Navigation

Küçük-Burjuva Sosyalistlerin “Gezi Komünü”

Gezi Parkı protestolarıyla ortaya çıkan kitle hareketlenmesi ve etkileri, gerek burjuva siyaset arenasında gerekse sosyalist hareket içinde tartışılmaya devam ediyor. Laik, geleneksel sermaye kesimleri ve statükocu devletçi burjuva güçler kendileri açısından doğal olanı yaparak, “Gezi” sürecini AKP’yi sıkıştırmak ve yıpratmak için kullanırken, karşı taraf da çeşitli hamlelerle buna sert bir şekilde cevap veriyor. Burjuva kamplaşma ve çatışmada abartma, çarpıtma, kara propaganda ve manipülasyon son sürat devam ediyor. Tüm burjuva kesimler, olumlu ya da olumsuz “Gezi” sürecini kendi çıkarları çerçevesinde değerlendiriyor ve kitleleri etkilemeye çalışıyorlar. Hiç kuşkusuz “Gezi”yle ortaya çıkan durum, önümüzdeki dönemde burjuva siyaset sahnesini etkileyen dinamiklerden biri olmaya devam edecek.

Sosyalist hareketin büyük çoğunluğu, hep bir ağızdan “Gezi” protestolarını anti-kapitalist bir hareket olarak nitelendiriyor. Sınıf mücadelesinin verili koşullarıyla hiçbir şekilde örtüşmeyen ve hayal âleminin ürünü olan bu değerlendirmeyi, daha beter ve daha “uçucu” tahliller ve benzetmeler izliyor. “Gezi”yle birlikte yepyeni bir toplum doğduğunu müjdeleyenler mi istersiniz, devrimin göz kırptığını ve “Gezi”nin eşsiz bir komün olduğunu söyleyenler mi istersiniz, sosyalistlerin gövdesini oluşturduğu parklardaki forumlardan sovyet tipi iktidar organları çıkartmaya çalışanlar mı istersiniz, hızını alamayıp “Gezi” ve Paris Komünü arasında benzerlikler kuranlar mı istersiniz… Düşler “gezi”sinin çıfıt çarşısında yok yok! Trajik bir durum ama “Gezi” patlamasının ışığı sosyalist hareketin büyük çoğunluğunu daha da körleştirmiş bulunuyor. Bu körleşmenin, işçi sınıfı hareketinin sağlıklı gelişmesinin önünde bir engel olduğu açıktır. Bu nedenle, proleter sınıf devrimcileri için gerçekleri ortaya koymak, ideolojik ve politik mücadeleyi yükseltmek zorunlu bir görevdir.

Öncelikle şu soruyu sormak gerekir: “Gezi”yle başlayan kitle hareketlenmesi, Türkiye’de sınıf mücadelesinin seyrini değiştirmiş ve tırmanışa geçmesini mi sağlamıştır? Hiç kuşkusuz bunun cevabı, buz gibi bir hayırdır!

Bilinen nedenlerden ötürü işçi sınıfının siyasal ve sendikal örgütlülüğü son derece zayıftır. İşçi sınıfı örgütsüz, dağınık ve sınıf bilincinden yoksun olduğu için bugün esas olarak burjuva kamplaşma temelinde bölünmüş bulunmaktadır. Son derece ağır çalışma ve zor yaşam koşullarına rağmen işçi sınıfı henüz harekete geçebilmiş değildir. Sınıfın içinde bulunduğu örgütsüzlük ve bilinçsizlik durumu, onu sınıf mücadelesinde son derece geri bir pozisyonda tutmaktadır. Sınıf hareketinin bu hâli, “Gezi”deki kitle hareketlenmesiyle değişmiş değildir. Peki, yepyeni bir toplum doğurduğu söylenen, inatla proleter sınıf hareketi damgası vurulan, Komün benzetmesi yapılan, anti-kapitalist payesi verilen ve ülkeyi sarstığı iddia edilen böylesi bir kitle hareketi nasıl oluyor da sınıf mücadelesinin seyrinde hiçbir değişime yol açmıyor? Yol açmıyor, çünkü harekete atfedilen bu nitelendirmelerin hiçbir gerçekliği yoktur.

“Gezi” bir işçi hareketi olarak doğmamış ya da buna dönüşmemiştir. “Gezi” sürecine damgasını basan küçük-burjuva zihniyettir. Burada önemli bir hususun altını çizelim: Söz konusu kitle hareketi içinde küçük-burjuva kesimlerin ezici çoğunluğu oluşturmaması, meselenin özünü değiştirmemektedir. Burjuva medyanın da sahiplenerek öne çıkarttığı “Gezi”deki küçük-burjuva kitlenin arzu, istek ve davranış biçimlerinin geneli belirlemesi, bu temelde şekillenen taleplerin içeriği ve sınırlılığı, düzen karşıtı olmaması gibi hususlar bu gerçeğin bir ifade biçimidir. “Gezi”de prim yapan şeyin örgütsüzlük olması da manidardır ve boşuna değildir. Sosyalist örgütlerin militanları açıktan küçümsenmiş, örgütler köhne ve bürokratik bulunarak aşağılanmış, “Gezi”deki özgür ruhlu gençler övgüsüyle örgütsüzlük yüceltilmiştir. Böylesi bir kitle hareketi içinde tek tek işçilerin ya da nesnel olarak işçi olmalarına rağmen zihin dünyalarında küçük-burjuva olan “beyaz yakalı”ların yer alması durumu değiştirmez. Modern dünyada, içinde işçileri hiçbir şekilde barındırmayan hangi kitle hareketinden bahsedilebilir, işçilerin bulunmadığı hangi milyonluk gösterilerden, mitinglerden vb. söz edilebilir ki? Temel bir ölçüttür: Bir eylemin işçi sınıfının damgasını taşıması için, işçilerin tek tek bireyler olarak değil, bir sınıf olarak eyleme geçmesi, kendi sınıf kimlikleri ve kendi sınıf talepleriyle orada yer alması gerekmektedir.

“Gezi”, Türkiye’deki sosyalist hareketin ezici çoğunluğunun proleter sınıf temeline oturmadığı gerçeğini, bariz şekilde gözler önüne seren bir ayna işlevi görmüştür. Proleter sınıf temelinden yoksunluk, yani işçi sınıfı eksenli bir yönelimin olmaması her türlü savrulmayı da beraberinde getirmektedir. Söz konusu sosyalist hareket proleter sınıf temelli sosyalizm tasavvuruna değil, küçük-burjuva bir sosyalizm anlayışına sahiptir. Kemalist önyargılarla da beslenen bu küçük-burjuva sosyalizmini esas motive eden şey, kapitalist düzen karşıtlığından ziyade AKP karşıtlığıdır. Bunların, Kemalist önyargılar, laiklik ve yaşam tarzı kaygılarının güdülemesiyle gelişen ve AKP karşıtlığıyla sınırlı bir temele oturan “Gezi”ye olmadık sıfatlarla övgüler düzmesi hiç de şaşırtıcı değildir.

Şurası çok açık ki “Gezi”, tam anlamıyla küçük-burjuva sosyalizminin tatmin aracı haline gelmiştir. İşçi sınıfının verili durumuna, söz konusu toplumsal-siyasal gelişmenin işçi sınıfı açısından ne ifade ettiğine, bağımsız sınıf çizgisinin nasıl geliştirileceğine ve sınıf hareketinin nasıl ilerletileceğine odaklanılmamıştır. “Gezi” sürecine proleter perspektiften yaklaşıp eleştiri getirenlere, “uzun süredir böylesi bir eyleme hasrettik, size de direniş beğendiremiyoruz” denmesi, kimin nereye odaklandığını göstermektedir. Küçük-burjuva sosyalistleri açısından gelişen eylemin sınıfsal bileşimi, işçi sınıfının damgasını taşıyıp taşımaması ve hızla burjuva güçler arasındaki çatışma alanına çekilmesi çok da önemli değildir. Onlar için önemli olan, kendilerini özdeşleştirecekleri ve havasını soluyup tatmin olacakları bir eylemin gelişmiş olmasıdır. Nitekim Gezi Parkı’nda bir öğrenci karnavalına dönüştürülen ortamın; bencillikten ve çıkardan uzak, dayanışmanın kalbinin attığı özgürlükler alanı olarak sunulması, üstelik de bunun bir kendinden geçme ve sarhoşluk biçiminde ifade edilmesi, küçük-burjuva solcularının esas derdinin kendilerini tatmin etmek olduğunu gözler önüne sermektedir. Abartma, yüceltme ve sahip olduğu şeyi eşsiz kılmaya çalışma küçük-burjuvazinin doğasındandır. Nihayetinde bu yataktan beslenen küçük-burjuva sosyalizmine, bir öğrenci karnavalının eşsiz bir komün olarak gözükmesi gayet doğaldır.

“Gezi” yorum ve güzellemeleri bir nesnelliğin değil, küçük-burjuva sosyalizminin öznelliğinin ifadesidir. Nesnellikten kopuk bu öznellik toplumsal gelişmeleri yanlış kavrayıp yorumlarken; çapı, mahiyeti ve niteliği belli olan “Gezi” hareketini işçi sınıfının tarihsel önemdeki deneyimlerine benzeştirmeye çalışarak bunları ayağa düşürmektedir. “Gezi”nin önce bir komün olarak ilan edilmesi, bilahare bir şekilde Paris Komünü’nün gündeme getirilmesi bunun bir ifadesidir. Burada, “Gezi komünü” adlandırmasının yalnızca bir dayanışma ve paylaşım anlamında kullanılmadığını, bunun aynı zamanda ve hatta daha ziyade doğrudan demokrasinin hayat bulduğu bir toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimi olarak sunulduğunu da belirtelim. Aslında “Gezi” bir kere komün olarak adlandırıldıktan sonra, Paris Komünü ile benzerlikler kurulması kaçınılmaz hale gelmektedir.

Peki, Paris Komünü’nün işçi sınıfı açısından tarihsel anlamı nedir? Öncelikle şu hususun altını çizelim: Paris Komünü demek, zamanında Avrupa burjuvazisine kâbus yaşatan bir proletarya iktidarı demektir. Paris, modern Avrupa burjuvazisinin ikinci başkentiydi, işçi sınıfı 1871 baharında bu devasa kentte iktidarı ele geçirmiş ve tüm kıtayı etkilemeye başlamıştı. Paris Komünü, nüve halinde de olsa gelecek topluma açılan bir kapıydı ve yönelimi sosyalizme doğruydu. Fransa’da İç Savaş adlı eserinde Marx, Komün’ü şöyle değerlendiriyordu: “Komünün gerçek sırrı şuydu: Komün esasen bir işçi sınıfı hükümeti, üreten sınıfın, gasp eden sınıfa karşı mücadelesinin ürünü, emeğin iktisadi kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayan nihayet keşfedilmiş siyasal biçim idi.” Komün, burjuvazinin boyunduruğundan kurtulan işçi sınıfının, iktidarı eline alarak kendi kendine yönetmesinin ve doğrudan demokrasinin somut ifadesiydi. Nitekim Komün sürekli ordu ve polisi kaldırdı ve ordunun yerine silahlı işçi milisleri geçirildi. Tüm devlet görevlilerinin seçimle göreve gelmesi, sorumlu olması ve istendiği zaman geri çağrılabilmesi ilkesini hayata geçirmeye çalıştı. Muazzam bir serveti elinde tutan Kilisenin mülkiyetini devletleştirmeye, din ile devlet işlerini ayırmaya, öğretimi laikleştirmeye, zorunlu ve parasız hale getirmeye girişti. Bu bağlamda Paris Komünü bir işçi devletinin embriyonik bir örneğiydi ve ortaya koyduğu eşsiz deneyimle Ekim Devrimine yol gösterdi.[1]

Şimdi şu soruları soralım: Komün sıfatıyla anılma aymazlığı gösterilen “Gezi” kapitalist düzen açısından nasıl bir tehdit oluşturmaktadır, bu bağlamda nerede durmaktadır? Büyük patronların “çapulcuyum” pankartı açtığı, holding tepe yöneticilerinin teşrif etmekten geri durmadıkları, sermayenin gözde otellerinin göstericilere gönül rahatlığıyla kapılarını açtığı, Erdoğan’a ayar çekmeye çalışan emperyalist güçlerin gelişmesinden memnuniyet duydukları “Gezi komünü”, burjuvazi nezdinde nasıl bir korku yaratmıştır?

“Gezi”de bir komünün vücut bulduğu vehmine kapılanlar, kitle hareketinin geriye çekilmesi sonrasında ağırlıklı olarak sosyalist çevrelerin ve onların etrafındaki bir avuç insanın katıldığı park forumlarını da doğrudan demokrasinin hayat bulduğu alanlar olarak görüyorlar. Parklarda yapılan forumlar, sosyalist hareketin büyük çoğunluğunu bir hayli heyecanlandırmış durumda. Kimilerine göre forumlar, aslında genel meclislerin yerel ayakları konumundadır; bu meclisler geliştirilerek ve birleştirilerek ülke çapında etkili olacak sovyet tipi iktidar organlarına dönüştürülmelidir. Kimilerine göre forumların önemli bir işlevi vardır; bu forumlar kitlelerin inisiyatif aldığı, söz ve karar hakkına sahip olduğu merkezlere dönüşmektedir. Kimilerine göre forumlar, doğrudan demokrasi organları olarak halk meclisleri deneyimidir; forumlar biçiminde halk meclisleri deneyimi bu kadar yaygın, bu kadar ısrarcı, bu kadar açık ve demokratik biçimde ilk kez yaşanmaktadır. Sosyalizmi belediyecilikle karıştıran hareketseverlere göre ise, forumlardan devrim doğmaktadır!

İsteyen “biz düşler âleminde yaşamak istiyoruz” diyebilir ve hiç kuşkusuz bunlara kimsenin karışma hakkı yoktur. Ne var ki bunu sosyalizm ve işçi sınıfı mücadelesi adına yapmaya kalkarlarsa, işte durum o zaman değişir. Zira küçük-burjuva sosyalizminin kurduğu düşler, işçi sınıfının mücadelesinin somut ihtiyaçlarının yerine geçirilemez. Hayal ile gerçeği karıştıranlar sınıf hareketine yalnızca zarar verirler. Öncelikle şu hususu belirtmek lazım: Parklardaki forumlar, yükselen ve yaygınlaşan kitle hareketinin doğurduğu bir biçim değil, geriye çekilen ve pörsüyen mücadelenin ifadesidir. Çok açık ki, sosyalist çevreler bu forumlar üzerinden “Gezi”yi yeniden ihya etmeye çalışmış ama sonuç alamamışlardır.

Bu forumların işçi-emekçi mahallelerine yayılamaması ya da bu bölgelerde birkaç on kişilik bir katılımla sınırlı kalması ise konunun en temel yönünü oluşturmaktadır. Geniş işçi kitlelerinin bu forumlardan haberi dahi yoktur. Nitekim forumlara övgüler düzen kimi sosyalist çevreler, forumların en büyük eksikliğinin emekçi semtlerine yayılamaması olduğunu ve asıl olarak “aydın” semtlerinde ortaya çıktığını itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Doğrusu çok ilginç: İşçi sınıfının, bıraktık dâhil olmayı haberinin bile olmadığı forumlar, nasıl oluyor da “kitlelerin” doğrudan demokrasisinin vücut bulduğu yerler oluyorlar?

İşçi sınıfının içinde yer almadığı park forumlarından sovyet tipi iktidar konseyleri çıkartmaya çalışmak demek, devrim ve sovyetler konusundan pek de bir şey anlamamak demektir. Sovyet tipi organlar sosyalistlerin iradesiyle ortaya çıkartılacak şeyler değildir. Zira sovyetler, ayağa kalkan ve her alanda burjuvaziyle bir savaşıma giren devrimci işçi sınıfının mücadele araçlarıdırlar. Ortada geniş kitleler halinde ayağa dikilmiş işçi sınıfı yokken ve işçi sınıfı burjuvaziyle açıktan bir savaşıma girişmemişken, sovyet tipi iktidar organları hangi ihtiyacı karşılamak üzere ve kim tarafından tarih sahnesine çıkartılacaktır? Aslında tüm tarihsel ve güncel deneyim göstermiş bulunuyor ki, sovyet tipi iktidar organları ancak ve ancak devrim dönemlerinde, kapitalist düzeni alaşağı etmek amacıyla savaşım yürüten işçi sınıfının mücadelesinin somut ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkarlar.[2] Sınıf mücadelesi yasasını ve işçi sınıfının verili durumunu dikkate almayan, kendilerini tatmin etmeye yönelmiş küçük-burjuva sosyalistlerine bu yaklaşımın doktriner gelmesi gerçekliği değiştirmez.

İşçi sınıfının içinde yer alıp almadığından bağımsız olarak söylersek, kitle hareketinin geriye çekildiği koşullarda sovyet/meclis tipi organlar geliştirilemez. Meselâ geçen senelerde İspanya’da meydanları işgal eden Öfkeliler Hareketi, mücadele zayıfladığında mahalle ya da park forumlarıyla kitle hareketini ayakta tutmaya çalıştı. Lakin bu hamle mücadelenin geriye çekilmesinin bir ürünüydü ve kısa zamanda forumlar eriyerek etkisini yitirdi. Diğer bir çarpıcı örneği Latin Amerika ülkelerinden verelim: Özellikle 2000’lerin başından itibaren birçok Latin Amerika ülkesinde devrimci durumlar yaşandı. İşçi-emekçi sınıflar geniş kitleler halinde ayağa kalktılar ve düzeni tehdit etmeye başladılar. Bu süreçte, fabrikalarda, işçi mahallelerinde rüşeym halinde de olsa sovyet tipi organlar gelişmeye başladı. Ne var ki, devrimci durumlar devrime doğru ilerletilemediği ve pörsüyerek sönümlendiği için, bu organlar da ortadan kalktı.

İşçi sınıfının örgütsüz ve dağınık olduğu, son derece zayıf olan sosyalist hareketin işçi sınıfıyla neredeyse hiç bağının bulunmadığı bir durumda, “Gezi”ye düzülen övgüler gerçeklerden kopuk boş hayallerdir. Hayaller bir kenara bırakılıp bir an önce gerçeğe dönülmelidir. O gerçek şudur: Ağır yaşam ve çalışma koşulları altında sömürülen işçi sınıfı devrimci bir temelde örgütlenmeyi bekliyor. Hüner, bu zahmetli yolda sebatla ilerleyebilmektir.



[1] bkz. Utku Kızılok, Proleter Devrimin Şafağı: Paris Komünü, MT, Mart 2007

[2] bkz. Akın Erensoy, Sovyetler ve Devrim, www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 102, Eylül 2013