Navigation

Türkiye’nin Alt-Emperyalist Açılımları

Emperyalist savaş konjonktürünün ve biriken yüklü tarihsel meselelerin baskısı altında kalan Türkiye burjuvazisi, geldiğimiz aşamada kendi önünü açmak için önemli adımlar atıyor. 10 Ekimde Zürih’te imzalanan ve Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinin geliştirilmesini içeren protokoller de bu adımlardan birini oluşturuyor. Bu protokoller esas olarak diplomatik ilişkilerin yeniden başlatılmasını, kara sınır kapılarının iki ay içinde açılmasını ve ülke sınırlarının uluslararası sözleşmeler bağlamında tanınmasını içermektedir. Soykırım ve Karabağ meselesiyse söz konusu protokollerde yer almamaktadır.

13 Ekimde ise, Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi adı altında iki ülkenin bakanları ortak bir toplantı düzenlediler ve vize uygulamasını da kaldıran çeşitli anlaşmalar yaptılar. Hemen akabinde, Türkiye-Irak Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplandı ve enerji, tarım, sağlık, su, sınır kapıları, boru hatlarının yenilenmesi, demir yolu bağlantısının kurulması gibi 44 maddeyi içeren bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar bağlamında, önümüzdeki günlerde Türkiye, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil’de konsolosluk açacak. Böylece yakın zamana değin Irak dâhilinde bir Kürt federe devlet yapılanmasını kabule bile yanaşmayan Türkiye, bugün gelinen aşamada bu yapıyla diplomatik ilişkiler kurma noktasına gelmiştir.

Kürt, Ermeni, Kıbrıs ve benzeri sorunlarda güdülen “çözümsüzlük” politikası, uzun bir süredir kabına sığmayan ve emperyal bir yönelime giren sermaye çevreleri için, mutlaka kırılması gereken bir prangaydı. Elbette bunun için de söz konusu sorunlarda çözümsüzlüğü dayatan asker-sivil Kemalist bürokrasinin statükocu egemenliği mutlaka kırılmalıydı. Egemen kesimler arasında yaşanan it dalaşında, uluslararası konjonktürün ve tarihsel gidişatın kendi lehine seyretmemesinin de bir sonucu olarak, statükocu-devletçi kesimler genel anlamda itibar ve mevzi kaybederek gerilemeye başlamışlardır. Burjuva siyasal alandaki bu değişim ve yeniden konumlanış süreci, kendisini, “emperyalist açılımlarla” dışa vurmaktadır. Asker-sivil bürokratik elitin rejim üzerinde siyasal egemenliğine, ezilen ulusların bastırılmasına ve inkârına, yedi düvelin düşman olarak görülmesine dayanan Kemalist paradigmanın yerine, ifadesini yeni-Osmanlıcı bir söylemde bulan emperyal paradigma geçirilmek istenmektedir. İşte Kürt, Ermeni, Suriye, Irak “açılımlarının” ve son günlerde yükseltilen “İsrail karşıtlığının” sebebi budur. Başka bir anlatımla, alt-emperyalist bir konuma yükselen Türkiye burjuvazisi, bulunduğu ekonomik ve siyasi mevziden daha ilerilere sıçramak amacıyla önündeki engelleri temizlemeye girişmiştir.

Emperyalist hegemonya kavgasının geldiği verili evre, ekonomik, siyasi ve jeostratejik konumunun da bir sonucu olarak Türkiye’nin emperyal hamleleri için elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Bu kapsamda belli başlı birkaç faktör saymak mümkündür. Sarsılan hegemonyasını yeniden tesis etmek üzere Afganistan ve Irak savaşını başlatan, bilahare savaş makinesini İran ve Suriye’ye sürmeyi arzulayan ve Büyük Ortadoğu Projesine işlerlik kazandırmak isteyen ABD, planlarının ancak bir kısmını hayata geçirebilmiştir. 11 Eylül 2001 akşamında Bush, uzun dönemli bir savaş başlattıklarını açıklamıştı. ABD’li emperyalistler “şok” ve “dehşet” sözleriyle kodladıkları savaşın planladıkları gibi yürüyerek hedefine varacağını tasavvur ediyorlardı. Ancak aradan 8 yıl geçmesine rağmen, ABD, emperyalist hegemonyasını tartışmasız kılamamıştır. Üstelik ekonomik kriz, amiyane deyimle ABD’nin façasını çizmiştir.

Her ne kadar Irak savaşı sürecinde ABD karşısında bir odak gibi duran Almanya ve Fransa bu konumlarını sürdürememişlerse de, süreç ilerledikçe Rusya ve Çin yeni emperyalist güçler olarak daha fazla sivrilmeye başlamışlardır. Rusya ve Çin’in emperyalist hegemonya kapışmasına daha fazla dâhil olması, zaten yol almakta zorlanan ABD’nin yürüyüşünü bir hayli zorlaştırmıştır. Bu ve benzeri gelişmelerin doğrudan bir sonucu olarak emperyalist güçler arasında ortaya çıkan çelişkiler ve boşluklar, bölgesel güç konumuna yükselen veya ABD ile çıkarları örtüşmeyen ülkelere de manevra alanı sunmaktadır. Meselâ, Venezuela’nın Latin Amerika’da ABD karşıtı bir söylem yükseltmesi ve bunu başka ülkelerin izlemesi, uzun yıllardan sonra yeniden toplanabilen Bağlantısızlar Hareketi’nde Chavez ve Ahmedinecad’ın anti-emperyalist pozlar kesmesi, hedef tahtasındaki İran’ın ABD karşısında manevra yapabilmesi, çok açık ki emperyalistler arasında doğan çelişkiler ve boşluklar sayesinde mümkün olabilmektedir. Alt-emperyalist bir konuma yükselmiş olan ve emperyalist basamaklarda daha da yükselmek için yanıp tutuşan, bu kapsamda paradigmasını değiştirmeye ve bölgesine müdahale etmeye çalışan Türkiye için, verili konjonktür diğer ülkelere nazaran daha fazla olanaklar sunmaktadır.

Bugün Türkiye Orta Asya, Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu ülkelerine kendi ölçeğinde hiç de küçümsenmeyecek düzeyde sermaye ihracı yapmakta ve aynı zamanda bu bölgelerdeki pazarlarda Türk sermayesinin ürettiği mallar önemli ölçüde yer tutmaktadır. Emperyal arzuların hayata geçirilmesi için görev üstlenen AKP hükümeti, yalnızca bölgedekilerle değil, Avrupa’nın ve dünyanın birçok ülkesiyle ticari ilişkileri geliştirerek sermayenin önünü açıyor. Bu meyanda, petrol ve doğalgaz boru hatlarının ve böylece enerji dağıtımının merkez üssü haline gelen Türkiye’nin elde etmiş olduğu siyasi gücün önemine de değinmek gerekiyor. Mevcut haldeki Kerkük-Yumurtalık, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hatlarına, proje aşamasında olan Nabucco ve Güney Akım doğalgaz ve Samsun-Ceyhan petrol boru hatları da eklenmiştir. ABD’nin de destek verdiği Nabucco projesiyle, Rusya baypas edilerek Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın yanı sıra Ortadoğu ülkelerinden de gelecek doğalgazın Avrupa’ya taşınması amaçlanmaktadır. Rusya ise buna Güney Akım projesiyle mukabele etmektedir. Verili durumda Rus doğalgazı Avrupa’ya Ukrayna üzerinden gitmektedir. Ancak kısmen ABD’nin nüfuz alanında olduğu için, Rusya ikinci bir boru hattını Ukrayna’dan geçirmek istememekte ve Karadeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedeflemektedir ki, bu doğrultudaki çalışmalar başlamış bulunuyor. Böylece Türkiye karşıt güçlerin enerji dağıtım merkezi haline gelmekte ve gayet tabii olarak bu durum onu uluslararası siyasal alanda güçlendirmektedir.

Nitekim bunun bir sonucu olarak Rusya, nüfuz alanındaki Ermenistan’ın Türkiye ile ilişki kurması için baskı yapmış ve protokollerin imzalanmasında rol üstlenmiştir. Elbette Rusya’nın başka hesapları da vardır: Gürcistan’ın devre dışı bırakılmasını ve Nabucco boru hattının Ermenistan’dan geçirilmesini arzulamaktadır. Bunun yanı sıra, özellikle son dönemde Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin daha fazla gelişmesi de, protokolleri imzalaması ve hayata geçirmesi için Ermenistan’a baskı yapılmasında önemli bir faktördür. Rusya, Türkiye’nin ticaret yaptığı birinci ülke, Türkiye ise Rusya’nın ticaret yaptığı beşinci ülke konumundadır. Önümüzdeki dönemde ise Rusya ve Türkiye arasında “stratejik işbirliği anlaşması” yapılması gündemdir. Anlaşılacağı üzere Rusya, Türkiye’yi mümkün olduğunca ABD’den uzaklaştırmak ve kendi yanına çekmek istemektedir. Bu durum, emperyal çıkarlarını “tüm taraflarla konuşabilen” ve “komşularıyla sıfır sorunlu” bir ülke maskesi altında hayata geçirmeye çalışan ve bu maksatla “denge siyaseti” güden Türkiye’nin tam da arzuladığı şeydir.

Fakat Türkiye’nin konumu, basit bir şekilde emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden yararlanmanın ötesindedir. Emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden ve boşluklardan yararlanabilmek için ille de alt-emperyalist bir güç olmak gerekmiyor. Bazı hususi durumlarda kimi az gelişmiş kapitalist ülkeler de emperyalist çelişkilerden yararlanarak kendi çıkarları için manevra yapabilmektedirler. Ancak bu ülkelerin manevra kapasiteleri son derece sınırlıdır. Bu tip ülkelerden farklı olarak, Türkiye, alt-emperyalist bir düzeye yükselmesi dolayısıyla, gerek ekonomik-siyasi-askeri gücü gerekse de jeostratejik konumu nedeniyle daha yüksek bir manevra kapasitesine sahiptir. Türkiye’nin bu durumu, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin ve oluşan boşlukların yarattığı imkânlarla da birleşerek ona belli ölçüde bağımsız bir siyaset oluşturma olanağı sunmaktadır.

Bu konuda Elif Çağlı oldukça net bir açıklama getirmektedir: “Alt-emperyalizm kavramı, emperyalist hiyerarşi piramidinde en üst basamakta yer alan emperyalist ülkelerin altındaki bir konumu anlatır. Bu konumdaki bir kapitalist ülke henüz üsttekiler gibi bir ekonomik güce ve dünya gündemini belirlemekte aynı derecede etkiye sahip olmasa da, kendi bölgesinde ve büyük emperyalist güçlerin eşliğinde artık doğrudan yayılmacı ilişkiler yürütür. … Alt-emperyalist bir ülkenin emperyalist ülkelere bağımlılığında, henüz bu düzeye ulaşmamış kapitalist ülkelere kıyasla belirli ölçüde bir gevşemenin gerçekleştiği açıktır. Artık bir bölge gücü düzeyine yükselen kapitalist ülkeler, kendi çıkarları doğrultusunda daha bir bağımsız davranabilmek için gerektiğinde büyük güçlere kafa tutabilmektedirler. Büyük emperyalist güçlerle ilişkilerinin biçimi ve niteliği zamanla kendileri lehine bir değişim kaydetmektedir. Örneğin, bir zamanlar bölgelerinde büyük güçlerin basit bir jandarması rolünü üstlenirlerken, artık büyük güçlerle birlikte hareket etmeyi kendi yayılmacı iştahlarını tatmin için arzulamaktadırlar.”[1]

Emperyalist-kapitalist piramidin tepesinde oturan ileri ülkelerin konumunu tek taraflı mutlaklaştırmak, diyalektik değişime kendini kapatan Üçüncü Dünyacıların marifetidir. Elif Çağlı’nın mütemadiyen dikkat çektiği üzere, emperyalist-kapitalist sistem, ileri, orta ve az gelişmiş ülkelerin karşılıklı ekonomik bağımlılığı temelinde, eşitsiz, ama bileşik gelişmeyle yol alan bir niteliğe sahiptir.[2] Elbette piramidin tepesinde oturan emperyalist güçler, alttakiler karşısında ekonomik ve siyasi bakımdan oldukça güçlüdürler ve kendi istemlerini dayatabilmektedirler. Ancak bu gerçeklik, piramidin tepesindeki ileri ülkelerin her şeyi belirleyen mutlak egemen oldukları anlamına gelmez. Eğer eşitsiz nitelikteki karşılıklı bağımlılık ve görelilik referans alınmazsa ileri, orta ve az gelişmiş kapitalist ülkeler arasındaki ilişkiler dondurulur ve dolayısıyla emperyalist sistemin temel yapısı da anlaşılamaz. Nitekim küçük-burjuva sosyalizmi bu gerçeği kavrayamadığı içindir ki, emperyalist hiyerarşiyi sömürge ve sömürgeciliğe referans vererek tanımlamakta, eşitsiz ve bileşik gelişmeyi ve piramitte yaşanan yer değiştirmeleri göz ardı etmektedir.

Oysa piramidin bütününde akışkan bir hareketlilik vardır ve basamak inenler olduğu gibi basamak çıkanlar da olabilmektedir. Bu hareketlerin kimisi de pekâlâ sınıf atlamalar anlamına gelebilmektedir. 20. yüzyılın başından itibaren emperyalist hiyerarşideki yer değiştirmelere, örneğin ABD’nin, bir dönemin üzerinde güneş batmayan imparatorluğu İngiltere’yi nasıl gerilerde bıraktığına tanık olduk. Günümüzde de, sınıf atlamanın bir başka örneği olarak Çin’in piramidin üst basamaklarına tırmandığını görüyoruz. Keza bir zamanların azgelişmiş ülkesi Türkiye bugün dünyanın on yedinci büyük ekonomisi düzeyine yükselmiştir. Türkiye’nin G-20’lerde ya da BM Güvenlik Konseyi’nde boy gösterir duruma gelmesi, basitçe emperyalistlerin inayetinden değil, geldiği alt-emperyal konumdan ötürüdür. Elbette Türkiye ve benzeri ülkelerin emperyalist piramidin üst basamaklarına tırmanarak daha fazla pay talep eder duruma gelmeleri, büyük emperyalist güçlerle eşitlendikleri anlamına gelmiyor. Emperyalist paylaşımda kimin ne kadar pay alacağını belirleyen şey güç ilişkileridir ve bugün en güçlü olan ABD emperyalizmi büyük lokmayı yutmaktadır. Burada kavranması gereken temel husus, Türkiye gibi ülkelerin emperyalistlerin “taşeronu” olmaktan öte bir güce ve konuma sahip olduklarıdır.

Nitekim Türkiye, bir taşeron olmadığını ve paylaşım masasında yer almak istediğini göstermek için son dönemde geçmişe göre daha bağımsız bir dış politika uygulamaya yönelmiştir. Hamas, Suriye ve İran’a yaklaşımda Türkiye’nin, ABD-İsrail çizgisiyle tümüyle uyuşmaması da bunun bir örneğidir. ABD ve İsrail’in istememesine rağmen Türkiye, İran ve Suriye’yle ilişkilerini sürdürmüş, Hamas liderini Ankara’da kabul etmeye kadar gitmiş, son dönemde Filistin sorununda neredeyse İsrail karşıtı bir söylem tutturmuştur. Başbakan Erdoğan’ın Davos Zirvesinde “one minute” çıkışı ne onun duygusal ve Kasımpaşalı olmasından ne de Filistin halkını çok sevmesindendir. Erdoğan’ın, emperyalist güçlerin sistemin sorunlarına çözüm aradığı, sermaye çevrelerinin çeşitli müzakereler yürüttükleri ve dünya medyasının yoğun ilgisine mazhar olan elitist Davos Zirvesinde yüksek perdeden Şimon Peres’i azarlaması boşuna değildir. Erdoğan bu çıkışıyla, bölge halklarının gönlünü kazanarak Ortadoğu arenasında Türkiye’nin siyasi gücünü arttırmayı ve onu özellikle bu coğrafyada vazgeçilmez kılmayı hedeflemektedir. Nitekim “one minute” çıkışından sonra Ortadoğu ülkelerinin sokaklarında Erdoğan’ın posterleri taşınmış ve Türkiye’nin itibarı artmıştır. Bu çıkış aynı zamanda emperyalist piramidin tepesinde oturanlara da “beni hesaba katın” mesajıdır.

Son günlerde Türkiye ile İsrail arasında patlak veren “tatbikat krizi” üzerine, İsrail basını Türkiye’yi Batı ekseninden kopararak İslamcı şer eksenine yanaşmakla suçladı. İsrail yönetiminin de aynı minvalde, üstelik Kemalistlerle benzer bir dil tutturması oldukça manidar. Ancak söz konusu olan ne Türkiye’nin Batı ekseninden kopması ne de İsrail ile olan ilişkilerini bitirmek istemesidir. Türkiye Ortadoğu’da kendine bir nüfuz alanı oluşturmak istemekte ve bu doğrultuda hamleler de yapmaktadır. Bu hamleler kimi durumlarda İsrail ile ters düşmesine de yol açabilmektedir. Meselâ Türkiye’nin, Suriye ile önemli anlaşmalara imza atması, vizeyi kaldırması ve bununla da yetinmeyerek ortak askeri tatbikatlar yapması İsrail’i kızdırmaktadır. Aşikâr olan şudur ki, Ortadoğu’da Türkiye ile İsrail’in politikaları eskisi kadar birbiriyle örtüşmemektedir. İşte İsrail’in Anadolu Kartalı Tatbikatından men edilmesinin anlamı bu bağlamda aranmalıdır.

AKP önderliğindeki yayılmacı Türk burjuvazisi, bölgeye dönük müdahaleleriyle ABD’nin planlarında kendine daha fazla yer açmaya başlamıştır. Bunun en tipik örneğini Suriye ve Irak oluşturmaktadır. ABD’nin başlangıçta karşı çıkmasına rağmen Türkiye, şer ekseninde sayılan Suriye ile ilişkilerini sürdürmüş ve onu Amerikan karşıtı çizgiden uzaklaştırarak emperyalist-kapitalist sisteme daha derinden entegre olmaya ikna etmiştir. Nitekim geçen haftalarda Star gazetesinden Mustafa Karaalioğlu’na mülakat veren Beşar Esad da, bu gerçeğin altını çiziyor, Türkiye’nin ve Erdoğan’ın rolünün önemine değiniyor. Bu durum, ABD emperyalizminin çıkarlarıyla örtüşmektedir ve bunun için de Türkiye’nin Ortadoğu’da üstlendiği rolü desteklemeye ve planlarında ona daha fazla yer açmaya karar vermiştir. İşte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Obama ile Türkiye’nin dış politik tercihleri ve öncelikleri tamamen örtüşmektedir” demesi bu sebepledir.

Bir başka anlatımla, ABD, Ortadoğu’nun emperyalist sisteme tam entegre edilmesinde Türkiye’ye de roller biçmektedir. Bu kapsamda, ABD, çekildikten sonra Kürdistan Bölgesel Yönetiminin ve hatta Irak’ın diğer parçalarının hamiliğini Türkiye’nin üstlenmesini istemektedir. Lakin bunun gerçekleşebilmesi için de Türkiye’nin içerideki Kürt sorununu bir şekilde çözmesi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimini tanıması gerekmektedir. Nitekim “Kürt açılımı”nın ve Erbil’de konsolosluk kurma kararının sebebi hikmeti budur. Ne var ki gerek statükocu-devletçi kesimler gerekse de kimi sol çevreler Türkiye’nin attığı bu adımları ABD’nin bir dayatmasından ibaret olarak sunmaktadırlar. Gerçekliğin bu şekilde eğilip bükülmesinde statükocu-devletçi güçlerin özel hesapları vardır, ancak sosyalist hareketin belli kesimlerinin onların çizgisine düşmesi hiç de işçi sınıfının çıkarına değildir. Çarpık bir emperyalizm kavrayışına sahip olan sol çevrelerin Türkiye’yi sömürge, yarı-sömürge ya da taşeron olarak görmeleri ve böylece tüm kötülükleri emperyalist güçlere yıkarak kendi ulus-devletlerini temize çıkartmaları son derece yanlıştır. Bu bakış açısıyla işçi sınıfı bağımsız bir sınıf çizgisine ve Türkiye’nin emperyal politikalarının karşısına çekilemez.

Başta “Kürt açılımı” olmak üzere tüm bu “açılımlar” salt ABD’nin dayatmasından öte, büyük ve yayılmacı sermayenin emperyal arzularının tezahürüdür. Sürecin nasıl gelişeceği tümüyle farklı bir konudur ve burada önemli olan bölgeye dönük “açılımların” emperyal saiklerle yapıldığını kavramaktır. Fakat meselenin şu boyutuna da dikkat çekmek gerekiyor: Kürt sorununun çözülmesini, halklar arasında yakınlaşmanın kolaylaşmasını, vize uygulamasının kaldırılmasını, Ermenistan ile sınır kapılarının açılmasını işçi sınıfı olumlu ama yetersiz adımlar olarak değerlendirir.

Ne var ki, iddia edildiği gibi bu kapsamdaki gelişmelerin amacı bölgeye kalıcı barış ve huzur getirmek, halkların kardeşliğini sağlamak, yepyeni bir medeniyetin temellerini atmak değil, sermayenin daha fazla önünü açmaktır. Bugün dünyayı saran kriz ve başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok bölgesine sıçrayan emperyalist savaş alevleri, kapitalist düzende kalıcı barış ve huzurun neden bir aldatmaca olduğu gerçeğini de gözler önüne sermektedir. Ama dünyaya gerçekten de barış ve huzur getirmek, ezilen uluslara özgürlük tanıyarak halkların kardeşliğini sağlamak, tüm ülke sınırlarını ortadan kaldırmak ve sınıfsız sosyalist bir medeniyete giden sürecin önünü açmak olanak dâhilindedir. Bunu da ancak işçi sınıfı ve onun devrimci iktidarı başarabilir. Bölge işçi sınıfının enternasyonalist birliğini sağlamak ise, bu hedefte önemli bir mesafe kaydetmek anlamına geliyor. Hem Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’nın kesiştiği bir coğrafyada olması hem de bölgenin en gelişmiş ülkesi olması dolayısıyla Türkiye işçi sınıfına enternasyonalist birliğe giden yolda tarihsel önemde görevler düşmektedir.



[1] Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, MT, Ağustos 2009

[2] Bu konuda Elif Çağlı’nın Kolonyalizmden Emperyalizme ve Küreselleşme: Eşitsiz ve Bileşik Gelişme adlı kitapları ve diğer yazılarına bakılabilir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:56, Kasım 2009