara da bağlı kalan bir anlayışa sahipti. Soldaki yanılsamalar DİSK’te de yansımasını buluyordu. DİSK 12 Mart darbesine karşı çıkmadı, yayınladığı bir bildiride Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanında olduğunu belirtiyordu.

CHP, Türkiye’deki genel sol yükselişi zapturapt altına almak ve bu gelişmeden kendi lehine yararlanabilmek için sol bir söylem geliştirmiş, 1973 seçimlerinde DİSK’in desteğini almayı başarmıştı. Ancak 1974’ten itibaren gelişen devrimci hareket bir süre daha DİSK’i CHP’nin kontrol altına almasını engelleyecekti. TKP 1973’te atılım kararı almış, işçi mücadelesini esas alan sosyalist kadroları bünyesine katmıştı. DİSK’in 1975 yılındaki 5. Kongresinde yurtdışında çalışırken TKP ile ilişkilerini geliştirmiş olan İbrahim Güzelce genel sekreterliğe seçildi.

Fabrikalardaki grev ve direnişler 1974’ten itibaren yeniden hız kazandı. Ancak 60’lı yıllardan farklı olarak DİSK, hükümetlerin grev yasaklamalarına ve egemenlerin tertiplediği faşist saldırılara karşı, işçileri demokratik hak ve özgürlük talepleri doğrultusunda mücadeleye sevk ediyordu. 13 Şubat 1976’da DİSK’in 9. kuruluş yıldönümü kutlamalarında Kemal Türkler DİSK’in hangi temeller üzerinde geliştiğini şöyle açıklıyordu: “Sınıf uzlaşmacılığına ve Amerikan sendikacılığına karşı 13 Şubat 1967 günü kurulan DİSK, kısa süre içinde sayıca gücünün ötesinde bir prestij ve saygınlık kazandı. Bunda en önemli pay, tabanın söz ve karar sahibi olma ilkesinin, sendika içi demokrasinin uygulanmasıydı. Yüzlerce, binlerce bilinçli işçi, gece gündüz ve yorgunluk bilmeden DİSK’e sahip çıktı. Görmediğimiz, tanımadığımız binlerce işçi sınıfı yandaşı DİSK’in yücelmesi için yiğitçe kavga verdiler. DİSK’in adı, işyerleri duvarlarına, İstanbul sokaklarına, yurt toprağına bu kahırlı, sabırlı ve kararlı mücadeleyle kazındı.”

Egemenlerin DGM’leri yeniden yasalaştırmak istemesi karşısında DİSK, DGM’leri “sınıf mahkemeleri” ve “sıkıyönetimsiz sıkıyönetim” diyerek mahkûm etti. Eylül 1976’da “genel yas” adı altında ülke çapında gerçekleşen iş bırakma eylemleri, aslında genel grev yasağının fiilen delinmesiydi. DGM direnişleri, işçilerin ödediği bedellerle başarıya ulaştı ve egemenler DGM’leri açmaktan vazgeçmek zorunda kaldılar. Profilo fabrikasındaki işgal eylemi sırasında Yakup Keser adlı işçi ölmüş, Profilo’nun öncü işçileri hapse atılmıştı. Profilo’nun cezaevindeki 6 işçi temsilcisinin DİSK Genel Temsilciler Meclisi’ne gönderdikleri telgraf, işçi sınıfının 1970’lerde vardığı militanlaşma düzeyini gösteriyor: “Bir Yakup ölmüş, bin Yakup var savaşacak. Bu olay ne ilktir ne de son. İşçi sınıfımızın mücadele tarihinde bu gibi olaylar çoktur. Binlerce işçi kardeşimiz vurulmuş, işkencelere tâbi tutulmuş, ama hâkim sınıfların baskılarına rağmen sınıf mücadelesi durmadan ilerlemiştir. Profilo olayları neticesinde biz 6 işçi temsilcisi tevkif edildik. Ama biliyoruz ki, ne işkenceler ne hapishaneler bizleri yıldıramaz. Tam tersine sınıf mücadelesini pekiştirir. Hapishaneler bizler için birer okuldur. Ve bizler bu okulda bulunmaktan dolayı gurur duyuyoruz… Kahrolsun Faşizm.”

Sosyalist kadrolar, siyasal anlayışlarındaki tüm çarpıklıklara, örgütlerinin taşıdığı tüm zaaflara karşın, siyasal sorunları işçi sınıfının gündemine sokuyorlardı.

Egemenlerin işçi sınıfını ve DİSK’i yıldırma taktikleri işe yaramamıştı. DİSK’i kontrol altına almak üzere CHP yeni bir hazırlığa girişti. CHP’nin elindeki 120 bin üyeli Genel-İş ve 23 bin üyeli Oleyis DİSK’e katıldı. DİSK’te CHP ağırlık kazanıyordu. 1977 seçimlerinde DİSK’in tekrar CHP’yi desteklemesi ise, aslında Türkiye solundaki yanılgılar ve TKP’nin oportünist siyasi çizgisinden kaynaklanıyordu.

Egemenler, 500 bin işçinin katıldığı 1 Mayıs 1977’yi, kontrgerilla örgütlerinin tertipleriyle kana buladılar. Burjuvazi faşist terörü yükselteceğinin sinyallerini veriyordu. DİSK’e saldırmak için de fırsat kollanıyordu. Kemal Türkler’in Temmuz 1977’de TKP’nin görüşlerine paralel olarak Ulusal Demokratik Cephe (UDC) çağrısı yapması üzerine CHP yanlısı sendikacılar Kemal Türkler’i yıpratma kampanyasını başlattılar. Genel-İş Başkanı Abdullah Baştürk’ün başını çektiği CHP’li grup, DİSK’i olağanüstü genel kurula götürdü. Genel Başkanlığa Abdullah Baştürk, Genel Sekreterliği de Fehmi Işıklar seçildi. Yeni yönetim DİSK’teki TKP’li uzmanların işine son vererek işe başladı. Önceki dönemin sloganları terk edildi, ancak DİSK tabanında aktif ve militan bir işçi kitlesi halen varlığını sürdürüyordu. CHP’li Abdullah Baştürk kendisinin sosyalist olduğunu ilan ediyordu.

1978-80 yılları, askeri darbe koşullarını hazırlamak üzere kontrgerilla şeflerinin faşistleri silahlandırarak işçi örgütlerine ve devrimcilere saldırttığı bir dönemdi. 16 Mart 1978’de faşistler İstanbul Üniversitesi önünde 7 öğrenciyi katletti. DİSK’in çağrısı üzerine meslek örgütlerinin ve kitle örgütlerinin de desteğiyle 20 Martta Faşizme İhtar Eylemi düzenlendi. 20 Mart sabahı saat 08.00-10.00 arası Türkiye’nin her yerinde şalterler indi. Yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı 2 saatlik genel grev, burjuvazi tarafından “ihtilal provası” diye nitelenmiş, Başbakan Ecevit eylemi yasadışı ilan ederek katılan işçileri işten atmakla tehdit etmişti.

Faşistlerin kurşun ve bombalarla sendika binalarına saldırdığı, öncü işçileri katlettiği bir ortamda 1 Mayıs 1978 yüz binlerce işçinin katılımıyla kutlandı. İşçi sınıfının katılımı azalmıştı ancak grev ve direnişler devam ediyordu.

1978 Aralık ayında Maraş Katliamı gerçekleşti. Faşist terör bebek-yaşlı demeden 100’den fazla insanı katletmişti. DİSK, Maraş katliamını kınamak üzere 5 Ocak 1979’da işçileri 5 dakikalık saygı duruşuna çağırdı. 20 Mart Faşizmi İhtar Eyleminde gerçekleştirilen 2 saatlik genel grevin gerisine düşülmüştü. Egemenlerin istediği olmuş, 13 ilde sıkıyönetim ilan edilerek 12 Eylül darbesine bir adım daha yaklaşılmıştı. DİSK faşist saldırılar karşısına genel grevlerle dikilemiyordu. DİSK disipline uymadıkları gerekçesiyle Maden-İş, Baysen, Bank-Sen ve Yeraltı Maden-İş sendikalarını geçici sürelerle ihraç ediyordu. 1979’da devlet İstanbul’da 1 Mayıs kutlamalarını da yasaklamıştı.

Öncü işçiler ve devrimciler faşist pusularda katlediliyordu. DİSK Türkiye’nin hemen her yerinde örgütlüydü, ancak seçimlerde sağ partiler karşısında militan işçi tabanını yine burjuva CHP’nin kucağına itiyordu. TARİŞ gibi devlet işletmelerinde Milliyetçi Cephe hükümeti öncü işçileri işten atıp yerlerine faşist kadroları yerleştiriyordu. Militan işçi kitlesi bu saldırılara karşı kıyasıya direniyordu. Devlet ise direnen işçileri gözaltına alıp stadyumlara dolduruyordu.

12 Eylül faşist darbesinin öncesindeki son dönemeç 22 Temmuz 1980’de Kemal Türkler’in öldürülmesiydi. 25 Temmuzda Kemal Türkler’in cenazesi 1 milyon işçinin katılımıyla kaldırıldı. Bu dev anti-faşist gösteri 12 Eylül öncesinin son kitlesel işçi eylemiydi.

12 Eylül’ün başlıca hedefi işçi sınıfını ezmek, işçi örgütlerini dağıtmak ve DİSK’i yok etmekti. Faşist darbe işçi örgütlerini dağıtmayı başardı. 1992 yılında DİSK yeniden kurulurken köprünün altından çok sular akmıştı. SSCB ve Doğu Bloku dağılmış, sosyalist hareketin tarihsel zaafları tam bir çöküşe yol açmıştı. İşçi sınıfı, geçmiş kuşağın mücadele deneyimlerinden ve örgütlülüklerinden yoksundu. Bu koşullar altında DİSK yeniden kurulurken iki çizgi arasında çekişme yaşandı. Bir yanda sınıf kimliğini öne çıkaran mücadeleci anlayış, öte yanda sermayeyle uzlaşma ve işbirliğini öne çıkaran “çağdaş sendikacılık”. DİSK Başkanı Kemal Nebioğlu DİSK kongresine TİSK Başkanı Refik Baydur’un da teşrif ettiğini, artık meseleleri kavgayla değil masa başında çözeceklerini açıkça söylüyordu. DİSK artık işçi eğitimlerinde sınıfın tarihini, mücadelesini, kapitalist sömürüyü anlatmıyordu. Artık işçilere liderlik, etkin iletişim, sosyal diyalog eğitimleri veriliyordu.

2000’li yıllar boyunca burjuvazi içindeki saflaşmada DİSK, CHP’nin de desteklediği statükocu burjuva kanadın ekmeğine yağ sürmek için elinden geleni yaptı. Kimi zaman burjuvazinin en devletçi kesimine hizmet ederken mücadeleci pozlar takınmayı ve geçmişin mirasını sömürmeyi ihmal etmedi. DİSK, bugün burjuvazinin işçi sınıfı içerisindeki ajanları olan sendika bürokratları tarafından teslim alınmış durumdadır. Bu durum mücadeleci işçilerin üzerine ağır bir sorumluluk yüklüyor: Sendikaları kaşarlanmış sendika bürokratlarının, burjuvazinin şu ya da bu partisine bağlı ajanların eline terk etmemek, genç işçi kuşaklarını geçmişin militan sınıf mücadelelerinin deneyimleriyle donatmak ve geçmişteki hatalara tekrar düşülmemesini sağlamak üzere, sendikaları işçi sınıfının mücadele örgütleri haline getirmek. Bu zorlu görev, işçi mücadelesini irade, sabır ve kararlılıkla yeniden örmeyi gerektiriyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012