Navigation

Gizli Diplomasi ve Wikileaks’in İfşa Ettikleri

Bir internet sitesi olan Wikileaks’in ABD Dışişleri Bakanlığının gizli belgelerini yayınlaması, uluslararası siyasal arenada büyük bir yankı uyandırdı. Büyük bir bölümü, çeşitli ülkelerin büyükelçiliklerinde görevli ABD’li diplomatların, görev yaptıkları ülkeler ve yönetimleri hakkında Washington’a gönderdikleri kriptolardan (şifreli yazılar) oluşan bu belgelerin sayısı yüz binlerle ifade ediliyor.

Açıklanan belgelerin bir kısmı çeşitli ülke liderlerinin, örneğin Putin, Berlusconi veya Merkel’in kişilikleri hakkında, dolayısıyla da dedikodu niteliğinde. Türkiye’yi ilgilendiren gizli yazışmaların bir kısmında, iç siyasal gelişmeler, AKP’nin siyasal çizgisi ve emperyal politikaları ve bu partinin bakanlarının birbirleri hakkında ABD’li diplomatlara yaptıkları dedikodular vs. ele alınıyor. Belgelerin dikkat çekici bir bölümünü ise, Sünni Arap devletlerin ABD’den bir an önce İran’a savaş açmalarını istemeleri oluşturuyor.

Wikileaks yöneticilerinin neyi amaçladığı ve kime hizmet ettiğine dair çok fazla soru işareti bulunuyor. Ancak Wikileaks’in ne yapmaya çalıştığından bağımsız olarak, burjuva devletlerin bazı gizli kirli çamaşırlarının ve ilişkilerinin açıklanması ve böylece düzenin emekçilerin gözünde teşhir olması bakımından belgelerin ifşası yine de önemlidir. Lakin işçi sınıfı örgütlü olmadığı ve güçlü bir toplumsal muhalefet ortaya çıkmadığı müddetçe, düzenin kirli yüzünü bir parça ortaya seren bu ifşaatların etkisinin sınırlı olacağı da aşikârdır. Nitekim ABD emperyalizmi, üstün manevra gücü sayesinde, ortaya saçılan belgelerin yarattığı durumu kendi lehine kullanmaya başlamıştır bile. Örneğin İran’ı tehdit olarak gören tek ülke olmadığını söyleyerek ABD’nin İran’a saldırma bahanelerini meşrulaştırmaktadır.

Wikileaks’in ifşa ettiği belgeler son derece sınırlıdır ve bunlar arasında ABD emperyalizminin ve diğer devletlerin gizli anlaşmaları yoktur. Oysa başta ABD olmak üzere, emperyalist güçler ve diğer burjuva devletler arasında nice gizli anlaşmalar bulunmaktadır. Örneğin, Türkiye’deki NATO ve ABD üsleri, nükleer silahlar ve enerji anlaşmaları gibi. Tüm bu gizli anlaşmaları ve belgeleri ortaya dökebilecek olan, iktidarı ele geçiren devrimci işçi sınıfıdır. Nitekim tarihte ilk kez gizli anlaşmaları tüm belgeleriyle açıklayan, uluslararası burjuva protokol kurallarını ve diplomatik ilişkileri bir kenara fırlatıp atan, burjuvaziyi yasa boğarken dünya emekçilerinin gerçekleri öğrenmesini sağlayan Ekim Devrimi olmuştur.

Burjuva ikiyüzlülük

Herhangi bir burjuva devletin, meselâ İran’ın, Suudi Arabistan’ın kendisi hakkında ne düşündüğünü bilmediğini, bunu Wikileaks’ten öğrendiğini düşünmek fazlasıyla safdillik olurdu.

Şunu asla unutmamak gerekiyor: Burjuva devletler kapalı kapılar arkasında pazarlıklar yaparlar, rakiplerinin zaaflarını şantaj malzemesi olarak kullanırlar, ama tüm bunları halktan gizlerler. Her burjuva devlet gücü oranında, başta rakipleri olmak üzere başka devletlerin birimlerine ajanlarını yerleştirir, bu devletlerin politikacılarını satın alır, gazetecileri ve akademisyenleri kendisi için çalışmaya şu ya da bu biçim altında ikna eder ve yönlendirir. Dolayısıyla örneğin İran’ın, Suudi Arabistan’ın kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmesi için Wikileaks’e ihtiyacı yoktur. Keza esip gürleyen Başbakan Erdoğan ve AKP, çözülen kriptoların içeriğini tümüyle bilmese de, ABD’nin ne düşündüğünü bal gibi bilmektedir. Kendilerinden saklandığı için gerçekleri bilmeyen yalnızca emekçi kitlelerdir.

Wikileaks’in açıkladığı belgeleri önemli hale getiren işte bu gerçekliktir. Çünkü burjuva devletler ve politikacılar halk yığınlarına açıklama yapma zorunluluğuyla karşı karşıya gelmişlerdir. Belgelerin ifşaatı burjuva devletlerin pis ilişkilerinin çok sınırlı da olsa teşhir olmasını sağladığı için, uluslararası ilişkilerin bir aracı olan diplomasi kurumunun yaldızları dökülmeye başlamıştır. Bu nedenle burjuva dünya, uluslararası ilişkilerin zedeleneceği ve diplomasi kurumunun yara alacağı konusunda hayıflanıp duruyor. Nitekim yaşananlardan “diplomasinin 11 Eylül’ü” olarak söz ediliyor. İran’ından ABD’sine kadar burjuva devletlerin gizli belgelerin açıklanması karşısında domuz topu gibi birleşmesi bu sebepledir.

Bir taraftan demokrasiden ve basın özgürlüğünden dem vuran burjuva dünya, öte taraftan da Wikileaks’in belgeleri yayınlamasının önüne geçmeye çalışıyor. Dolayısıyla bu ifşaatlar burjuva riyakârlığı ve burjuva demokrasisinin sınırlarını da bir kez daha gözler önüne sermiştir. Söz konusu belgeler açıklanmadan önce fikir özgürlüğünden dem vuran ABD Dışişleri Bakanı Clinton şunları söylüyordu: “Biz bütün insanlığın bilgiye ve fikirlere aynı kolaylıkla ulaşabildiği tek bir internetten yanayız... Fikir alışverişinin özgürlüğünü sağlamak cumhuriyetimizin kuruluşundan bugüne kadar uzanan sorumluluğumuzdur.” Çin, Rusya ve benzeri ülkeler söz konusu olunca internet ve basın özgürlüğünden dem vuran ABD emperyalizmi, kendi çıkarlarını zedeleyebilecek gizli belgelerin yayınlanması gündeme gelince, internet özgürlüğüne, dolayısıyla da basın özgürlüğüne savaş açmaktan geri durmamaktadır.

Wikileaks’in sahibi Julian Assange’ın İngiltere’de önce tutuklanması ve sonrasında da bir evde gözetim altında tutulması burjuva demokrasisinin gerçek yüzünü göstermektedir. Assange’ın tutuklanması hiçbir şekilde olağan bir durum değildir. Hatırlanacağı üzere, Temmuz ayında Wikileaks ABD’nin Afganistan’da işlediği suçların belgelerini yayınlamıştı. Kısa bir süre sonra İsveç, düzmece bir tecavüz suçlamasıyla Assange hakkında tutuklama kararı çıkardı. Ancak aylardır bu yönde harekete geçilmezken, her nedense (!) son gizli belgelerin yayınlamasıyla birlikte Assange’ın tutuklanması için büyük bir kampanya başlatıldı.

Çok açık ki, asıl amaç bir taraftan Wikileaks’i gözden düşürmek, öte taraftan da baskı altına alarak başka belgelerin yayınlanmasının önüne geçmektir. Nitekim Wikileaks’in internetten yayın yapmasını sağlayan şirketler bu hizmeti kesmiş ve sitenin banka hesapları dondurulmuştur. Assange ABD tarafından “teknoloji teröristi” ilan edilmiştir. ABD’nin yeni NATO konseptine “siber savaş” kavramını sokması ve ısrarla vurgulamasının altında yatan nedenler böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Şimdiden başta ABD olmak üzere tüm devletler interneti daha sıkı kontrol altına almak için bu konuda yeni baskı yasaları çıkarmaya soyunmuşlardır. İşte size burjuva demokrasisi!

Ulus-devletler sönümleniyor mu, güçleniyor mu?

Wikileaks’in ifşa ettiği belgeler, “barışçı kapitalizm” propagandası kapsamında üretilmiş argümanların ne denli dayanaksız ve tutarsız olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. ABD dışişlerinin gizli belgeleri, küreselleşmeyle birlikte ulus-devletlerin aşılmaya başladığını ileri süren burjuva ve sol liberal tezleri yerle bir ediyor. Buna rağmen, hayaller âleminde gezinen kimi liberaller, belgelerin ifşasını “ulus-devletlerin sonu” diye değerlendirebiliyorlar. Bir internet sitesi, onlarca devleti aynı anda ilgilendiren gizli belgeleri yayınladı diye, sermayenin varlık temelini oluşturan kapitalist kurumlar kendiliğinden nasıl ortadan kalkıyor, burası belli değildir. Tersine, interneti ve diğer iletişim araçlarını toplumu kontrol altında tutmak için yoğun bir şekilde kullanan, ortadan kalkmakta olduğu söylenen ulus-devletlerdir. Elbette burjuvazinin elinde muazzam bir araç olan internet, aynı zamanda burjuvaziye karşı kullanılacak bir araca da dönüşmektedir. İnternet ulus-devletlerin ve sınırların anlamsızlığına tutulmuş bir projeksiyondur. Ancak Wikileaks’in gizli belgeleri açıklamasına olanak sunan bu araç ulus-devletleri ortadan kaldırmaya muktedir değildir.

Gelişmeler, ulus-devletlerin aşıldığı tezinin tam tersi yönündedir. Çok uzağa gitmeden, Türkiye’nin durumunu örnek verelim. ABD’nin Ankara büyükelçisi Türkiye’ye ilişkin şu analizi yapıyor: “AKP’nin dış politikasını hem daha başına buyruk davranabilme güdüsü hem daha İslami bir eğilim yönlendiriyor. Doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye’nin yeni yönelimini, akılcı ulusal çıkarlar, özellikle de ticaret olanakları ve istikrar arayışları da belirliyor.” Devamında ise şunları söylüyor: “Bize düşen, daha konu bazlı bir yaklaşım geliştirmek ve Türkiye’nin sık sık kendi bildiğini yapacağını kabul etmek.”[1] (abç) Bizzat emperyalist sistemin tepesinde oturan ABD’nin diplomatlarının yaptığı bu analiz, ulus-devletlerin eriyeceğini ileri sürenlerin hayal dünyasında yaşadığını göstermektedir.

Bırakalım ulus-devletlerin aşılmasını, tersine, sermayenin dayanağı olan ulus-devletler birbirlerine üstün gelmek amacıyla birbirlerinin kuyusunu kazıyor, gözünü oyuyorlar. Ulus-devletlerin aşılmaya başladığı yönündeki tezlere temel teşkil eden AB içindeki devletler varlıklarını korumak ve güçlenmek için didinip duruyorlar. ABD rakiplerini kündeye getirmeye çalışıyor, Çin sessiz sedasız devleşiyor, Arap devletleri nükleer arayış içindeki İran’a savaş açılmasını istiyor, Hindistan, Brezilya ve Türkiye emperyalist hiyerarşide üst basamaklara tırmanmaya devam ediyor.

Ulus-devletlerin aşıldığı yönündeki tezler bağlamında Elif Çağlı, meselenin geniş boyutlarına da değinerek şunları yazmıştı: “Küreselleşme gerçeğinden ulus-devletin ortadan kalkmakta olduğuna dair bir efsane türetenlere göre, günümüz «küçülen devlet-büyüyen piyasa» devridir. Piyasanın kapitalizm açısından tartışmasız bir öneme sahip olduğu doğrudur, ama devletin küçüldüğü iddiası gerçeklikle ne ölçüde bağdaşıyor? Bu hususun dikkatle sorgulanması gerekir. Evet, devletin daha önce üstlendiği bazı görevler bakımından gerilediği, küçüldüğü söylenebilir. Fakat bu saptama burjuva devletin genel pozisyonunu değil, özel bir durumu, «sosyal devlet» denilen fonksiyonların azalmasını anlatıyor. Bunun dışında, iktisadi kararların alınmasında tek tek ulus-devletlerin etkisinin azaldığı, bölgesel veya üst-birliklerin daha çok söz sahibi olduğu da düşünülebilir. Ancak tüm bu eğilimlere rağmen burjuvazinin kendi ulus-devletine duyduğu ihtiyaç devam etmekte ve hatta sınıflar savaşının görece sakin dönemlerine oranla bugün ulus-devletler yeni görev ve yetkilerle donatılmaktadırlar. Günümüzde dünya ölçeğinde tırmanan gerginliklere bağlı olarak tüm kapitalist ülkelerde devlet askeri açıdan tahkim edilmeye çalışılmaktadır. Yükselen militarizm, işçi sınıfı mücadelesine yönelik baskıcı önlemler, yoğunlaşan faşizan uygulamalar ulus-devletlerin artan etkinliğinin ifadeleridir.”[2]

Diplomasi nedir ve neyi gizler?

Yeryüzünde burjuva devletler olduğu müddetçe gizli diplomasi de varlığını sürdürecektir. Diplomasi, uluslararası ilişkilerin yürütülmesi ve bunun için getirilen resmi kurallar, düzenlemeler veya teamüllerdir. Bu ilişkilerde aslında açıklıktan ziyade gizlilik esastır. En hassas ve önemli konular, kapalı kapılar ardında, yani gizli diplomasiyle ele alınır. Dolayısıyla diplomasi burjuvazinin pis işlerini perdeleyen süslü bir vitrindir.

Birbirlerinin gözünü oyan ve arkadan kumpaslar çeviren burjuva devletler, vitrinde ve halk kitleleri karşısında diplomatik bir dil tuttururlar. Burjuva politikacılar halkın karşısına geçince gülücükler dağıtırlar, nazikçe konuşurlar, barıştan, demokrasiden, ortak çıkarlardan dem vururlar. Meselâ başta Suudi Arabistan olmak üzere Sünni Arap devletlerinin sahne önünde İran hakkında farklı konuşmaları, ama sahne arkasında ABD’den İran’a saldırmasını istemeleri bunun bir örneğidir.

Diplomasinin ne denli bir burjuva ikiyüzlülüğü olduğunu Türkiye ve Azerbaycan arasındaki ilişki de çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: “Tek millet iki devlet”ten, kardeşlikten, ortak çıkarlardan, kader birliğinden söz etmeyi pek seven bu ülkelerin temsilcileri, sıra burjuva çıkarlarına gelince kapalı kapılar arkasında birbirlerinin ayağını kaydırmaya çalışmaktan geri durmuyorlar. Örneğin, Azerbaycan’ın, Türkiye’nin enerji koridoru olmasından ve enerji hatlarını kontrol etmesinden hazzetmemesi bunun bir göstergesidir. Wikileaks’in ifşaatlarıyla ortaya çıkmıştır ki, Azerbaycan, “kardeşi”nin –“abisinin” mi demeli?– enerji koridorları üzerinde söz sahibi olmasını istememekte, onu şikâyet etmekte, üstelik de bunu bir eloğluna, ABD’ye yapmaktadır! Yani mesele burjuva çıkarlar olunca “kardeşlik” yalnızca laftan ibaret kalmaktadır.

Sahne önünde dağıtılan gülücükler ve sarf edilen ince burjuva nezaket sözleri, gerçek niyetleri ve gizli anlaşmaları (paylaşım planları, ekonomik ayrıcalıklar, kitle yıkım silahlarına yönelik anlaşmalar, askeri planlar vb.) perdelemek içindir. Bu asla unutulmamalıdır. Lafa gelince demokrasiden dem vuran burjuvazi, halk kitlelerini doğrudan ilgilendiren anlaşmalar söz konusu olunca “gizlilik” gerekçesini ileri sürmeye başlıyor. Örneğin, Türkiye ile ABD arasında nükleer ve konvansiyonel silahlar, askeri üsler, diğer devletlere karşı tutum, iktisadi ilişkiler noktasında ne gibi gizli anlaşmalar yapıldığını emekçi kitleler bilmemektedirler. Emekçi kitlelerin yönetime katılmadığı, gizli anlaşmaların içeriğini bilmediği bir demokrasi! Bu gizli anlaşmalar kimin çıkarları esas alınarak yapılıyor?

Ekim Devriminden birkaç gün sonra, emperyalist anlaşmaların gizli belgeleri, İzvestiya gazetesinde yayınlanmaya başlanmıştı. Belgeler tüm dünyaya, dışişleri komiserliğine atanan Troçki’nin şu giriş notu eşliğinde duyuruluyordu: “Gizli diplomasi, çoğunluğu, kendi çıkarlarına tâbi kılmak için aldatmak zorunda olan mülk sahibi azınlık için gerekli bir araçtır. Karanlık işgal planları ve soygun amaçlı ittifakları ve anlaşmaları ile emperyalizm gizli diplomasi sistemini en yüksek düzeye ulaştırmış bulunuyor. Avrupa halklarının varını yoğunu elinden alan ve onları mahveden emperyalizme karşı mücadele, aynı zamanda, gün ışığına çıkmaktan haklı nedenlerle korkan kapitalist diplomasiye karşı mücadele de demektir. Rus halkı ve onunla birlikte Avrupa halkları ve bütün dünya, bankerler ve sanayicilerin parlamenter ve diplomatik ajanlarıyla birlikte gizli kapaklı hazırladıkları planlar hakkında belgelere dayanan gerçeği öğrenmelidir… Gizli diplomasinin ortadan kaldırılması, onurlu, halka dayalı, gerçekten demokratik bir dış politikanın birinci koşuludur.”[3]

Ekim Devrimi ve gizli anlaşmaların ifşası

Burjuva devletlerin gizli anlaşmalarının belgelerini dünyaya ilk açıklayan devlet, Rusya’da 1917 Ekim Devrimiyle kurulan işçi iktidarıdır. Proletarya iktidarı, dünyayı toprak ve pazar olarak kendi aralarında paylaşan emperyalist güçlerin gizli anlaşmalarını hiç çekinmeden dünya emekçilerine açıkladı ve burjuva diplomasisinin riyakârlığını gözler önüne serdi.

Lenin, dünyayı paylaşmaya girişen emperyalist blokların, halk kitlelerini aldatmak amacıyla savaşı vatan, özgürlük ve uygarlık adına yürüttüklerini propaganda etmelerine dikkat çekiyordu. Oysa bu savaş, emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşması, halkların boyunduruk altına alınması, tekellerin semirmesi için yürütülen bir savaştı. Bolşevikler savaşa karşı çıkarken, emperyalist güçler arasında yürütülen gizli görüşmeleri ve yapılan gizli anlaşmaları da teşhir ediyorlardı. Bolşevikler, gizli anlaşmaların derhal açıklanmasını, gizli diplomasiye son verilmesini ve devletler arası anlaşmaların halkların gözü önünde yapılmasını istiyorlardı, emekçi kitlelere bunu propaganda ediyorlardı.

Nitekim işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinden sonra sovyetler kongresine sunulan ve proleter iktidarın ilk bildirisi olan Bütün Savaşan Ulusların Halklarına ve Hükümetlerine Bildiri’de, gizli diplomasinin kaldırıldığı açıklanıyordu: “Hükümet gizli diplomasiyi kaldırmıştır. Hükümet bütün konuşmaları açıkça halkın gözü önünde yürütmek, … toprak sahipleriyle ve kapitalist hükümetin onayladığı ya da imzaladığı bütün gizli anlaşmaları derhal olduğu gibi yayınlamak konusunda kesinlikle kararlı olduğunu bütün ülkeler karşısında ilan eder. Gizli anlaşmaların, birçokları Rus emperyalistlerine çıkar ve imtiyaz sağlamak amacıyla konulmuş olan maddelerini hükümet hemen ve tartışmaksızın reddeder.”[4]

Gizli belgeler yayınlanırken Troçki dünya işçilerine şu şekilde sesleniyordu: “Bizim programımız milyonlarca işçi, asker ve köylünün yakıcı özlemlerini dile getiriyor. Biz halkların onurlu bir biçimde bir arada var olması ve işbirliği ilkelerine dayalı en hızlı barışı istiyoruz. Sermayenin egemenliğinin en hızlı biçimde alaşağı edilmesini istiyoruz. Egemen sınıfların gizli diplomasi belgelerinde ifade edilen işlerini bütün dünyaya ifşa ederek, dış politikamızın değişmez temelini oluşturan meydan okumayla emekçilere dönüyoruz: Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!”[5]

Açıklanan gizli anlaşma belgeleri dünyada olduğu gibi Ortadoğu ve Anadolu’da da büyük yankı uyandırdı. 11-24 Kasımda İzvestia’da yayınlanan belgeler İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Osmanlı topraklarını nasıl paylaştıklarını da ifşa ediyordu. Bu gizli belgelere göre, İstanbul, Boğazlar, Karadeniz ve Doğu bölgelerinde bazı iller Rusya’ya bırakılırken, bazı bölgeler İngiltere ve Fransa arasında paylaşılıyordu. Petrol yataklarıyla dolu Arap toprakları ise büyük ölçüde İngiltere’ye bırakılıyordu. Böylece savaşın bir emperyalist savaş olduğu, savaşın bir yağma ve tekeller arası çıkar savaşı olduğu gerçeği dünya emekçilerine belgeleriyle açıklanmış olunuyordu.

Gizli belgelerin açıklanması burjuva dünyayı şaşkınlığa sürükledi. “Troçki Dışişleri Komiseri olarak gizli anlaşmaları açıklayınca kapitalist dünya adeta dumura uğramıştı. Bolşeviklerin «gizli diplomasiye hayır!, gizli anlaşmalara hayır!, belgeleri açıklayacağız» sözlerini; emperyalist ülkelerin elçileri, kapitalistler, subaylar, toprak sahipleri ve sosyalistler tatsız bir şaka zannediyorlardı. Fakat devrim onların ayakları altındaki toprağı çekti, başları döndü, sarsıldılar ve şaşkına döndüler. Tarihte ilk kez böyle bir şey oluyordu. Proleter devrim ve proletarya iktidarı sömürücü sınıfların düzenini, ilişkilerini, alışkanlıklarını paramparça ederek, onları çılgına çevirerek proletarya diktatörlüğünün ne olduğunu gösterdi.”[6]

Bolşeviklerin emperyalist savaş karşısında aldıkları tutum gibi, gizli diplomasi karşısında aldıkları tutum da dünya işçi sınıfına yol göstermeye devam ediyor.



[1] akt: Erdal Güven, ABD’nin AKP Mecburiyeti, Radikal, 9/12/2010

[2] Elif Çağlı, Küreselleşme - Eşitsiz ve Bileşik Kapitalist Gelişme, Tarih Bilinci Yay., s. 90-91

[3] akt: E. H. Car, Bolşevik Devrimi, c.3. Metis Yay., s.23

[4] akt: John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün, Ağaoğlu Yay., s.130

[5] akt: E. H. Car, age, s.23

[6] Akın Erensoy, “Dünyayı Sarsan On Gün”,www.marksist.com

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 70, Ocak 2011