Navigation

Statükocu Cephenin Sivil Faşizm Demagojisi

Statükocu-devletçi Kemalist burjuva kesimler, yürüyen iktidar kavgasında geniş kitleleri yanlarına çekmek için bir dizi yeni ideolojik argümanlar geliştirmeye çalışıyorlar. “Sivil faşizm” ya da “İslamofaşizm” gibi kavramların siyaset sahnesinde arz-ı endam etmeye başlaması, statükocu-devletçi Kemalist cenahın yeni ideolojik argüman ihtiyacının bir tezahürüdür. Bu kesimler, özellikle son 20 yıllık süreçte, iktisadi ve siyasi alandaki mevki ve ayrıcalıklarını “ilericilik” ve “laiklik” kılıfı altına sokarak savundular. Kitleleri şeriat öcüsüyle korkutup esir almaya çalıştılar. Bir dönem, Türkiye’nin İran gibi bir şeriat ülkesi yapılmak istendiği argümanı revaçtaydı. Buna inandırıcılık kazandırmak için birtakım suikastler, komplolar tezgâhlamaktan da imtina etmediler. Şeriat korkusunu canlı tutma noktasında İran örneği yetersiz kaldığında ise, Türkiye’nin “Malezyalaştığı” tartışmaları gündeme getirildi. Velâkin tüm bu argümanlar zamanla eskidi ve geniş emekçi kitleler nezdinde inandırıcılığını yitirdi.

Nitekim bu ideolojik argümanın işlevini yitirmesi, Kemalist cephenin ön saflarında ideolog olarak vuruşan İlhan Selçuk’un ağzında bizzat ifadesini bulmuştur. Selçuk’a göre İslamcılar kapitalistleşmiş ve medya sahibi olmuşlardır ve artık Türkiye’de “şeriat tehlikesi” yoktur. Yıllarca “şeriat tehlikesi”ni canlı tutma merkezi olarak çalışan ve “tehlikenin farkında mısınız?” gibi dramatik kampanyalar düzenleyen Cumhuriyet gazetesinin başındaki Selçuk’un bu şekilde konuşması, laiklik-şeriat eksenli tartışmalardan sıdkı sıyrılan geniş kitlelerin eski argümanlara artık değer vermediğinin bir tezahürüdür. Bu durum, “sivil faşizm” tartışmalarının neden gündeme getirildiğini de açıklar. Tarihsel gerileyişini asker-sivil yüksek bürokrasinin müdahaleleriyle durduramayan, üstelik bir de darbeci girişimleriyle teşhir olan bu Kemalist cephe, taktik değiştirerek “demokrasi” atına binmiştir. AKP’yi sıkıştırmak ve halk nezdinde yıpratmak amacıyla birdenbire demokrasi havarisi kesilmelerinin, “sivil faşizm” var diyerek feryat figan etmelerinin, “AKP 12 Eylül’ün sivil olanıdır” demeye başlamalarının nedeni budur.

Böylece tarih sayfalarına geçecek denli kendine özgü kaba bir ironi ortaya çıkmıştır. Demokrasi şalını sırtlarına geçirmeye çalışanlar kimlerdir? Asker-sivil bürokrasinin üstünlüğünü ve parlamenter işleyişe müdahalesini savunan, bu müdahale AKP’yi iktidardan indirmeye yetmediğinde açıkça askeri darbeye çanak tutan statükocu-devletçi Kemalist cephe. Parlamenter rejimi üç kez ortadan kaldıran ve 12 Eylül faşizmiyle işçi sınıfını ezen, siyasal alanı düzenlemek amacıyla muhtıralar veren asker-sivil bürokrasinin, askeri darbeler planlayan Ergenekoncuların, CHP’nin, seçkinci yazar-çizer taifesinin ve Kemalist orta sınıfın içinde bulunduğu bu darbeciler, şimdi kalkıp AKP’yi faşistlikle suçluyorlar. Bunların “sivil faşizm” var, “AKP 12 Eylül’ün sivil olanıdır” diyerek feryat figan etmeleri ve demokrasi nutukları atmaları emekçi kitlelerle alay etmek değil de nedir? Öylesine ironik bir durum var ki, mesela faşist MHP bile “sivil faşizm”den dem vurmaktadır.

Bir başka husus ise, ezelden beri yanlış bir faşizm anlayışına sahip olan sosyalist hareketin büyük bir bölümünün statükocuların “sivil faşizm” demagojisine prim vererek onların kurduğu tuzağa düşmeleridir. Bugün bizzat 12 Eylül faşizminin asker-sivil yürütücüleri de, 12 Eylül anayasasını savunarak değişmesine izin vermeyen statükocu-devletçi güçler de, 12 Eylül faşizminin gazabına uğrayan sosyalist hareketin bir kesimi de “Türkiye’de faşizm var” diyor. Hiç kuşku yok ki bu bir garabet, ama aynı zamanda bilinç bulandırıcı bir durum. Elbette statükocu Kemalist cephe bilinçli bir şekilde yaratıyor bu bilinç bulanıklığını, bu malûm. Peki, işçi sınıfının tüm siyasal ve sendikal örgütlerini dağıtan, bütün verili hak ve özgürlükleri rafa kaldıran bir döneme de, parlamenter rejimin yürürlükte olduğu bir döneme de faşizm diyen sosyalist çevrelerin hiç mi kabahati yok bu bilinç bulanıklığında? Solun milliyetçi-devletçi-reformist kesimleri, örneğin bunlardan SİP-TKP darbeci-statükocu kesimle aynı zemin üzerinde buluşmaktadır.

Marksizmin ortaya koyduğu faşizm tahlilini tam anlamıyla tahrif eden SİP-TKP yazarları, AKP’nin Türkiye’yi “İslamofaşizm” yoluna soktuğunu iddia etmektedirler: “Eğer bazı tanımlar üzerinde anlaşabilirsek, doğrudur, Türkiye gerçekten de artık «İslamofaşizm» yolundadır. Bu saptamaya pek büyük bir itirazımız olamaz. Yeni bir rejime açılıyoruz. Büyük sermayenin en gerici kesimlerinin şiddet yoluyla icra ettiği dinci, liberal, sonuna kadar piyasacı, kabile milliyetçisi («her dile, her şehire bir devlet») ve emperyalizmin («demokrasinin») güdümünde bir iktidardan söz ediyoruz.”[1]

Ayrıca bu kesimlerde Kürt halkına karşı oluşan düşmanlığın ve şovenizmin nasıl bir hal aldığını ortaya koyması bakımından yukarıdaki satırlar önemlidir. AKP’nin “kabile milliyetçisi” olduğu eleştirisi yapılırken, parantez açıp “her dile, her şehire bir devlet” vermek istiyorlar demenin anlamı açıktır: Kürt halkı boyunduruk altında kalmaya devam etsin! Bu milliyetçi-devletçi-reformist sol kesimler, neredeyse tüm siyasal sorunlarda statükocu-devletçi Kemalist cepheyle ortaklaşma yolundadırlar.

Faşizm kimin iktidarıdır ve kimi hedef alır?

Bonapartizmden Faşizme adlı eserinde Elif Çağlı, burjuva olağan ve olağanüstü rejimleri tahlil ederken, bu ve diğer tüm konularda Marksizmin yaklaşımının esas alınmasının ne denli önemli olduğuna dikkat çeker. Eğer Marksizm politik kılavuz yapılmazsa ya da tahrif edilirse, işçi sınıfı bağımsız sınıf hattına çekilemez ve kapitalizm hedef tahtasına oturtulamaz.

Devrimci Marksizm, burjuva olağanüstü rejimleri tanımlarken, olağan olandan hareket eder. Çağlı, “parlamenter cumhuriyet, aralarındaki çıkar çatışmalarına rağmen farklı burjuva kesimlerin siyaseten birlikte egemen olabilecekleri yegâne devlet biçimidir” diye yazar. Ama işler her zaman burjuvazinin arzu ettiği gibi yürümez. Kapitalizm, burjuvazinin sömüreceği proleter bir sınıf yaratmıştır, fakat aynı zamanda burjuvazinin mezarını kazacak kazma ve küreği de bu sınıfın boynuna asmıştır. İşçi sınıfının kapitalizme karşı devrimci mücadelesi büyüdüğünde düzenin alarm zilleri çalmaya başlar. Burjuvazi, sömürücü düzenini kurtarmak amacıyla olağanüstü rejim lehine olağan parlamenter rejiminden bir süreliğine vazgeçer. Bu olağanüstü rejimin işçi sınıfını ezmek, siyasal ve sendikal örgütlülüklerini dağıtmak üzere yapılmış bir karşı-devrim anlamına geldiği açıktır. Marksist siyasal literatürde olağanüstü rejimler esas olarak iki kategori altında toplanmıştır. Bunlardan ilki Bonapartizm, ikincisi ise faşizmdir.

Bonapartizm, kapitalizmin gelişme döneminin olağanüstü burjuva rejimi olarak siyaset sahnesine girmiştir. Lakin kapitalizmin emperyalizm aşamasına ilerlemesiyle, gayet tabii olarak Bonapartizm yeni dönemin özellikleriyle birlikte şekillenecektir. Çağlı’nın belirttiği gibi, emperyalizm çağında burjuva devletin olağanüstü biçimleri olarak ele alınan Bonapartist ve faşist rejimler, artık finans kapital egemenliği düzeyine yükselmiş bir kapitalizmin ürünüdürler. Çağlı, bu dönemin damgasını yiyen Bonapartizmi şöyle tanımlar: “Emperyalizm çağında Bonapartizm, devlet bürokrasisini siyasal açıdan toplumun üzerine çıkartarak iki temel sınıf arasında bir tür denge kurmayı amaçlayan bir olağanüstü rejimdir. Devletin sopasını sallayarak işçi sınıfını devrim yolundan caydırmayı dener ve böylece bir tür “iç barış” sağlamaya çalışır.” (age, s.97) Elbette burjuvaziyi bu olağanüstü rejime zorlayan bir işçi devrimi korkusudur. İşçi devrimi tehlikesini bertaraf ederek burjuva düzeni kurtaran Bonapartist rejim, denge görüntüsü altında sürekli işçi sınıfına vurmakta, “denge” ve “iç barış” söylemi tabii ki bir aldatmaca olarak kalmaktadır. Zaten iki uzlaşmaz sınıfın nasıl bir “iç barış”ı olabilir ki?

Emperyalizm döneminde keskinleşen sınıf savaşımı ve beliren işçi devrimi tehdidi burjuvaziyi çok daha sert tedbirler almaya da itebilir. Burjuvazi, Bonapartizmi fersah fersah aşan karşı-devrimci bir rejimi, faşizmi iş başına çağırır. Çağlı, faşizmin hangi koşulların ürünü olduğunu şöyle açıklıyor: “Faşizm, kitlelerin devrimci mücadelesinin alabildiğine yükseldiği ve burjuvazinin yüreğine korku saldığı, devrimci güçlerle karşı-devrimci güçler arasındaki çatışmanın günlük yaşamın bir parçası haline geldiği, burjuva düzenin baştan aşağı devrimci bir krizle sarsıldığı muazzam bunalımlı bir sürecin ürünüdür.” (age, s.75)

Klasik örneklerinde faşizm, örneğin İtalya ve Almanya’da sivil faşist bir örgütlenmeyle gelip iktidara oturmuştur. İtalya’da Mussolini ve Almanya’da Hitler’in başında bulunduğu nasyonal sosyalist partiler, seçimlerde geniş kitlelerin desteğini almışlardır. İşte bundan dolayıdır ki, bugünün Türkiye’sinde statükocu-devletçi burjuva güçler ve onların dümen suyuna girmiş olan sözümona sosyalist çevreler, Almanya örneğini hatırlatarak, Hitler’in de seçimlerle iktidara geldiğini söyleyip AKP iktidarını “sivil faşizm”le damgalamaktalar. Mussolini ve Hitler’in nasıl olup da seçimlerde geniş kitlelerden destek alabildiğini geçelim –geniş bir okuma için Çağlı’nın eserine bakılabilir–, ama şunu hatırlatalım ki, faşizm, halk yığınlarının büyük desteğini alarak iktidara gelen ve hatta bu destekten ötürü bir ölçüde şımaran, kimi örneklerde otoriterleşme eğilimi gösteren bir sivil partinin iktidarı değildir. Faşizm, burjuva parlamenter rejimin ortadan kaldırıldığı bir olağanüstü karşı-devrimci reaksiyondur ve hedefi de işçi sınıfının devrimci mücadelesidir. Sivil ve para-militer bir örgütlenmeyle iktidara yerleştiği İtalya ve Almanya örneklerinde de, askeri bir darbeyle iktidara geldiği Şili ve Türkiye örneklerinde de görüldüğü üzere, faşizmin asıl amacı devrimci durumu ortadan kaldırmak ve burjuva düzeni selamete çıkartmaktır. Bu ülkelerde, iktidara gelen faşizm, işçi sınıfının tüm siyasal ve sendikal örgütlülüğünü dağıtmış, yüz binlerce devrimciyi, öncü işçiyi, sendikacıyı ve aydını cezaevlerine tıkmış, işkenceden geçirmiş, katletmiştir. Toplum karşı-devrim tarafından tam anlamıyla kuşatılmış, kitleler her düzeyde baskı altına alınarak sindirilmiştir.

Hiçbir zaman akıllardan çıkartılmaması gerekiyor ki, faşizm, burjuva diktatörlüğünün tüm çıplaklığıyla kendini dışa vurmaktan çekinmediği, açık baskıcı bir rejimdir. Faşizm döneminde, burjuva olağan parlamenter rejime, bu rejimin kaideleri olan kuvvetler ayrılığına son verilir. Yasama, yürütme ve yargı faşist diktatörlüğün yürütme erkinin elinde toplanır ve mutlak bir iktidar tekeli kurulur. Tüm devlet aygıtı ve yerel birimler onun hegemonyası altına alınır. Çağlı’nın deyimiyle “faşist diktatörlüğün bizzat kendisi itaat edilmesi gereken yasadır. Onun kendini, toplumun çeşitli kesimleri tarafından onaylanmış bir yasaya, anayasaya uydurma zorunluluğu yoktur.” Bu düzeyde, faşist diktatörlüğün nasıl kurulduğunun, yani sivil bir örgütlenmeyle mi yoksa askeri bir darbeyle mi iktidara geldiğinin hiçbir önemi yoktur. Kaldı ki, İtalya ve Almanya örneklerinin de gözler önüne serdiği üzere, sivil bir örgütlenme biçiminde iktidara yükselen faşist hareketin yönetici elitleri kısa zamanda devletin çekirdeğiyle bütünleşir. Devletin çekirdeğine yerleşen faşist hareketin üst kesimleri, faşist iktidarın kurulmasıyla birlikte, çeşitli vaatlerde bulunarak üzerine basıp iktidara yükseldikleri parti tabanından ve kitlelerden kopmuş ve onların sivri unsurlarını ezip dağıtmaya girişmiştir.

Peki, faşizm burjuvazinin bir kesiminin, meselâ büyük burjuvazinin en gerici kesimlerinin mi iktidarıdır? Elbette ki hayır! Böyle söyleyenler meseleyi bilerek ve isteyerek çarpıtıyorlar. Çağlı’nın dediği gibi, “finans kapital vurgusu (ya da aynı gerçekliği anlatmak bakımından kullanılan büyük sermaye, tekelci burjuvazi gibi kavramlar), onun emperyalizm çağında burjuva düzenin hegemon gücü olması bakımından önem taşır. Yoksa burjuva düzen devam ettiği sürece, burjuvazi bir bütün olarak egemen sınıf olmayı sürdürür. … Burjuva devletin olağanüstü bir biçimi olarak faşizm de, yalnızca finans kapitalin çıkarlarını değil bir bütün olarak burjuva düzenin bekasını garanti altına almaya çalışır. Stalinist faşizm anlayışının sözcülüğüne soyunan Dimitrov’ların yaptığı gibi, faşist devlet biçiminin sınıf temelini daralttıkça daraltmak ve yalnızca finans kapitalle sınırlamakla da yetinmeyip, onun içinde de “en … en … en” kesimlerine indirgemek, faşizm gerçeğini bilinçli olarak çarpıtmak anlamına gelir. Stalinist Komintern’in bundan muradının, burjuvaziyle işbirliğine dayanan Halk Cephelerine gerekçe icat etmek olduğu devrimci Marksizm cenahında yeterince açıktır” (age, s. 74-75). Böylece SİP-TKP’nin, “İslamofaşizm”in yolunu açtığını söylediği AKP iktidarını, büyük burjuvazinin en gerici kesimlerinin desteklediğini söylemesindeki muradı da açığa çıkmış oluyor. Statükocu-devletçi güçlerle bir ortak cephede buluşmanın teorik yolları bu şekilde döşenmektedir.

Buradan, Türkiye’deki “sivil faşizm” tartışmasına ışık tutacak bir hususun altını da çizerek ilerleyelim: Zorunlu olmadıkça burjuvazi Bonapartizm veya faşizm gibi olağanüstü rejimlere başvurmaz. Netice itibariyle bu dönemlerde burjuvazi parlamenter rejiminden vazgeçer ve kendisini siyasi olarak mülksüzleştirir. Her iki olağanüstü rejimde de siyasal erk parlamentoda değil, iktidar tekelini elinde tutan devlet bürokrasisinde ya da onu yeniden düzenleyen faşist yürütmededir. Çağlı’nın dile getirdiği üzere bu dönemde, “düzenlerini tehlikede gören ve bu nedenle olağanüstü siyasal yönetime geçilmesini arzulayan burjuvalar, bu destek sayesinde siyaseti mülk edinmiş meslekten politikacılarını bir kenara fırlatabilmekte ve derin kriz koşullarının ön plana iteklediği milli şeflerin, generallerin önünü açmaktadırlar” (age, s.57). Şimdi soralım, bugünün Türkiye’sinde olağan parlamenter rejim ortadan kalkmış ve burjuvazi kendisini siyasi olarak mülksüzleştirmiş midir? Bu sorunun cevabı hayırdır. Zira bugün burjuvaziyi bu yola itecek bir devrimci yükseliş söz konusu değildir. İşçi sınıfının son derece örgütsüz, devrimci hareketin paramparça olduğu ve kapitalist düzeni tehdit edecek bir yükselişin olmadığı bir dönemde burjuvazi “sivil faşizmi” kime karşı örgütleyecektir? Eğer birileri çıkıp da faşizmi, burjuvazinin bir kesiminin diğer bir kesimini baskı altına almak için örgütlediğini iddia ederse –statükocu-darbeci Kemalistler son tahlilde bunu yapıyorlar–, bilinmelidir ki, hayâsızca yalan söylüyor ve bilinç bulandırıyordur.

Devrimci Marksizm, işçi sınıfı saflarında bilinç bulanıklığı yaratılmasına karşı daima mücadele etmiştir. Burjuva olağan parlamenter bir rejimle, tüm hak ve özgürlüklerin berhava edildiği olağanüstü bir rejimin birbirine karıştırılması ve buradan hareketle burjuva işbirlikçi politikalar üretilmesi, işçi sınıfının devrimci mücadelesine zarar verir. Neticede tabii ki tüm bu rejimler burjuva diktatörlüklerinin biçimleridir. Ancak örgütlenme ve mücadele koşulları bakımından aralarında hiçbir fark olmadığını söylemek mümkün mü? Bilinç bulanıklığına sürüklenen ve burjuvazinin bir kesiminin peşine takılarak “sivil faşizme” karşı mücadele ettiği yanılgısına düşen işçi sınıfı ve devrimci hareket, yarın tüm burjuva düzenin demir yumruğu anlamına gelen gerçek faşizm iktidara geldiğinde afallayıp kalacaktır. Bu bakımdan, statükocu-devletçi burjuva kesimlerin yaratmaya çalıştığı siyasal bulanıklığa devrimci Marksizmin cephesinden geçit verilmemelidir.

Bu nedenledir ki, burjuva kesimler arasında gerçekte neyin kavgasının verildiğini anlamak hayati önemdedir. Bilindiği üzere, Cumhuriyeti sivil burjuva kesimler değil, Osmanlı’da egemen sınıfı oluşturan devletlû bürokrasiden gelen “paşalar” kurmuştur. Daha baştan Bonapartist bir temelde şekillenen Kemalist rejim, tüm emekçileri ve ezilen halkları baskı altına almış ve koyu bir diktatörlük kurulmuştur. Osmanlı yüksek bürokrasisinden gelerek Cumhuriyeti kuran bu elit, önceki dönemin sınıfsal reflekslerini ve tavırlarını bir türlü üzerinden atamamıştır, atmak da istememiştir. Devlet kurucu ve düzen koruyucu misyonlarından hareketle devleti kendi mülkü gibi görmüştür. Gelişmiş bir burjuvazinin olmadığı koşullarda, kurulan hâkim sınıflar iktidar blokunda siyasal hegemonya asker-sivil bürokraside kalmış ve bu dönem tek parti diktatörlüğünde ifadesini bulmuştur.

Var olan cılız sermaye sınıfının vasisi rolüne soyunan bu devlet kurucu asker-sivil bürokrasi, beri taraftan da kendi ayakları üzerinde duracak bir burjuva sınıfın gelişmesi için tüm devlet olanaklarını seferber edecektir. Ancak zamanla kapitalizmin gelişmesine ve ortaya çıkan tekelci sermayenin varlığına rağmen, asker-sivil bürokrasi, mevki ve ayrıcalıklarını garanti altına alan yapılanmadan kolayca vazgeçmek istememiştir. İşlerlik kazandırılmaya çalışılan parlamenter rejim, dönem dönem burjuvazinin orduyu iş başına çağırmasıyla kesintiye uğramıştır. Askeri darbelerle kurulan olağanüstü rejimler, sonrasında olağan rejime geçildiğinde asker-sivil bürokrasinin siyasal alana müdahalesini garanti altına alan düzenlemelere hayat vermiştir. Böylece darbelerle kesintiye uğrayan bir parlamenter rejim (Mehmet Sinan’ın deyimiyle “Türk tipi demokrasi”[2]) ve bu rejim içinde asker-sivil bürokrasinin özel konumu söz konusu olmuştur.

Bugün de olağan bir parlamenter rejime işlerlik kazandırmaya çalışan ve bu bağlamda asker-sivil bürokrasinin siyasal alan üzerindeki geleneksel ağırlığına son vermek isteyen burjuva kesimlerle; buna direnen, mevki ve ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen ve asker-sivil bürokrasinin başını çektiği burjuva kesimlerin bir iktidar paylaşım kavgasıdır söz konusu olan. Tarihsel kompleksinden dolayı bir türlü eski vasisine tam olarak haddini bildiremeyen korkak burjuvazi, yine de AB süreci dolayımıyla normal bir parlamenter rejime doğru kimi adımlar atmıştır, atmaktadır. Karşı taraf ise, siyaset sahnesinde görüldüğü üzere, başarıya ulaşamayan darbe girişimleriyle, muhtıralarla, provokasyonlarla, tehditlerle ve bürokratik manevralarla süreci durdurmaya çalışmaktadır. “Sivil faşizm” meselesi ise, bu karşı duruş sürecinde demokrasi şalına bürünmek isteyen statükocu Kemalist cephenin, kitleleri peşine takmak amacıyla yaptığı ideolojik bir manevradır.

İşçi sınıfı, bugün birbirlerini yiyen bu burjuva kesimlerin, aynı geçmişte olduğu gibi, devrimci bir yükseliş döneminde kendisine karşı nasıl da domuz topu gibi birleşeceğini bilmeli ve bağımsız sınıf çizgisinde yürümelidir. Ancak her iki burjuva kesimin kuyruğuna takılmaması gereken işçi sınıfı, olağan parlamenter rejim ile darbeci eğilimleri aynı kefeye koyup “bana ne” diyemez. Tersine, parlamenter siyasal alana doğru uzanan asker-sivil bürokrasinin iplerinin kesilmesi, hak ve özgürlüklerin genişletilmesi, siyasal-sendikal yasakların kaldırılması, toplanma ve basın özgürlüğünün sağlanması için halk kitlelerinin seferber edilmesini devrimci işçi sınıfı talep eder ve bu yönde mücadele yürütür. Bu bağlamda devrimci Marksistlerin görevi, bilinç bulanıklığına karşı ideolojik savaşımı yükseltmek, işçi sınıfını bağımsız devrimci sınıf çizgisine çekmektir.



[1] Yurdakul Er, “İslamofaşizm”, SS-SA, Hesaplaşması ve Bugün, 26 Mart, www.sol.org. Bu kapsamda, ayrıca Kemal Okuyan’ın 23 Mart tarihli Anayasa Paketinden Faşizm Çıktı yazısına ve SİP-TKP’nin kucak açtığı Merdan Yanardağ’ın 19 Mart tarihli Ahlaksız Teklif yazısını da bakılabilir.

[2] Bu konuda bkz: Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:61, Nisan 2010