Navigation

MİT Krizi Neyin Krizi?

Egemen sınıf içinde yeni bir kriz boy vermiş durumda ve şimdilik soğutulmuş gözükse de krizin tüm temel belirleyenleri yerli yerinde duruyor. Devlet kurumları arasında ani ve fırtınalı bir çatışmayla kendini dışa vuran bu kriz, gerçekte devletin dümenine geçen AKP eksenli burjuva koalisyon güçleri arasında yaşanan bir krizdir. Buradan da anlaşılacağı üzere, patlayan çatışmanın şimdiki tarafları geleneksel Kemalist asker-sivil bürokrasiyle onun karşısında yer alan sermaye kesimleri değildir. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya, sermayenin emperyalist atakları, yeni burjuva odakların sahneye çıkması, burjuva kesimler arasındaki güç çekişmelerinin devam etmesi ve Kürt sorunu gibi siyasal sorunlar rejimin sürekli kriz üretmesine sebep olmaktadır. Türkiye kapitalizminin geleceği, buna bağlı olarak Ortadoğu’da ve yürüyen emperyalist savaş sürecinde nasıl bir çizgi izleneceği ve Kürt sorunu konusunda nasıl bir tutum alınması gerektiği noktasında ortaya çıkan görüş farklılıkları, egemen sınıf içinde krizlere yol açmaktadır. Ortaya çıkan kapışmanın önümüzdeki süreçte, uluslararası gelişmelerle de birleşerek burjuva siyasetini belirleyeceği ve yeni arayışlara kapı aralayacağı muhakkaktır.

Kimler çatışıyor?

Patlak veren çatışmanın nereden kaynaklandığı konusunda geniş kitlelerin bilincinin bulanık olduğu açıktır. Sahnedeki görüntü şudur: Kavganın bir tarafında polis ve yargı, öte tarafında ise MİT vardır. Belirtelim ki, bu kavgada da –çeyrek yüzyıldır yürüyen iktidar kavgalarında olduğu gibi– Kürt sorunu önemli bir yer tutmaktadır. Polis ve yargıda hâkim mevziler tutan ve kavganın bir tarafını oluşturan cepheye göre MİT, PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinde çok ileriye gitmiş ve suç işlemiştir. KCK’nin içine sızan MİT’in, haberdar olduğu eylemleri engellemediği ileri sürülerek, üstü kapalı bir şekilde MİT’in hain olduğu ima edilmektedir.

Bu ağır suçlamalar eşliğinde eski ve yeni MİT müsteşarlarının ve önemli görevlilerin savcı tarafından ifadeye çağrılması, gerek devletin tepesinde gerekse burjuva siyaset arenasında büyük bir çalkantıya yol açmıştır. Beri taraftan, krizin patlak vermesiyle medya üzerinden karşılıklı yıpratma operasyonu da devreye sokulmuştur. Besbelli ki, karşı tarafın hamlelerini sezen ya da bundan haberdar olan polis-yargı cephesi, çok önemli bir adım daha atarak soruşturma için çağırdığı MİT görevlileri hakkında yakalama kararı çıkartmıştır. Böylece devlet kurumları arasında tepede baş gösteren çatışma büyük bir siyasal krize dönüşmüştür.

Egemen güçler devletin tepesinde kapışırken geniş kitleler, gelişen olaylar karşısında izlenimci ve dolayısıyla pasif bir konuma itilmektedir. Devlet kurumları görünümünde patlak veren bu çatışma, hakikaten de yalnızca devlet kurumları arasındaki bir çatışma mıdır? Burjuvazi ve onun medyası olguları hiçbir zaman gerçek boyutuyla yansıtmamaktadır. Bu konudaki tespitleri, gerçekliği tüm boyutlarıyla ortaya koymamaktadır. Meselâ, olayları sarih bir şekilde açıklar görünenler dahi, patlak veren kavgada Gülen cemaati ile AKP hükümetinin karşı karşıya geldiğini, polis ve yargının arkasında Gülen cemaatinin olduğunu söylemekten ileri gidemiyorlar. Bu durumda, bir tarafta burjuva hükümetin, öte tarafta ise dini bir cemaatin yer aldığı, tuhaf bir iktidar kavgası görüntüsü ortaya çıkmaktadır. Gülenciler, bir cemaatin devletin tepesinde fırtınalar estiren bir krizin parçası olamayacağını ileri sürerek mevcut kavganın üstünü örtmeye çalışıyorlar. Oysa Gülen hareketi, çok uzun zaman önce dini bir cemaat olmanın ötesine geçerek bir sermaye grubuna dönüşmüş bulunuyor. Dolayısıyla siyasal analize, kavganın her iki kesiminin de burjuva kesimler olduğu gerçeği dâhil edilmeden, tablo tam olarak anlaşılamaz.

Ortaya çıkan kriz bağlamında Gülen cemaati gündeme oturmuşken, Zaman gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın cemaat değil camia olduklarını dile getirmesi oldukça manidardır. Cemaat kavramının marjinal bir içerikte olduğunu söyleyen Dumanlı, Gülen hareketinin toplumun çeşitli kesimlerinden insanı içine aldığını ve cemaat yerine, daha kapsayıcı olan camia kavramının kullanılması gerektiğini belirtiyor. İki kavram da genel anlamda topluluk anlamını içermesine karşın, cemaat dini referanslı ve dar bir kavramken, camia daha geniş bir topluluğu anlatmaktadır. Dumanlı’nın amacından bağımsız olarak, Gülen hareketini yeniden kavramlaştırma ihtiyacı, aslında cemaat kavramlaştırmasının artık onun burjuva niteliğini tanımlamakta yetersiz kalmasının bir dışa vurumudur. Dolayısıyla bugün karşımızda dini bir cemaatten ziyade, cemaat renklerine bürünerek örgütlenen, yerleştiği devlet kurumları üzerinden iktidardan pay alan ve bunu genişletmeye çalışan bir burjuva odak durmaktadır. Anlaşılacağı üzere, devlet kurumlarının çatışması olarak görünen şey, gerçekte AKP ekseninde örülen koalisyonun içinde yer alan burjuva kesimlerin, Türkiye kapitalizminin geleceğini ilgilendiren konularda yürüttükleri siyasi bir kavgadır.

Kapitalist toplumda burjuva devlet, sermayenin rekabetinden, bloklaşmalarından ve iktidar kavgalarından muaf değildir ve olamaz da. Yanılsamalı bir şekilde kendini devletin sahibi olarak gören üst düzey devlet bürokrasisi, burjuvazinin bir parçasıdır. Tam da bundan ötürüdür ki liberal yazarların; polis ve yargı bürokrasisinde yer tutan cemaatçi kimselerin mevki ve yetkilerini, “geldikleri sosyolojik yapının” çıkarları doğrultusunda kullanmamaları yönündeki çağrılarının bir karşılığı yoktur. Kapitalist şiddet aygıtını gözlerden ırak tutmak isteyen burjuva düşüncesi; devleti, tüm toplum kesimlerinin üzerinde yükselen, sınıflardan ve sınıf çıkarlarından bağımsız, herkese eşit duran ve genelin çıkarını koruyan bir yapı olarak sunmaktadır. Oysa bu çarpıtmanın aksine devlet, tepeden tırnağa sınıfsal temelde örgütlenmiş bir egemenlik aygıtıdır. Devlet sömürülen ve ezilen sınıflar karşısında bir bütün olarak egemen sınıfın çıkarlarını temsil eder. Bununla beraber, egemen sınıf da kendi içinde yekvücut olmayıp, kesimsel çıkarlar temelinde bölünmüştür; bu kesimler de devlete hâkim olmak ve siyasete yön vermek için kendi aralarında daima çekişirler. Bu nedenle, devletin tepesinde ya da devletin şu veya bu kurumu arasında patlak veren çatışma, esasında burjuvazinin çeşitli kesimlerinin çıkarlarını ve siyasal eğilimlerini ifade eder. Burjuvazinin bir kesimine yaslanmayan ve buradan güç almayan ya da bu kesimin siyasal açılımları temelinde harekete geçirilmeyen polis ve yargı bürokrasisinin, kendiliğinden, sırf hukuk normlarını uygulamak amacıyla devletin en hassas kurumlarından birine karşı büyük bir operasyon başlatması düşünülemez. Velev ki polis ve yargıda su başlarını tutan cemaatçi bürokratlar, bu operasyonu, kendilerine ikbal kapıları açmak, daha yüksek mevkilere çıkmak amacıyla kraldan çok kralcı edasıyla yapmış olsunlar, bu durum temelde bir şeyi değiştirmez. Rastlantısal olanın da, nesnelliğin kendini gerçekleştirmesi olduğu unutulmamalı.

Polis ve yargının MİT üzerinden yürüttüğü operasyonun asıl hedefinin Başbakan Erdoğan olduğu besbellidir. Zira Gülenci burjuva odakların hedef tahtasına oturttuğu MİT müsteşarı Hakan Fidan’ı özel yetkilerle donatarak PKK ile görüşmelere gönderen bizzat Erdoğan’dır. Zaten meselenin, bürokrasinin iç kaprislerinin ötesine taşarak devletin tepesinde bir krize dönüşmesi de bu sebepledir. Krizin patlak vermesinden bir süre sonra konuşan Erdoğan’ın, “Hiçbir zaman seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz” sözleri de bu gerçeğin dile getirilişidir. MİT müsteşarının seçilmediği, seçilmiş olanın Erdoğan olduğu, bunu bilerek konuştuğu ve karşı tarafa gözdağı verdiği açıktır. Öyle gözüküyor ki, krizi patlatan ve derinleştiren cephe, ne denli güçlü olduğunu ortaya koymak, ani ve keskin bir vuruşla karşı tarafın gücünü kırarak siyasal alanda kendine daha fazla yol açmak istemiştir. Ancak harekete geçen Erdoğan, önce soruşturmanın arkasındaki polis amirlerini görevden almış, savcıya görevden el çektirilmiş ve bir yasa değişikliğiyle MİT’i koruması altına almıştır.

Krizin ilk günlerinde basın üzerinden, açıktan açığa polis ve savcının arkasında duran, MİT’i ve onun dolayımıyla da Erdoğan çizgisini hedef alan Gülenci burjuva odak, karşı tarafın bastırmasıyla geri adım atmıştır. Bizzat Fethullah Gülen, Erdoğan’ın hastalığını vesile ederek, iyi şifalar dileğinde bulunmuş ve geri adımın işaretini de vermiştir. Besbelli ki Gülenci burjuva odak, zamansız ve sonuçları çok iyi hesaplanmamış hatalı bir kalkışmaya girişti ve şimdi bu hatanın mümkün en az hasarla atlatılmasına çalışıyor. Ancak kriz geçiştirilmiş gözükse de taraflar basın üzerinden, alttan alta birbirlerine sopa sallamaya devam ediyorlar. Nitekim önümüzdeki günlerde hükümetin, polis ve yargıda büyük bir temizliğe girişeceği söylenmektedir. Şurası açık ki, iktidar koalisyonu içinde önemli bir kırılma yaşanmıştır ve bu kırılma rastlantısal değildir.

Peki, durup dururken Gülenci burjuva odak ile AKP –ya da onun ana gövdesini oluşturan burjuva kesim– neden karşı karşıya geldi? Öncelikle yeni iktidar güçleri içindeki çatışmanın taraflarının çerçevesini daha net bir şekilde çizerek berraklaşma sağlayalım. Milli Görüş geleneğinden gelen ve 2002’de seçimleri kazanan Erdoğan önderliğindeki AKP, aslında İslamcı burjuva çevrelerin, tarikatların ve cemaatlerin bir koalisyonu üzerinde yükseliyordu. 28 Şubat askeri müdahalesiyle Kemalist asker-sivil bürokrasiden ağır bir sille yemiş olan İslamcı çevreler için, tabiri caizse gün yeniden doğuyordu. AKP’nin hükümet olmasıyla İslami kökten gelen burjuva çevrelerin önünde muazzam olanaklar açıldı ve bu durum, hem koalisyonu genişletti hem de güçlendirdi.

Geleneksel iktidar blokunun dışında kalan, siyasal iktidarın nimetlerinden mümkün mertebe uzak tutulan bu İslamcı burjuva güçler, aslında farklı gelenek, düşünce ve çıkarlara sahiptirler. Türkiye’deki anti-komünizm hareketinin içinde bizzat yer alan Gülen’in örgütlediği cemaat; daima devletçi, milliyetçi ve daha da önemlisi Amerikancı olmuştur. Askeri darbeleri, bilhassa da 12 Eylül 1980 faşist darbesini aktif bir şekilde destekleyen Gülen cemaati, “Tuğa selam, sancağa selam ve ölçülerimiz içinde onu tutan yüce başa binlerce selam” demekten geri durmuyordu. Keza Milli Görüş geleneğinden Refah Partisi hükümeti 28 Şubat “post-modern” darbesiyle aşağı indirilip İslamcı kesimlere dönük baskılar arttığında, Gülen cemaati susuyor, geri çekiliyor ve çıkarları gereği statükonun devamından yana selam çakıyordu. Gülen cemaatinin alâmet-ifarikası eğitim kurumları üzerinden örgütlenmesidir. Açtığı okullar üzerinden binlerce kadro devşirebilmiş ve bu sayede, kendi burjuva kesiminin yönetici ve nitelikli işgücü ihtiyacını karşılamış, medyasını yaratmış, devlet bürokrasisinde yer tutabilmiş ve yurtdışında bile yüzlerce okul açarak devasa bir örgütlenmeye dönüşmüştür.

Milli Görüş geleneği ise, şeriata vurgu yapan, ümmetçi ve anti-Amerikancı bir söyleme sahip olmuştur. Çok daha önce burjuvalaşma yoluna giren ve Anadolu’nun mütedeyyin orta halli burjuvalarını bünyesinde toplayan Milli Görüş geleneği, burjuva siyaset arenasına doğrudan, kurduğu partilerle girmiştir. Eski bir geçmişe sahip Milli Görüş geleneği burjuva siyasi parti/akım olarak şekillenirken; Gülen hareketi, cemaat biçimselliğini korumuş ve masonvari bir şekilde örgütlenmeye devam etmiştir. Neticede bu gelenek ve ideolojik farklılıklar, gayet tabii olarak farklı burjuva çıkar ve örgütlenmeleri de beraberinde getirmiştir.

Bugün her iki kesimin de farklı patronlar örgütü, medyası, entelijansiya kesimi ve diğer alanlarda örgütlenme biçimleri bulunuyor. Müstakil İşadamları Derneği (MÜSİAD) Milli Görüş geleneğinden gelen burjuva kesimin, Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) ise Gülenci burjuva odağın örgütüdür. İslamcı akımlar arasında ezelden beri süre gelen bir ideolojik rekabet vardır ve bu rekabet burjuvalaşmaları ve palazlanmaları sonrasında kapitalist rekabete dönüşmüştür. Bilhassa devlet bürokrasisine yerleşmek ve buradan kendi çıkarlarını gütmek isteyen İslamcı çevreler, güçleri oranında rakiplerinin ayağını kaydırmaya çalışmaktan geri durmamışlardır. AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte bu kesimler daha fazla devlete yerleşmiş, bürokraside önemli noktaları tutmaya başlamışlardır. Vurgulamak gerekirse, dinsel temelde ortak bir zemin olmasına karşın, farklı burjuva kesimlerin ve çıkarların söz konusu olduğu bir an bile akıllardan çıkartılmamalıdır. Gülenci burjuva odak ile AKP’nin ana gövdesini oluşturan Milli Görüş çizgisinden gelen burjuvaziyi ele alalım: Bu kesimler, yalnızca devlet bürokrasisinde daha fazla mevzi ele geçirmek için kapışmıyorlar; aynı zamanda AKP’nin içinde kendilerine daha fazla yer açmak, partide ve hükümette daha fazla söz sahibi olmak, iktidarın getirdiği avantajları kullanarak önlerini açmak ve meselâ devlet ihalelerinde sermaye pastasının ana dilimini kapmak için de kapışıyorlar. MİT krizi bu kapışmanın çok daha sertleştiğini göstermektedir.

Medya, burjuva siyasetinin ve iktidar kavgasının yürütüldüğü en önemli alanlardan biridir. Nitekim iktidar koalisyonu içindeki çatlak kendini medya üzerinden keskin bir şekilde dışa vurmuştur. Yeni Şafak, Star, Sabah, Akit gazeteleri ve bunlara bağlı televizyon kanalları ile Zaman, Bugün gazetesi ve bunlar etrafındaki televizyon kanalları ve internet siteleri karşı karşıya gelmişlerdir. Beri taraftan diğer gazete ve televizyon kanallarında üs tutmuş her iki kesimin ideologları da harekete geçmişlerdir. Birinciler, polis ve yargının siyasete müdahale ettiğini, polis devleti kurulmaya çalışıldığını ve krizin patladığı tarih olan 7 Şubatın hükümete dönük sivil bir darbe girişimi olduğunu söylerken; ikinciler, MİT’in Ergenekon’dan temizlenmediğini, hesap vermediğini, KCK operasyonlarına karşı olduğunu ve PKK’nin amaçlarına hizmet ettiğini ileri sürerek, MİT’i savunanlara PKK damgası vurmaya kadar vardırdılar salvolarını. Ergenekoncu suçlamasını her iki tarafın da dilinden düşürmemesi dikkat çekici: Bizzat Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın, Ergenekon’un polis ve yargıya sızdığını söylemesi, basın üzerinden yürütülen psikolojik savaşın ne boyutlara vardığının bir göstergesi. “Ergenekoncular içeride ama yöntemleri dışarıda” diyen Erdoğan’ın eski danışmanlarından Akif Beki, Gülenci burjuva odağı Kemalist asker-sivil bürokrasinin yerini almaya çalışmakla suçluyor: “Bir görünmez devletin yerini yeni bir görünmez devletin alması için başlatılmadı herhalde bu mücadele. Anti-Ergenekon’un, Ergenekon’un yerine ikame edileceği öngörülmemişti bu süreç başlarken.”

Kemalist asker-sivil bürokrasiye karşı verilen mücadele sürecinde, AKP etrafında kurulan koalisyon ya da blok içindeki rekabet ve çatışmalar bastırılabilmiştir. 27 Nisan 2007’deki e-muhtıradan sonra, statükocu-devletçi güçlere karşı taarruza geçilip de Ergenekon soruşturması başlatıldığında, Gülen cemaati, AKP etrafında kurulan koalisyon içinde daha fazla öne çıktı. Hiç kuşkusuz bu öne çıkış temelsiz değildi: 28 Şubat sonrasında Kemalist bürokrasinin temizlik girişimlerine rağmen, gizlenmeyi başaran ve devlet bürokrasisinde örgütlenen Gülenci burjuva odak, özellikle yargı ve poliste önemli yerler tutmayı ve “altın nesil” dediği genç kadroların bir kısmını buralara yerleştirmeyi başarmıştı. Ergenekon süreciyle birlikte Gülenci burjuva odak, polis ve yargı üzerinden, aslında yürütmenin/hükümetin görünmeyen ortağı haline geldi. Bu süreç, aynı zamanda, Kemalist asker-sivil bürokrasiye ağır darbelerin vurulduğu, güç dengelerinin değiştiği ve AKP’nin devlete hâkim olduğu süreçle de üst üste oturmuştur.

Son on yıla değin burjuva siyasetini şekillendiren güçler dengesinin bir tarafında Kemalist asker-sivil bürokrasi ve bunların uzantısı konumundaki burjuva güçler, öte tarafında ise TÜSİAD’da cisimleşen büyük sermaye kesimleri yer almaktaydı. Siyaseti şekillendiren esas olarak Kemalist bürokrasiydi. Ancak AKP’nin iktidara gelmesiyle, Kemalist asker-sivil bürokrasinin devlet üzerindeki geleneksel vesayetine dayanan bu güç dengesi değişmeye başlamıştır. Bu süreçte liberal aydınlar da AKP’nin askeri vesayete karşı verdiği mücadeleyi desteklemişlerdir. Bu bağlamda AB programına yol aldırmaya çalışan TÜSİAD’ın da, ilk dönem AKP hükümetinin yanında yer aldığını, lakin İslamcı sermaye odaklarının sıçramalı bir şekilde palazlanması ve ciddi bir rakip haline gelmesiyle AKP’yi dengeleyecek şekilde muhalefet etmeye başladığını da hatırlatalım. Uluslararası konjonktürün kendinden yana olmasını da iyi değerlendiren AKP; Ergenekon, Balyoz, Kafes vb. soruşturmalar üzerinden Kemalist asker-sivil bürokrasiye ağır darbeler vurmuştur. Cumhurbaşkanlığı mevkiini ele geçiren ve bu dolayımla YÖK’ü kontrolüne alan AKP; 2010’daki 12 Eylül referandumunda anayasa değişikliğinin kabul edilmesiyle HSYK ve Anayasa Mahkemesi üzerinden Kemalist sivil bürokrasinin yargıdaki kalelerini çökertmiş, 2011’de ise Askeri Şura’da yaptığı operasyonla Genelkurmay’ı hizaya sokmuştur. Böylelikle üniversiteler, yargı ve ordu yüksek bürokrasisi üzerine oturan Kemalist asker-sivil cephenin siyasal alan üzerindeki belirleyici etkisi kırılmıştır. AKP’nin, yüksek katılımlı son seçimlerden %50 oranında oy alması, karşı tarafın psikolojik açıdan da çökmesine neden olmuştur.

Buradan da anlaşılacağı üzere, Kemalist asker-sivil bürokrasi hegemon konumunu yitirmiş, AKP devletin dümenine geçmiştir. Eski burjuva güç dengelerinin yerini yeni güç dengeleri almıştır. Oluşan yeni siyasal güç dengeleri sonucunda, özellikle Erdoğan’da cisimleşen AKP hükümeti, kendi konumunu iyice sağlamlaştırmış ve şimdi kendi hegemonyası temelinde eski rakipleriyle, yani askeri bürokrasiyle uzlaşma yoluna gitmiştir. Bu uzlaşma, eskisi gibi Kemalist asker-sivil bürokrasinin üzerine gitmeme, denetim altına alınan MİT dâhil devlet bürokrasisinde tasfiyelerin durdurulması biçiminde kendini ortaya koymuştur.İşte tam da bu noktada, AKP eksenli koalisyon içindeki burjuva güçler çeşitli sorunlarda kendi politikalarının uygulanması amacıyla tepişmeye başlamışlardır.Bu tepişmeyi, Ortadoğu’da yaşanan siyasal dönüşümler, emperyalist savaşı yaymaya yönelik adımlar, Kürt hareketine dönük hamleler temelinde yürüyen tartışmalardan izlemek mümkündür

AKP hükümeti ile Gülenci burjuva odak arasındaki görüş ayrılıklarının kendini dışa vurduğu bir alan uluslararası siyasete yaklaşımdır. Emperyalist arzular ve ataklar noktasında birleşen bu iki kesim, bunun siyasetinin nasıl yürütüleceği konusunda ayrışıyorlar. Meselâ Gülenci odak, Amerikancı ve İsrailci bir tutum almasına karşın, Filistin sorununu da emperyalist siyasetinin aracı haline getirmeye çalışan Erdoğan cephesi bir nebze daha bağımsız bir çizgi izlemektedir. İsrail karşısında alınan tutumlara sıra geldiğinde, farklılık daha bir net gösteriyor kendini. İsrail’in Filistin halkına karşı yürüttüğü “dökme kurşun” saldırısında suskun kalan Gülenci odak, Mavi Marmara olayında da aynı çizgisini sürdürmüş, hatta girişimi bizzat Gülen’in ağzından eleştirmiştir. Beri taraftan, İran karşısında AKP hükümeti temkinli bir çizgi izlerken, Gülenci odak daha saldırgan bir tutum almaktadır. Anlaşılacağı üzere, kapışmanın iç dinamikleri olduğu kadar dış dinamikleri de mevcuttur.

Kürt sorununa bakış meselesi

Kürt sorunu, siyaseti belirleyecek ana dinamiklerden biri olmaya devam ediyor. Sorunun çözümü konusunda farklı düşünen egemen güçler, giriştikleri iktidar kavgasında Kürt sorununu birbirlerini yıpratacak bir araca dönüştürmekten geri durmuyorlar. İktidar alanı üzerindeki vesayetini baki kılmak isteyen Kemalist asker-sivil bürokrasi, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ve savaşı dayatarak, siyasal alanı belirliyor ve yönlendiriyordu. Fakat Kemalist bürokrasinin bu konumuna son verilmiş olmasına rağmen, Kürt sorunu, iktidar kavgasının temel bir aracı olmaktan çıkmış değil. AKP’yi oluşturan burjuva güçler de Kürt meselesini, kendi aralarındaki kapışmada ana yıpratıcı enstrüman olarak kullanıyorlar. Nitekim Gülenci burjuva odağın medya kolu, MİT’in PKK ile anlaştığını ve onun taleplerini kabul ettiğini, AKP’nin içindeki “açılımcıların” da bu planı desteklediğini, tüm bunların KCK operasyonlarına zarar verdiğini ve “terör”ün beli kırılacakken yan çizildiğini söyleyerek karşı tarafı sıkıştırmaya çalışıyor.

AKP’ye yakın kimi gazeteci ve liberal yazarlar, polis ve yargının MİT’e dönük operasyonunun amacının, hükümetin, Kürt sorununda atacağı yeni birtakım adımların önüne geçmek olduğunu belirtiyorlar. Avni Özgürel, Erdoğan’ın, Nisan ayında bir “balkon konuşması” yapacağını, Kürt sorununun çözümü konusunda yeni adım atacağını ve MİT’in de bunu desteklediğini dile getirdi. Özgürel’e göre, KCK operasyonları üzerinden siyasal alanı şekillendirmeye devam etmek isteyen ve Kürt sorununda “güvenlikçi” bir bakış açısına sahip olan kesimler, bu adımın atılmasını istemiyorlar. Yeni Şafak gazetesi yazarı Abdulkadir Selvi de, bu minvalde, hükümetin bir yol haritası üzerinde çalıştığını söyleyerek, beş maddelik bir temel paket üzerinde durulduğunu yazdı. Polis-yargı kanadının görüşlerini dile getiren Emre Uslu ise, KCK tutuklularının serbest bırakılacağını, cemaate yakın bürokratların tasfiye edileceğini söyleyerek vaveylayı koparıyor ve “açılımın” kaos getireceğini ima ediyor.

Aslında Kürt sorunu konusunda, burjuvazinin ve devlet bürokrasisinin içinde birkaç farklı görüş olduğu malûm: Geleneksel inkâr ve imhayı sürdürmek isteyenler; mızrağın çuvala sığmadığını gören, zorbalığın yanına din ve ekonomik unsuru da katarak bazı kültürel/bireysel kırıntılarla sorunu hal yoluna koymak isteyenler; bu ikinciye yakın duran, ama haklar konusunda biraz daha ileriye gidilebileceğini ve buna uygun bir yöntem izlenmesi gerektiğini düşünenler; özerklik dâhil anadil gibi haklar tanınmadan sorunun çözülmeyeceğine dikkat çekenler. Bütün bu görüş farklılıkları ve yürüyen bitmez tükenmez tartışmalar varlığını devam ettirirken, Kürt sorunu yıllardır çözümsüzlük sarmalından kurtulamıyor. Arada bir çözümden yana bir ivmelenme yaşansa da, sonunda “savaşçı” politikalar üstün geliyor. Nitekim 2009’da başlatılan “açılım” sürecinin bir “savaş saçılımı”na dönüşmesi de bu gerçeği doğrulamaktadır. Habur olayı karşısında geri adım atan AKP hükümeti, Ortadoğu’da başlayan “Arap Baharı”yla birlikte savaşçı politikayı yeniden egemen kılmıştır.

Ortadoğu’da başlayan halk isyanlarının Türkiye’ye sıçraması ve Kürt kitlelerinin yaygın bir şekilde, aktif bir başkaldırı sürecine girmesi ihtimali AKP hükümetinin psikolojisini derinden sarsmıştır. Arap isyanının Suriye’ye sıçraması, Esad rejiminin düşmesinin gündeme gelmesi ve buradaki Kürtlerin aynı Irak’taki gibi özerk bir yapı elde etmelerinin zemininin oluşması, AKP’nin planlarını bozmuştur. Ortadoğu’da yaşanan siyasal dönüşümün Kürt hareketini daha da güçlendireceğini ve Kürt halkının daha fazla hak talep edeceğini hesaplayan AKP hükümeti, Kürt hareketinin istem çıtasını yükseltmemesi için topyekûn bir taarruza girişmiştir. Böylece olası bir Suriye harekâtında, Kürt hareketinin de dâhil olduğu savaş karşıtı güçlü bir toplumsal cephenin oluşmasının da önüne geçilmek istenmiştir.

Ancak çözümsüzlük, uluslararası konjonktürle de birleşerek sorunu daha da büyütmektedir. İç savaşın kapısında duran Suriye, bölgesel bir krizin düğümü haline gelmiştir. Emperyalist savaş Suriye üzerinde yoğunlaşsa da bir sonraki durak İran’dır. Bu nedenle, bir tarafta ABD, AB, Türkiye ve Sünni Arap ekseni, öte tarafta ise İran, Rusya ve Çin ekseni Suriye üzerinde müthiş bir gerilim yaratmaktadır. Türkiye, Esad yönetiminin devrilmesi konusunda aktif bir görev üstlenmiş bulunuyor. Ancak İran, Rusya ve Çin’in desteğini alan Esad rejimi, katliamlarla direnmeye devam ediyor. Ortaya çıkan bu gerilimin eninde sonunda bir iç savaşa, şu ya da bu biçimde bir emperyalist müdahaleye yol açması kaçınılmazdır. Böylesi bir konjonktürde, Kürt hareketini bastırıp Kürt halkına boyun eğdirmek arzusu, gerçekleşmeyecek bir düşün peşinden gitmektir. Nitekim devlet bürokrasisinin tepesindeki bir kesim bu gerçeği görmekte ve sorunun bir an önce hal yoluna konmasını söylemekte. Avni Özgürel, MİT’in devlete bir analiz sunduğunu ve şöyle dediğini aktarıyor: “Bu sorunu ya çözersin ya da bölünürsün.”

Önümüzdeki dönemde, derinleşen küresel kriz ve yeni cephelere doğru genişleyen emperyalist savaş, içeride Kürt sorunuyla da birleşerek egemen sınıfı sıkıştıracak ve düzenin bağrında yeni krizler üretecektir. Sınıf hareketindeki bir yükseliş ise, burjuvazinin krizlerini daha da derinleştirecektir. Esasında her açıdan büyük olayların yaşandığı ve yaşanacağı bir tarihsel dönemin içinden geçmekteyiz. Şimdilik Türkiye işçi sınıfı sessiz olabilir, ama gelecek günler öyle olmayacak. Avrupa’yı sarsan ekonomik ve siyasi kriz, Yunanistan’da bir devrimci duruma yol açmış bulunuyor. Sınıf mücadelesi, krizin derinleştiği İspanya ve İtalya’da da giderek sertleşmektedir. Ortadoğu’da ayağa kalkan emekçilerin mücadelesi sürüyor. Üstelik AKP ve İslamcı güçler eskisi gibi mağduriyet şarkısını da çalamayacaklar. İşçi sınıfının devrimci öncüleri, bu perspektif ve bilinçle yarınlara hazırlanmalıdırlar.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012