Navigation

Ortadan Kalkmayan Tehlike: Faşizm

Emperyalist savaşlar gibi faşizmin kaynağında da kapitalizmin biriken çelişkilerinin patlaması ve sistemin buhrana sürüklenmesi vardır. Kapitalizmin patlayıcı çelişkilerinin, insan aklının tahayyül etmekte zorlandığı gaz odalarıyla taçlanmış faşizm gibi olağanüstü yönetim biçimlerine nasıl yol açtığını, öte taraftan da insanlığı yıkıma sürükleyen yeni bir emperyalist savaşı nasıl başlattığını biliyoruz. İkinci Dünya Savaşından sonra, bir daha böyle şeyler olmaz denirken, biriken çelişkiler 11 Eylül 2001’de New York’taki İkiz Kulelerin çöküşüyle patlamalı bir şekilde açığa çıktı. Amerikan savaş kurmayı sanki bu anı bekliyormuş gibi, sonsuz bir savaş başladığını ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ilan edip, savaş makinelerini önce Afganistan’a bilahare Irak’a sürerek emperyalist savaşı doğrudan başlattı.

11 Eylül ile açılan süreçte, dünyadaki tüm siyasal gelişmeleri koşullandıran ve belirleyen temel etmen, ABD’nin başını çektiği ve daha şimdiden siyasal dengeleri değiştirmiş olan emperyalist savaştır. Unutmamak gerekiyor ki, emperyalist savaş süreçleri olağanüstü koşulları da beraberinde getirir. Nihayetinde savaş dalgası beraberinde bir siyasal gericilik dalgasını da peşinden sürükledi. Savaşla birlikte tüm emperyalist-kapitalist güçlerin korkuları depreşir. Zira savaşın nasıl gelişeceği, hangi boyutları alacağı ve kimlerin kazanacağı veya kaybedeceği peşinen belli değildir. Yapılması gereken, son sürat, çok yönlü bir savaş seferberliğine girişmektir. Pek çok yazımızda sıkça vurguladığımız üzere, uzun bir dönemdir bu seferberlik sürmektedir. Ordular son derece yıkıcı ve yok edici “modern” silahlarla donatılarak savaş düzenine sokulurken; burjuva demokrasisinin sınırları alabildiğine daraltılarak faşizm ve Bonapartizm gibi olağanüstü rejimlerin temelleri döşenmektedir. Bugün hemen her ülkedeki toplumsal hayata şu ya da bu derecede egemen olan, polis-devleti uygulamalarıdır.

Fakat işsizlik, açlık ve yoksulluğun alabildiğine arttığı, buna devletin açık şiddet dalgasının eklendiği bir durumu, geniş halk yığınlarının kabul etmesi ve güle oynaya savaş cephelerinin yolunu tutması beklenemez. Kitleleri savaşa ikna edecek, onların bilincinde devletin şiddetini meşrulaştıracak politikalara ihtiyaç vardır. Nihayetinde dünya ölçeğinde iyiden iyiye alevlendirilen milliyetçilik ve ırkçılığın amacı, tam da bu ihtiyaca yanıt vermek ve kitlelerin bilincini çarpıtarak onları tüm bunlara ikna etmektir. Unutmayalım ki, örgütsüz ve dağınık kitleler, içinden geçtiğimiz savaş dönemlerinde milliyetçi ve faşist demagojilerin tuzağına düşmeye daha yatkındır. Fransız emperyalizminin sıkışmışlığını aşmak için daha saldırgan bir politika güden Sarkozy’nin, “yeni bir Fransa”, “güçlü devlet”, “kanun ve nizam” vaatleriyle bezeli faşizan bir söylemle kitlelerden geniş destek görmesi bunun delilidir.

Amerika ve Avrupa’da İslam ile sözümona “uluslararası terörizm” özdeş kılınarak kitlelerin korkuları azdırılıp başta Müslüman karşıtlığı olmak üzere yabancı düşmanlığı kışkırtılırken, Türkiye’de bölünme korkusu ve Kürt düşmanlığı üzerinden milliyetçilik, ırkçılık ve faşist söylem yükseltilmektedir. Türkiye noktasında dikkat çekici olan şey, Kürt ve Ermeni düşmanlığını körükleyen faşist örgütlenmelerin bizzat devlet kaynaklı olması ve son zamanlarda emekli askerlerden devşirme faşist çetelerin ön plana çıkmasıdır.Sözümona Türkiye’yi “kurtarma” misyonuyla harekete geçen bu paramiliter güçler, çeşitli provokasyonlar tezgâhlayarak kitleleri Kürt düşmanlığı temelinde seferber etme ve olağanüstü bir rejimin koşullarını yaratma peşindeler. Geçmişte, Hitler’in içinden çıktığı ve iktidara yürüyüş sürecinde üzerine bastığı faşist çeteler de, esas olarak ordudaki subaylardan ve terhis olmuş asker artıklarından müteşekkildi ve devletle iç içe geçmişti. Başlangıçta ordu içinde yuvalanan bu faşist çetelerin amacı devrimi bastırmak ve kitleleri milliyetçilik ve ırkçılık temelinde pasifize ederek Almanya’yı yeniden savaşa hazırlamaktı. Esasında bu topraklarda yaşayanlar, devlet destekli bu tip örgütlenmelere hiç de yabancı değildirler. İttihat Terakki’nin kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa hiçbir hukuki temeli olmadan, illegal tarzda, devlet içinde örgütlenmiş bir iç savaş aygıtından başka şey değildi. Ama önce Almanya örneğini hatırlayalım.

Tarihsel ayna: Almanya

1918 Kasım devrimiyle birlikte hükümet olan Sosyal Demokrat Parti (SPD), ne devlet makinesine ne de orduya dokunmuştu. Alman ordusu tüm heybetiyle olduğu gibi yerinde duruyordu. Türkiye’de ordu siyasal alan üzerinde nasıl etkiliyse, Almanya’da da ordu siyasal alan üzerinde oldukça etkiliydi ve hatta devleti elinde tutan tek güçtü. Onlarca Prensliğe bölünmüş Almanya’nın birliğini Bismarck, başında bulunduğu Prusya ordusu sayesinde sağlamıştı. Bismarck’ın temel yaklaşımı şuydu: “Sorunlar ancak kan ve demirle çözülür.” İmparatorluk bu ilkeye göre baştan aşağıya ordu eliyle örgütlendi ve devlet kurucu misyonuyla hareket eden ordu, adeta devletin tek sahibi ve koruyucusu olarak yüceltildi.

Devletin kutsal koruyucusu ordu –Reichswehr–, vatana ihanet addettiği devrimi ezmeye ve Almanya’yı kurtarmaya girişti. Gerek ordu bünyesinde gerekse terhis olmuş askerler arasında pıtrak gibi faşist askeri örgütlenmeler bitiyordu. Bunlardan birisi de Hitler’in içinde bulunduğu “Hür Tabur”, yani o meşhur Freikorps idi; bu paramiliter örgütün ilk icraatlarından biri, 1919’da Bavyera eyaletinin başkenti Münih’teki konseyler iktidarını ezmesiydi. Bu karşı-devrimci müdahaleden sonra, Münih’te komünistlerin etkinliğindeki konsey iktidarının yerine bir süreliğine sosyal demokrat bir hükümet başa geçtiyse de, 14 Mart 1920’de bu kez ordunun müdahalesiyle hükümet devrildi ve ordunun denetiminde totaliter bir hükümet kuruldu. Aynı günlerde karşı-devrim Berlin’de de baş kaldırmıştı. Bir asker süprüntüsü olan Yüzbaşı Ehrhardt’ın başında bulunduğu Ehrhardt Tugayı Berlin’i işgal etti (tarihte Kapp darbesi olarak da bilinir) ve faşist bir politikacı olan Wolfgang Kapp başbakan ilan edildi. Tüm bu süreçte ordunun geri kalanı hiçbir şekilde sesini çıkartmadı ve sosyal demokrat hükümet kaçtı. Ancak işçi sınıfının başlattığı grev dalgası faşist bozguncuları yenilgiye uğrattı ve karşı-devrim geçici de olsa püskürtüldü.

İşte Hitler ve onun Nasyonal Sosyalist Partisi, orduyla ve devletle iç içe geçmiş bu karşı-devrimci örgütlenmeler içinden çıktı. Hitler çok net konuşuyordu: devrim bir ihanetti, komünistler Almanya’nın zayıf düşmesine ve savaşı yitirmesine neden olmuştu! 1924’teki başarısız darbe girişiminden sonra çıkartıldığı mahkeme önünde, bu topraklarda da sıkça duyduğumuz ifadeler kullanıyordu: “1918 hainlerine karşı vatana ihanet diye bir suç olamaz, eğer ben burada bulunuyorsam, ihtilale karşı bir ihtilalci olarak bulunuyorum. Ben Marksizmi yeryüzünden kaldıracak bir adam olmak istedim.” Hitler’e göre Yahudiler Alman ırkına karışarak onun arîliğini bozmuş ve bu da Almanları mahvetmişti: “kan karışımı ve bunun sonucu olarak ırk seviyesinin alçalışı eski kültürlerdeki yıkılışın tek nedenidir… Bu dünyada iyi ırktan olmayan bütün insanlar ıvır zıvırdır.” Bu ıvır zıvır insanlar kategorisine giren Yahudiler devlet kurumlarına doluşmuş ve Almanlar sokağa atılmıştı! Hitler parti programına Yahudilerin devlet dairelerinden kovulmasını ve vatandaşlıktan çıkartılmasını övünerek koymuştu.

Hitler’in en büyük kozlarından biri de Versailles Antlaşmasıydı. İtilâf devletleri dayattıkları koşullarla gerçekten de Almanya’nın kolunu kanadını kırmıştı. Başta kömür yataklarının bulunduğu Alsace Lorraine olmak üzere, önemli toprak parçaları Almanya’dan kopartılmış, ordunun silahlanması yasaklanmış ve Almanya 133 milyar altın mark tutarında tazminata mahkûm edilmişti. Hitler’e göre Almanya’nın içine düştüğü krizden ancak bir diktatörlükle çıkılabilirdi. Kitlelere bağıra çığıra diktatörlük istediğini haykırıyordu. Almanya bir an önce “demokratik saçmalıklara” son vermeli ve “merkezî kuvvetli bir devlet” haline gelerek o eski günlerine, Bismarck dönemine geri dönmeliydi. Versailles Antlaşmasının yırtılıp atılmasını haykırırken anti-emperyalist pozlara giren bu faşist, bir taraftan da Almanya’nın hemen savaş hazırlıklarına başlaması gerektiğini ileri sürüyordu. Kimse Almanya’dan 1914 sınırlarına dönmesini beklememeliydi! Propagandasının en önemli noktası, kitlelere yeni topraklar vaat etmesiydi: “halkımızı yeni topraklara götürmek gerek”, “Alman İmparatorluğu Alman kılıcıyla Almanlara toprak ve ekmek sağlamalıdır.

Savaş yılları boyunca açlık ve sefalete sürüklenmiş işçi ve köylüler, devrimin başarısızlığa uğramasıyla umutsuzluğa sürüklendiler. Troçki’nin dikkat çektiği üzere, eğer komünist partisi devrimci umudun partisi ise, faşizm de karşı-devrimci umutsuzluğun partisidir. Bu süreçte, umutsuz ve çıkışsız kitleler Hitler’e, yani umutsuzluğun partisine daha fazla kulak vermeye başladılar. İflasa sürüklenen, üniversiteden çıkan oğullarına iş ve dükkânlarına müşteri bulamayan, kızlarına çeyiz alamayan küçük mülk sahipleri; toprağını kaybeden köylü; yıllarca savaşan ve göğüslerini madalyalarla dolduran ama daha sonra kaldırılıp sokağa atılan terhis olmuş askerler; devrimle birlikte ayrıcalıklarını yitirme korkusuna kapılan ve devleti –yani ayrıcalıklarını– kurtarmaya girişen subay ve astsubaylar; işçi sınıfının işsiz ve lümpen kesimi; tüm bu yığınlar, kendilerini üstün ırk katına yükselten, düzen, otorite, iş ve güçlü bir Almanya vaat eden Hitler’in peşine takıldılar.

Nasyonal Sosyalist Parti 1924’e gelindiğinde palazlanmış, paramiliter grupları Fırtına Birlikleri (SA) bünyesinde toplayarak kendi silahlı gücünü oluşturmuş ve önemli ölçüde orduyla iç içe geçmişti. Bu yıllarda burjuvazinin önemli isimleriyle de tanıştırılan ve onlardan destek gören Hitler, zamanının geldiğini düşünerek, Alman genelkurmayının eski lideri –savaşın son iki yılında gerçekte Almanya’yı yöneten–General Ludendorff’u da yanına alarak 1924’te bir hükümet darbesi gerçekleştirdi. Fakat Amerikan sermayesinin Almanya’ya aktığı ve ekonominin canlandığı bu dönemde, tekelci burjuvazi Hitler’in zamanının henüz gelmediğini düşünerek darbeyi desteklemedi ve Hitler tutuklandı. Ancak Hitler kaldırılıp bir kenara atılmadı; beş yıl ceza almasına rağmen, dokuz ay geçmeden hapisten çıkartıldı ve örgütlenmesi için tüm imkânlar sağlanarak beklemeye alındı. 1929 ekonomik çöküşü her şeyi değiştirdi. Alman ekonomisi adeta iflasa sürüklendi ve devrim tehlikesi yeniden başkaldırdı. Kısa zaman sonra ise, tüm dünyada yeni bir savaşın tamtamları çalmaya başlamıştı. Hitler’in ve diktatörlüğün zamanı gelmişti; 1933’te Hitler artık iktidardaydı. Hitler’in ilk icraatlarından biri, parlamento binasını, yani Reichtag’ı kundaklatıp suçu komünistlerin üzerine atmak ve bu bahaneyle, uzun bir dönemdir görüntüden ibaret olan parlamenter rejime son vermek oldu. Görüldüğü üzere, Hitler’den bugüne, faşizmin yöntemlerinde pek bir şey değişmiş değildir.

Faşizan örgütlenmelerin yükselişi

Bugün Türkiye’de başında emekli generallerin veya subay ve astsubayların bulunduğu dizi dizi Kuvayı Milliyeciler, Vatanseverler Güç Birliği, Atabeyler, Ergenekon ve daha bilmediğimiz pek çok faşist çete ve kontrgerilla örgütleri arz-ı endam ediyor. Ama bu faşizan-paramiliter örgütlenmelerin gökten zembille inmediğinin, geçmişte “komünizme karşı mücadele” adıyla NATO bünyesinde oluşturulan kontr-gerilladan devşirildiğinin altını çizelim. 12 Eylül öncesinde kanlı sahneler yaratarak faşist darbeye zemin döşeyen bu paramiliter örgütlenmeler, SSCB çöktükten sonra dağıtılmamış ve Kürt halkına karşı yürütülen haksız savaşa eklemlenmiştir.

Şemdinli’de tezgâhlanan oyunun, Danıştay, Malatya ve Hrant Dink cinayetlerinin altından hep bu kontr-gerilla bağlantılı paramiliter hücum kıtaları, yani büyük paşaların “iyi çocuklar” dediği unsurlar çıktı. Daha geçenlerde, Ümraniye’de emekli bir astsubayın evinde bulunan silahların ve istihbarat örgütlerine has C-4 gibi bombaların yapımında kullanılan malzemelerin varlığı, ne yapılmak istendiğini ayan beyan gözler önüne seriyor. Faşist güçler, tezgâhladıkları kanlı provokasyonlar aracılığıyla toplumda infial yaratmak, korkuya kapılmış kitleleri Kürt düşmanlığı ve olağanüstü rejim yönünde manipüle etmek istemekteler.

Bu güçler, bu hedefle, uzun bir dönemdir Türkiye’nin birçok bölgesinde derinden derine örgütleniyorlar. Son zamanlarda öne çıkan ve adeta faşist güçlerin tezgâhladığı provokasyonların üssü haline gelen Trabzon ve Karadeniz bölgesi için, “ulusalcıların” stratejistlerinden Ümit Özdağ bakın ne diyor: “Bu bölgede 20 yıldır çalışıyoruz. Bu bölge devletin güvenlik algılaması içine girmiştir.” Bir “terör uzmanı” ise şöyle konuşuyor: “Başta bu il –Trabzon– olmak üzere düzenli olarak bölgede milliyetçi akımlar desteklenmiş ve beslenmiştir. Bu da devletin temel politikaları arasında en üst kurumların kararı olarak yapılmıştır.” Bu paramiliter faşizan örgütler, Kürtlerin göç ettiği ve devletin güvenlik algılaması içine giren illere –örneğin Mersin’e– özel olarak yığınak yapmaktadır. Zira İstanbul gibi büyük ve kozmopolit olmayan bu kentlerin insanlarını, “Kürtler vatanımızı bölüyorlar, şimdi de buralara kadar gelerek malınıza mülkünüze el koyacaklar, sizi buradan sürecekler” demagojileriyle korkutarak harekete geçirmek daha kolaydır.

Uzun bir dönemdir faşist iç savaş aygıtı şekillendirilmeye çalışılırken, beri taraftan da ona meşruluk sağlamak ve onun arkasına kitlesel güç yığarak toplumsal bir harekete dönüştürmek için ideolojik bir karşı-saldırı yürütülüyor. Bu ideolojik-karşı saldırının mihenk taşını, Kürt halkını “iç düşman” olarak göstermek ve kitleleri milliyetçilik ve ırkçılık ekseninde hazırlamak oluşturuyordu, oluşturuyor. Başlatılan ideolojik saldırının bir amacı da, Kürtlere karşı haksız savaşta yer almış kontr-gerilla veya “derin devletin” aklanması ve toplum nezdinde meşrulaştırılmasıydı. Bu süreçte kitle iletişim aygıtları ve özellikle televizyon çok iyi kullanıldı. Deliyürek ile başlayan, Kurtlar Vadisi ve Sağır Oda’yla devam eden televizyon dizileri aracılığıyla, dört köşeli ekranın karşısında pasif bir şekilde oturan örgütsüz ve bilinçsiz kitlelere derinden derine, “onlar ne yaptılarsa vatan için” yaptılar; “iç düşman”a karşı “kurşun atan da yiyen de bizdendir” mesajı enjekte edildi. Deliyürek dizisinin Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından ve tetikçilerinden Yakup Cemil’e kadar uzanması manidardır. Bu dönem boyunca, aynı paralelde, Metal Fırtına ve Şu Çılgın Türkler türü sayısız kitap basıldı ve yoğun propaganda sonucunda insanlara okutuldu. Söz konusu kitapların hemen tamamının ana teması şuydu: ABD ve AB gibi emperyalist güçler Kürtleri ve Ermenileri destekleyerek Türkiye’yi bölmek ve parçalamak istiyorlar! Yani tüm yollar, son tahlilde Kürt düşmanlığına çıkartılıyordu.

Söz konusu kitaplar içinde Şu Çılgın Türkler, Türk milliyetçiliğinin yeniden yapılandırılması sürecinde müstesna bir düzeye yükseldi. Yüz binlerce basan ve satışı statükocu güçlerce özel olarak örgütlenen Şu Çılgın Türkler, Türkiye’nin kuruluş sürecini ve Kuvayı Milliye hareketini anlatıyor. “Hey be! Türkler neler de başarmış”, “bizi çıldırtmayın ha” tehdidi ve böbürlenmesi kokan kitap, Türk milliyetçiliğini kent orta sınıfının ağız tadıyla yeniden üretiyor. Önemle altı çizilmesi gereken husus, Türk milliyetçiliği yeniden yapılandırılırken, milliyetçi ırkçı öğeler eski tarihin yanısıra yakın tarihten de seçilmekte, popüler bir tema ile işlenerek, küçük-burjuvazinin ve özellikle onun genç kitlesinin kendisine bir kimlik edinmesi sağlanmaktadır.

Her ülkenin faşist hareketi, içinden geçilen dönemin özgünlüğüne bağlı olarak ideolojisini yeniden tanımlarken eski tarihi figürleri kullanır. Hitler faşist ideolojinin temellerini nasıl ki, “kan ve demirle” inşa edilmiş İkinci İmparatorluk imgesi ve arî ırk mağrurlanması üzerine kurduysa, statükocu-devletçi Kemalist güçler de “yeni Türk faşizmi”nin temellerini, Teşkilat-ı Mahsusa, Kuvayı Milliye, oldukça şişirilmiş “milli mücadele” kahramanlıkları ve ifadesini onuncu yıl marşında bulan Atatürk döneminin “altın çağ” imgesi üzerinden inşa ediyorlar. Bu bağlamda, Hitler’in “arî ırk” yaklaşımında, 1940’larda ortaya atılan Turancılıkta ve şimdi ifadesini “Çılgın Türkler”de bulan faşist ideolojiler arasında özde bir fark yoktur. Faşist ideolojinin değişik görünümlere bürünebileceğini söyleyen Elif Çağlı, onun özüne vurgu yapar: “faşist ideoloji dendiğinde, genel anlamda devletin ve düzenin kutsanması, koyu bir milliyetçilik ve militarizm, kudurgan bir anti-komünizm gibi bazı ortak öğelerin ona damgasını bastığını söylemek doğru olur.” (Ayrıntılı bir okuma için bkz: Bonapartizmden Faşizme) Asker-sivil bürokrasi eliyle örgütlenen faşist hareketin özü de budur.

Bir yandan paramiliter örgütlenmeler yükseltilirken, diğer yandan da psikolojik savaş yöntemlerine başvurularak olası bir darbenin kitle tabanı hazırlanmaya çalışılıyor. Bu amaçla küçük-burjuva yığınlar harekete geçiriliyor. Türk bayrağını kapıp “çağdaş imajlarıyla” miting alanlarına koşan kentli orta sınıf, görünürde şeriat tehlikesine karşı laikliği savunmaktadır. Fakat ne oldu da, İslamcı partilerin en güçlü olduğu geçmiş dönemlerde bu “şeriat kışkışçıları” sokağa inmediler de şimdi “birden bire” uyanıverdiler! Mitinglerde şeriatı hedef alan değil de, milliyetçi şoven sloganların yükseltilmesi oldukça anlamlıdır. Meselenin gerçekte şeriat tehlikesi olmadığını, kopartılan onca vaveylanın altında bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasının engellenmesi olduğunu bu “kışkışçılar” da gayet iyi bilmekteler. Zira kendilerinin asli unsur, “gerçek vatandaş”, buna mukabil Kürtlerin sadece “sözde vatandaş” olduğunu Genelkurmay açıklamalarıyla içselleştirmişlerdir. Ve Genelkurmay bu “özde vatandaş”ları, “ne mutlu Türküm” demeyenlere karşı sokağa çağırdığında bunlar bayraklarını kaparak mitinglerde soluğu almışlardır. Öyle ya, yıllarca hükmettikleri, itip kalktıkları “kıro” Kürtlere laf geçirilemez oluşu bu küçük-burjuva yığınların “kanına dokunmaktadır”. Nitekim bu “çılgın Türk” veya “özde vatandaş”lar milliyetçi ve ırkçı sloganlar yükselterek, Kürtleri hedef alan pankart ve dövizler taşıyarak “tehlikenin farkında” olduklarını, onlardan beklenen şekilde ortaya koydular.

Yükseltilen ABD ve AB karşıtlığının kaynağının da Kürt düşmanlığı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Bunun böyle olduğunu statükocuların piri İlhan Selçuk 23 Mart tarihli Cumhuriyet gazetesinde açıkça ortaya koyuyor. ABD ve AB’nin Ermeni soykırım yasalarını ve Kürtleri desteklediğini yazan Selçuk, şöyle devam ediyor: “Kürtlerin etnik hakları da geldi dayandı Kürt devleti edebiyatına… Peki, Türk nerede?” Türkleri göreve çağıran Selçuk, ABD ve AB’yi kastederek şunları söylüyor: “Türkleri çıldırtmak için her şeyi yapıyorlar… Aptala malum olur… Haber vereyim: gidişata bakılırsa Türkler yine çıldıracaklar… Bilelim ki bu işleri durmadan körükleyenler sonradan pişman olurlarsa, bizim sorumluluğumuz yoktur…” Bu sözler dil sürçmesi sonucunda ifade edilmiş değildir; gayet bilinçlidir ve üstelik tarihsel bir benzetme yapılmaktadır. Çıldırmaya çağrılan Türk halk kitleleri, Amerika veya Avrupa’nın üzerine yürüyemeyeceğine göre, Kürt halkının üzerine yürütülecektir. Anlatılmak istenen tastamam budur.

Faşizm tehlikesi ortadan kalkmış değildir

Bu evrede önemli bir hususa değinmek gerekiyor. Bugün Türkiye’de, geçmişin Almanya’sında olduğu kadar yaygın bir faşist kitle hareketinin bulunmaması yanıltıcı olmamalıdır. Gerektiğinde tüm faşist örgütlenmeleri harekete geçirebilecek olan darbeci geleneğe sahip bir ordunun varlığı unutulamaz. Gerekli koşullar oluştuğunda ordunun nasıl da yönetime gelip oturduğunu ve koyu bir faşist diktatörlük kurduğunu 12 Eylül 1980’de Türkiye işçi sınıfı yaşayarak tecrübe etti. Geçmişte düzen için tehlike devrimci işçi sınıfıydı, şimdi ise kendi kaderini tayin etmek isteyen Kürt halkı. Ortaya çıkan darbe planları ve yayınlanan muhtıralar ordunun gerekli koşullar oluştuğunda, bir darbe yapmaya ne denli hevesli olduğunu gösteriyor. Büyük sermaye, ABD ve AB gibi emperyalist güçler doğrudan bir askeri darbeye onay vermediklerinde, darbeci güçlerin giriştikleri kanlı provokasyonlarla küçük-burjuva yığınları şeriat korkusu ve Kürt düşmanlığı temelinde nasıl harekete geçirdikleri görüldü! Dolayısıyla, koşulları oluştuğunda, gerisinde darbeci güçlerin yer aldığı ve tüm ipleri ellerinde tuttukları sözümona bir sivil hükümetin kurulması pekâlâ olasıdır. Parlamentonun görüntüden ibaret olduğu böyle bir Bonapartist rejim, tez zamanda demokrasiyi kuşa çevirecek, asker ve polise süper yetkiler vererek işçi sınıfına ve Kürt halkına dönük şiddetli bir saldırı başlatacaktır.

Bugün aslında başta emperyalist-kapitalist merkezler olmak üzere dünyanın her yerinde işçi sınıfı faşizm veya Bonapartizm gibi olağanüstü rejimler tarafından tehdit edilmektedir. ABD, Fransa ve Rusya gibi emperyalist ülkelerde faşizan eğilimler güçleniyor. Emperyalist paylaşım savaşında arzuladığı noktada olmayan Fransa’yı savaşa hazırlamak üzere Sarkozy, “kanun ve nizam”, “güçlü Fransa” vaatleriyle, yığınların umutsuzluğunu ve çıkışsızlığını kullanarak, milliyetçi ve faşizan bir söylemle gelip iktidara kuruldu. Diğer yandan, emperyalist paylaşımın güçlü bir tarafı olan Rusya’da faşist çeteler aynı Türkiye’de olduğu gibi devlet eliyle örgütleniyor. Putin’e bağlı olan ve Nashi adıyla örgütlenen faşist iç savaş aygıtının üye sayısı yüz bini geçmiş bulunuyor. Bu faşist örgüt, ordu tarafından eğitilmekte ve silahlandırılmaktadır. Nashi, tüm muhalefet mitinglerini şiddetle dağıtmakta ve gerektiğinde “rejim düşmanları”nı kaçırmakta veya onlara suikast düzenlemektedir. Besbelli ki bu faşist örgüt, devrimci bir durumda işçi sınıfını ezmek, devrimi bastırmak ve faşizmin iktidarını örgütlemek üzere kullanılacaktır.

Ya rüyalar ülkesi ABD? Gerçekte otoriter bir rejime doğru yol almakta olan ABD’de, 11 Eylül sonrasında yürürlüğe sokulan “Yurtseverlik Yasaları” sayesinde kitleler üzerindeki baskı ve şiddet daha da artırıldı. “Terörizme karşı mücadele” bahanesiyle kitleler her düzeyde baskı altına alınarak pasifleştirilirken, beri yandan da bizzat devlet eliyle ajanlaştırılmak istenmektedirler. Çıkarılan yasalarla 1 milyon kişi gönüllü devlet ajanı yapılmak isteniyor; insanlar doğal yaşamlarını sürdürürken “terörist” olarak şüphelendikleri kimseleri ihbar edecek. Bu manzara bize, emperyalist savaşın alabildiğine kızıştığı ve içeride kitlelerin sesini yükselttiği bir devrimci durumda, ABD emperyalizminin Hitler faşizmini bile aratacak koyu bir faşist diktatörlüğe dönüşebileceğini göstermektedir.

Günümüz koşullarında öncelikle tehlikenin farkında olmak ve faşizmin işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin kudurgan düşmanı olduğunu unutmamak büyük önem taşıyor. Marksist Tutum sayfalarında sürekli vurguladığımız üzere, işçi sınıfı devrimcileri gerek Türkiye’de gerekse dünyada durup dinlenmeden işçi sınıfı içinde bağımsız sınıf çizgisini ilmik ilmik örmek zorundalar, burası çok açık!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:28, Temmuz 2007