Navigation

Dünden Yarına: Emperyalist Savaş Dünyayı Sarıyor

Dönemin genel eğilimleri

2007 başında uluslararası siyasetin eğilimlerine genel bir projeksiyon tutmuş ve işçi sınıfını bekleyen tehlikelere dikkat çekerek şu tespitte bulunmuştuk: “Emperyalist savaşın kaynağında, dünya ekonomisinin uzun bir dönemdir krizde olması ve emperyalist güçlerin nüfuz ve yatırım alanları üzerinde yürüttükleri hegemonya kavgası yatmaktadır. Dünyadaki tüm siyasal gelişmeleri koşullandıran ve belirleyen şey de işte bu nesnel zemindir.”[1] Geride bıraktığımız 2007 yılı bu nesnel zemini daha da pekiştirmiş bulunuyor. Dünya ekonomisi genel durgunluktan çıkamadığı gibi, büyük bir krizin patlak verme olasılığı da her geçen gün artıyor. İşçi sınıfının sosyal kazanımlarına el konulması ve özellikle 1990’lardan sonra tüketici kredilerinin şişirilmesi, sınıf mücadelesinin gerilediği böyle bir ortamda burjuvaziye bir nebze de olsa soluk aldırmıştı. Ne var ki bu soluk aldırma, anlamlı bir yükselişe itilim vermemiş ve son 15 yıldır dünya ekonomisinin yaşadığı canlanmalar hep kısmi düzeyde kalmıştır.

Kapitalist ekonomiyi nehirlere benzetebiliriz. Nehir suları yükseldiği ölçüde kapitalist balıklar rahat bir nefes alsalar da, kısa zaman sonra sular yeniden çekilmekte ve balıklar yeniden spazm geçirmekteler. Öyle gözüküyor ki, “küresel ısınma”dan ötürü nehir suları kolay kolay yükselmeyecek! Dünya ekonomisinin “küresel ısınma”sının nedeni ise, kapitalizmin çelişkili doğasından kaynaklanan sorunlardır. ABD’deki “mortgage çöküşü”yle başlayan ve dünya piyasalarını etkisine alan sarsıntı, dünya ekonomisindeki nefessizliği bir kez daha göstermiştir. Şimdi başta ABD merkez bankası olmak üzere, emperyalist metropollerin merkez bankaları piyasalara yarım trilyon doların üzerinde para sürerek (yani batması gereken bankaları emekçilerden kesilmiş vergilerle bir süreliğine kurtararak), faizleri düşürerek krizi ertelemeye çalışıyorlar. Ancak tüm bu erteleme çabaları daha da büyük krizlerin mayalanmasına yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bizzat burjuva ekonomistler, önümüzdeki on yılların geride bıraktığımız yıllar gibi olmayacağının altını çiziyorlar. Krizi erteleme çabası öyle bir düzeye varmış bulunuyor ki, Elif Çağlı’nın da tespit ettiği üzere, burjuvazi artık küresel ölçekte neredeyse sürekli bir kriz fobisiyle ve “kriz yönetimi”yle yaşamaktadır.[2]

Yine geçtiğimiz yıl yaptığımız değerlendirmede, “bugün dar bir bölgede yürüyen sıcak savaş, giderek dünyayı bir anafor gibi etkisine almakta ve tüm verili siyasal dengeleri sarsarak savaşın büyümesinin yolunu açmaktadır” demiştik. Gerçekten de geride kalan bir yıllık zaman zarfında oldukça önemli gelişmeler olmuş, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın bir bölümü hariç tüm dünya, emperyalist sıcak savaşın yörüngesine girmiştir. Güney Asya’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya değin tüm bölgeler emperyalist hegemonya kavgasına sahne oluyor. Üçüncü Dünya Savaşı bir anlamda başlamıştır. Elbette savaşın, bugünden farklı olarak daha hangi biçimlere bürüneceğini ve nasıl sonuçlanacağını şimdiden kestirmek güç. Lakin dünyanın yeniden paylaşımı kesin çizgileriyle belirleninceye kadar savaşın süreceği bir gerçektir.

Emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin ve savaşın hangi yönde geliştiğinin öngörülmesi, devrimci işçi sınıfının mücadelesi ve izleyeceği politik taktikler açısından önem arz ediyor. Bundan ötürüdür ki, daha önce yaptığımız temel birkaç tespiti tekrar hatırlatmak ve gelinen aşamayı belirtmek gerekiyor. “Birincisi, her büyük emperyalist savaş öncesinde olduğu gibi bugün de, emperyalist-kapitalist güçler arasında bir saflaşma ve kutuplaşma yaşanmaktadır; ancak harmanlanma henüz tamamlanmış ve ana kutuplar kesin biçimde ortaya çıkmış değildir, bu süreç devam etmektedir.” Fakat geçen seneye göre kutuplaşmanın tarafları daha bir belirginleşmiştir. “İkincisi, savaş makineleri yıkıcı ve yok edici silahlarla yenilenmekte ve ordular savaş düzenine sokulmaktadır.” Tam da bu eğilimin bir sonucu olarak, geride bıraktığımız yıl içinde konvansiyonel silahların sınırlandırılmasını içeren anlaşmalar çöpe atılmış ve silahlanma yarışı alabildiğine hızlanmıştır. Bu eğilim önümüzdeki süreçte savaşın nasıl bir karaktere bürüneceğini ortaya koymaktadır.

Bu tabloyu emperyalist çürüme ve siyasal gericiliğin daha belirgin bir şekilde kendini dışa vurması tamamlamaktadır. Militarizmin ve milliyetçiliğin yükseltildiği, faşizan uygulamaların yaygınlaştığı bu dönemin karakteristik özelliklerini Elif Çağlı şöyle belirtiyor: “Hemen her ülkede burjuva siyaset nerdeyse bir bütün olarak, «derin devlet» denen gizli ve merkezi devlet aygıtlarının kontrolü altında yapılanmaktadır. Gerçi olağan ve olağanüstü burjuva yönetim biçimleri arasında farklılık vardır, ama değinmeye çalıştığımız tüm bu gelişmeler burjuva parlamenter sistemin artık iyice aksadığına işaret ediyor. Gelişkin kapitalist ülkeler de dâhil burjuva demokrasisinin çerçevesi daralırken, devlet yönetimleri tüm kapitalist ülkelerde daha totaliter bir niteliğe bürünüyor.”[3]

ABD: istikrarsızlıktan beslenen egemenlik

Geçen sene bu zamanlar ABD emperyalizminin Irak’taki durumu üzerine, her zamanki gibi tez canlı değerlendirmeler yapılıyordu. Irak Çalışma Grubu yayınladığı raporunda ABD’nin Irak’taki durumunu “çöküş”, “felâket” ve “şok” sözleriyle değerlendirmişti. Bu değerlendirmeden ve Demokratların Kongre seçimlerini kazanmasından hareketle ABD emperyalizminin yenildiğine ve maceranın sonunun gelindiğine kanaat getirilmişti. Oysa gerçeğin bu olmadığını, gelinen aşama ortaya koyuyor. O günkü yazımızda şöyle demiştik: “ABD emperyalizmi için bugün yürüyen savaş sadece bir Irak savaşı değil, nüfuz alanlarını ve pazarları tam bir denetim altına almak, diğer emperyalist güçler üzerinde mutlak bir egemenlik kurmak hedefiyle yürütülen bir savaştır.”[4] Daha sonra ise şöyle yazdık: “ABD’nin bugün yalnızca Ortadoğu’da değil, ilgi alanına giren tüm bölgelerde izlediği çizgi, kendi istediği düzeni kurana dek muazzam boyutlarda ve derinlikte istikrarsızlık yaratmak, verili statükoyu temelinden sarsarak taşları yerinden oynatmak, tüm güç ve iktidar odakları arasında sonu gelmez gözüken bir çatışma yaratarak birbirlerini takatsiz bırakmalarını sağlamak ve böylece istediği gibi at koşturmaktır.”[5]

Yani ABD’nin amacı Irak’ta dört başı mamur bir düzen kurmak değil, nüfuz alanlarında mevziler elde ederek o büyük ve nihai hedefe yürümektir. Dolayısıyla da henüz nasıl biçimler alacağı ve ne gibi sonuçlar yaratarak biteceği belli olmayan emperyalist savaşın anlık ve yüzeysel bir değerlendirmesi, devrimci işçi sınıfının mücadelesine sağlam bir perspektif sunmayacaktır. Kaldı ki, ABD emperyalizmi Irak’ta kendi çıkarlarını garanti altına almış bulunuyor. Bugün Irak’ta yüzden fazla askeri üs kurulmuş durumda. Petrol alanları ve boru hatları, son derece güvenli hale getirilmiş olan bu askeri üsler tarafından korunuyor. Petrol alanları, üsler ve Bağdat’ta kurulan yeşil bölge dışındaki yerlerin kan banyosuna dönmesi ABD açısından ikincil önemdedir. Tam da bundan ötürüdür ki, ABD’nin gündeminde Irak’taki iç sorunlardan ziyade İran seferberliği vardır. ABD emperyalizmi ya da en azından petrol, silah tekellerinin ve İsrail’in desteklediği Bush yönetimi savaşı kısa vadede yayma çabasındadır. Bu maksatla Bush yönetimi ve İsrail, İran’a yönelik aynı Irak’takine benzer bir kampanya yürütüyor.

Kuşkusuz süreç pürüzsüz ilerlemiyor. CIA’nın da içinde yer aldığı 16 istihbarat örgütünün Aralık ayında yayınladığı ortak raporda, İran’ın 2003 yılında nükleer silah üretmeyi durduğu ve yeniden başladığına dair de bir emare bulunmadığı açıklandı. Tahmin edileceği üzere bu rapor, İran seferberliğinin bir an önce başlaması gerektiğini savunan burjuva kesimler ile İsrail’i oldukça rahatsız etti. Anlaşılacağı üzere, Amerikan burjuvazisi ve onun kurmay heyeti içinde, savaşın temposu ve izlenecek taktikler hakkında görüş ayrılığı yaşanmaktadır. Bush yönetiminin bir bölümü ve Demokratlar savaş makinelerinin İran’a sürülmesinde acele edilmemesini, gerek cephede gerekse cephe gerisinde yaşanan dağınıklığa son verilmesini, orduların yıpratılmamasını ve moral açıdan donatılmasını, askeri gücün heba edilmemesi gerektiğini savunuyorlar. Fakat Amerikan burjuvazisi ya da onun savaş kurmayı içinde taktiksel ayrılıklar yaşanması, sanılmasın ki İran’ı hedef olmaktan çıkartıyor. “İran’ı Ortadoğu’da ve dünyada yaptığımız her şeyde hesaba katmak zorundayız” diyen dışişleri müsteşarı Nicholas Burns şöyle devam ediyor: İran “2010’da, 2012’de ve büyük bir olasılıkla 2020’de de dış politikamızın merkezinde olacak.” Yani her ne kadar söz konusu rapor “İran nükleer silah üretmiyor” dese de, yarın, “İran yeniden nükleer silah programını uygulamaya başlamıştır” içerikli raporların hazırlanmayacağının garantisi yoktur.

Gerek Cumhuriyetçiler gerekse Demokratlar savaşın sürdürülmesi gereğinde hemfikirdirler. Nitekim Demokratlar bugün savaş karşıtı pozlara girmiyor ve hatta ABD’nin muhtemel yeni başkanı Bayan Clinton –Amerika’nın Thatcher’ı da deniyor– açıkça Irak’taki işgali ve savaşı savunuyor. Fakat 2008 seçimlerinde işçi-emekçi kitlelerin oylarını almak için, pekâlâ kuzu kılığına girmiş kurt misali, savaş karşıtı pozlara girebilir. Ancak Amerikan işçi sınıfı ne yazık ki, bu tür oyunları boşa çıkartacak örgütlülüğe ve önderliğe sahip değildir ve yoğun bir ideolojik bombardıman altındadır. Amerikan burjuvazisi “uluslararası terörizm” ya da “şeytanlaştırılmış İslam” kılığında yeni bir “dış düşman” imal etmeyi başarmıştır. Böylece Ortadoğu’yu kan deryasına çeviren emperyalist savaşını kitlelerin gözünde meşrulaştırabiliyor.

Rusya, Çin, Japonya: savaş hazırlıkları hızlanıyor

Geçtiğimiz dönemde de, emperyalist savaşın gidişatını etkileyecek esas gelişmelerin Asya’da ve Pasifik’te yaşandığına işaret etmiştik. Güney Asya’da ve Pasifik’te derinden derine bir silahlanma yaşanmakta, Japonya da dâhil tüm güçler olası bir savaşa hazırlanmaktalar. Nitekim Rusya, Atlantik kıyılarından Urallar’a dek asker ve ağır silah yığmayı kısıtlayan Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşmasından (AKKA) 12 Aralıkta çekildi. ABD’nin anti-balistik füze kalkanı anlaşmasını çöpe atmasından sonra Rusya’nın da, silahlanmayı sınırlayan anlaşmaları bozması, çok daha büyük bir kapışmaya hazırlanıldığının delilidir.

Emperyalist hegemonya kavgasının kızışması her geçen gün Rusya ile ABD’yi daha fazla karşı karşıya getiriyor. ABD’nin Polonya ve Çekya’ya füze savunma sistemi yerleştirme girişimine misilleme yapan Rusya, bu tür ABD tesislerini hedef sayacağını ve Avrupa sınırına füze yerleştireceğini açıkladı. ABD emperyalizmi Doğu Avrupa’ya yerleştirmek istediği sistemin hedefinin İran olduğunu açıklasa da, herkesin malûmu olduğu üzere esas hedef Rusya’dır. Şunu söylemek mümkün: olası bir büyük savaşın iki tarafı olacaksa, bunun bir tarafında ABD emperyalizmi öteki tarafında ise Rus emperyalizmi yer alacaktır. Putin’i iktidarda tutmaya dönük arayışlar, rejimin alabildiğine totaliterleşmesi ve faşizan uygulamaların günlük hayata damgasını basması; içeride, devrimci yükselişi ezmek üzere Naşi gibi faşist aygıtların örgütlenmesi savaş hazırlığının bir parçasıdır.

Beri yandan, uzun bir dönemdir ABD ve İngiltere karşısında bir kutupmuş gibi hareket eden Rusya ve Çin’in ilişkileri, süreç ilerledikçe daha da pekişmektedir. Başını Rusya ve Çin’in çektiği Şanghay İşbirliği Örgütünün güçlenmesi ve NATO’ya benzer ve hatta ona alternatif bir aygıt kurması bu “blok”un askeri temelini oluşturmaktadır. Rusya ve Çin askeri açıdan güçlenirken ekonomik olarak da güçlenmekteler. Rus emperyalizmi özellikle de petrol ve doğalgaz satışından muazzam sermaye birikimi elde etmiş ve Rus tekelleri dünya pazarlarında boy göstermeye başlamışlardır. Çin emperyalizmi ise dünya mali sermayesinin azımsanmayacak bir bölümünü elinde tutan bir güç haline gelmiştir. Bu gücünü kullanarak, yani birçok ülkeyi borçlandırarak daha şimdiden nüfuz alanlarında ve özellikle de Afrika’da hâkim bir güç olarak yükselmektedir.

Açlık, yoksulluk ve türlü hastalıkların pençesinde kıvranan Afrika halkları, asırlarca sömürgeci güçlerin boyunduruğu altında acı çektikten sonra, şimdi de hegemonya kavgası veren güçler tarafından birbirlerine boğazlatılıyorlar. Sudan’da, Somali’de ve birçok ülkede iç çatışmalar ve katliamlar sürüyor. Özellikle de Çin ve ABD arasında muazzam bir kapışma yaşanmaktadır. Çin emperyalizmi Afrika’daki etkinliğini artırmak için kredi mekanizmalarını ve sermaye yatırımlarını kullanıyor. Örneğin, geçtiğimiz yıl Afrika Birliğine 6 milyar dolarlık faizsiz kredi vermeyi taahhüt etmiştir. Çin emperyalizmi kredi mekanizmalarını daha etkin kullanmak için, elindeki mali sermayeyi kuracağı bir para fonuna aktarmaya karar vermiş bulunuyor. Böylece IMF’nin, dolayısıyla da ABD’nin karşısına daha güçlü şekilde dikilebilecektir.

Orta Asya ve Kafkasya’da ABD’nin “renkli devrim” dalgası geri püskürtülmüş; İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah üzerinden Çin ve Rusya Ortadoğu’ya daha fazla müdahale etmeye başlamışlardır. Yanı sıra, geçtiğimiz aylarda Çin’in nüfuz alanında olan Myanmar’daki iç sorunları kendi çıkarları için kullanmaya çalışan ve yeni bir “renkli devrim” denemesine girişen ABD ve ortakları da hedeflerine ulaşamamışlardır. Ancak Rusya ve Çin’in ABD ve İngiltere karşısında yükselen güçler olması işçi sınıfı açısından sevinilecek bir durum değildir. Bu güçlerin ABD emperyalizmine kafa tutması onların anti-emperyalist olmalarından değil, işaret ettiğimiz üzere dünyayı yeniden paylaşmaya niyetlenmiş emperyalist güçler olmalarından kaynaklanmaktadır. Bundan ötürüdür ki, özellikle de yoğun bir sömürü altında inletilen Çin ve Asya’nın işçi sınıfları yanılgıya düşüp gerçek düşmanı hedeften çıkartmamalılar. O düşman ki, ABD, Çin, Rusya emperyalizmi dâhil, dünya kapitalist sistemidir.

AB: herkes kendi yoluna!

Avrupalı emperyalistlerin hayalini kurdukları o dünyaya hükmeden AB, öyle gözüküyor ki rüyalarda kalmaya devam edecek. Emperyalist hegemonya kavgasının yarattığı basınç içerideki gerilimi daha da arttırıyor ve mevcut birliği zayıflatan bir unsura dönüşüyor. Yeni AB anayasası, Fransa ve Kosova meselesi, çatırdama eğiliminin son süreçteki dışavurumlarıdır. Bilindiği üzere, AB anayasası 2005 yılında Fransa’da ve Hollanda’da halkoyuna sunulmuş ve reddedilmişti. Ortaya çıkan bu durumdan ötürü, anayasa diğer ülkelerde referanduma sunulmayarak rafa kaldırılmıştı. İşte 13 Aralıkta kabul edilen Lizbon Anlaşması bu anayasanın yerine geçecek. Lizbon Anlaşmasına göre AB’nin dış politikası tek merkezden, kurulan Dışişleri Konseyi Başkanlığı tarafından yürütülecek. Alınan bu karar, AB’nin siyasal birlik yönünde attığı önemli bir adımın ifadesi gibi gözükse de gerçek bu değildir. Yoğun pazarlıkların damgasını bastığı Lizbon Anlaşması oldukça karmaşık ve eski anayasaya göre daha ileri değil geri bir adımın ifadesidir. Ortak dış politika oluşturulabilmesi ve uygulanabilmesi için getirilen tüm üyelerin oybirliği şartı, çoğu durumda ortak karar alınmasını olanaksız hale getirecektir. Ortak bayrak ve marştan vazgeçilirken, kitlelerin vetosunun Birliği parçalayan bir etmene dönüşmemesi için anlaşmanın referanduma götürülmemesi de kararlaştırılmıştır.

ABD’nin her türlü aracı kullanarak paylaşım alanlarına akması karşısında AB’nin tutunamadığını ve tavır almaktan vazgeçerek onun açtığı yoldan ilerlemeye başladığını daha önce tespit etmiştik. AB’nin genel çizgisine hâkim olmaya başlayan bu tutum, Fransa’nın ana politikasının önemli bir parçası haline gelmiş bulunuyor. Uzun bir dönemdir ekonomisi büyümeyen, en önemlisi de hegemonya kavgasında arzuladığı noktada olmayan; AB güçleri arasında Almanya’nın hâkimiyetinin artmasıyla, ABD ve İngiltere’nin ise paylaşım alanlarına silah zoruyla dalmasıyla dışlanan ve sıkışan Fransız emperyalizmi yeni bir arayışa girmiştir. Nihayetinde faşizan bir söylem kullanarak iktidara gelen Sarkozy, daha savaşkan bir politika izleyerek Fransız emperyalizmini bu dışlanmışlıktan ve sıkışmışlıktan kurtarmayı hedeflemektedir. Fransız burjuvazisinin –en azından bir kesiminin– Sarkozy’de cisimleşen yeni politikasının bir sonucu olarak, geleneksel ABD karşıtı, De Gaulle’cü çizgi şimdilik bir kenara bırakılmış ve emperyalist paylaşımdan pay kapmak için ABD’nin safına geçilmiştir. Sarkozy’nin Amerikalıları çok sevdiğini açıklamasının, “Atlantik ötesi yeni politika”nın ya da dışişleri bakanı Bernard Kouchner’in “İran savaşına hazır olmalıyız” beyanatının nedeni söz konusu değişimdir.

Fransız burjuvazisinin Sarkozy ile birlikte hayata geçirmeye çalıştığı diğer bir politika da Akdeniz Birliği projesidir. Olası Akdeniz Birliği, Türkiye, İspanya, İtalya, Yunanistan, Libya, Tunus, Cezayir, Sudan ve Mısır gibi ülkelerden oluşacak. Çok açık ki, böyle bir birlik girişimi AB içindeki çatışmanın ve çatırdamanın bir sonucudur. Fransız emperyalizmi, çoğunluğu eski sömürgelerinden oluşacak Akdeniz Birliğiyle kendisine özel bir nüfuz alanı –iç pazar gibi– yaratmayı hedeflemektedir. Nasıl ki Almanya Doğu Avrupa’yı yutarak buraları kendi “çöplüğü” haline getirdiyse, Fransa da Avrupa düzeyinde yapamadığını Akdeniz’de hayata geçirmeye ve Almanya’nın karşısına daha güçlü bir şekilde çıkmaya çalışmaktadır. Nitekim tam da böyle olduğu için Almanya Fransa’nın birlik girişimine, AB’ye alternatif olabileceği gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Bu noktada, Irak savaşı öncesinde var olan Almanya-Fransa ekseninin de şimdilik ortadan kalktığını vurgulamak gerekiyor. Fransa’nın aksine Almanya olası bir İran savaşına karşı çıkıyor. Bunun yanı sıra, enerji anlaşmaları üzerinden Rusya ile ciddi bir yakınlaşma söz konusudur. Önümüzdeki süreçlerde Almanya’nın Rusya ve Çin eksenine katılması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır.

AB’nin zaaflarını dışa vuran bir başka unsur da Kosova’dır. Emperyalist güçler, Balkan halklarını yıllarca birbirlerine boğazlattıktan sonra Yugoslavya parçalanmış ve ortaya pek çok ulus-devlet çıkmıştır. Şimdi bir kez daha Balkan halkları karşı karşıya getiriliyor. ABD’nin desteklediği Kosova Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan etmek isterken, Rusya’nın desteğini alan Sırbistan buna şiddetle karşı çıkıyor. Öyle gözüküyor ki, emperyalistler Kosova üzerinden kozlarını yeniden paylaşacak ve Balkanlar bir kez daha kan banyosuna dönecek. Buraya kadar çizdiğimiz genel çerçeve bile, AB’nin özgürlük, demokrasi ve barışı temsil ettiği propagandasının koca bir yalan olduğunu gözler önüne seriyor. Özgürlük, demokrasi ve barış dolu, müreffeh bir dünyayı AB benzeri emperyalist birlikler yaratamazlar. Yalnızca işçi sınıfı, üretici güçlerin önünde çoktandır bir engel haline gelen kapitalizme ve ulus-devletlere son verebilir. Avrupa’daki proleter devrimlerin hayat vereceği Avrupa Birleşik İşçi Sovyetleri, dünya devriminin de önemli bir kaldıracı olacaktır.

Irak, Filistin, Lübnan: Ortadoğu ağlıyor!

Ortadoğu halkları kan ve gözyaşı sarmalından kurtulamıyor. Emperyalist güçler Ortadoğu’yu tümüyle istikrarsızlığa sürükleyerek kendi planlarını hayata geçirmeye çalışırken, emperyal emellerinin bir parçası olarak Türkiye burjuvazisi de, sınır ötesine bombalar yağdırarak Kürt halkı dâhil, tüm bölge halklarına gözdağı veriyor. ABD emperyalizmi her ne kadar Irak’ta kendi açısından bir düzen –ya da düzensizlik– kurarak hedeflerine esas itibariyle ulaşmışsa da, Irak ekonomik, siyasal ve toplumsal açıdan istikrar kazanmış değildir. Gerek Şii Araplar gerekse Sünni Araplar kendi aralarında bölünmüş bulunuyorlar ve iktidar kavgası her geçen gün derinleşiyor. Keza Şii Araplarla Kürtlerin ittifakı da çatırdamaya başlamıştır. Bu yaşananlara Kerkük referandumunun altı aylığına ertelenmesini de eklemek gerekiyor. Önümüzdeki dönemde iktidar kavgasının alevlenmesi, Kerkük sorununun yeniden gündeme gelmesi ve bölge ülkelerinin de aktif müdahil olmasıyla Irak’taki siyasal ortam, daha da içinden çıkılmaz bir hale gelebilir.

Irak’taki iç kargaşanın daha da alevlenmesine yol açabilecek diğer bir önemli etmen de, ABD’nin Sünni Arap devletleriyle Şii İran’ı kuşatma projesidir. Bu proje Irak üzerinden örgütlenmektedir. İran, Şii Araplar, özellikle de bugünkü iktidara hâkim olan kesimler üzerinde küçümsenemeyecek bir etkiye sahiptir. Irak’ta Şiiler, Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas üzerinden ve bir ölçüde Suriye üzerinden, İran, Ortadoğu’daki paylaşımda dikkate alınması gereken bir güç haline gelmiştir. Bu durumdan bir hayli rahatsız olan ABD emperyalizmi, Irak’taki Sünni Arapları sistem içine çekerek Şii Arapları; Sünni Arap devletlerini silahlandırarak da Şii İran’ı dengelemek istemektedir. Nitekim 2007’nin ilk günlerinden itibaren böyle bir plan devreye sokuldu ve Suudi Arabistan dâhil Arap devletleri, Sünni direnişçileri sistem içine çekmek ve Şiilerin siyasal iktidardaki gücünü kırmak amacıyla Irak’a daha fazla müdahale etmeye başladılar. Neredeyse tamamı Sünni olan 40 bin tutuklunun salıverilmesini içeren yasanın geçen ay Irak parlamentosunda kabul edilmesinin nedeni bu plandır.

Arap devletlerinin silahlandırılarak İsrail ile yakınlaştırılması; Filistin ve Lübnan’da ise iç çatışmaların kışkırtılarak İran’ın yalnızlaştırılması da planın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Nihayetinde plan çerçevesinde Arap devletleri ABD tarafından silahlandırılırken (Suudi Arabistan’a ve Körfez ülkelerine 20, Mısır’a 13, İsrail’e ise 30 milyar dolarlık silah satışı yapılmıştır), Filistin ve Lübnan ise derin bir iç krize sürüklenmiştir. ABD emperyalizmi Lübnan’da Sinyora hükümeti üzerinden İran yanlısı Hizbullah’ı silahsızlandırmaya ve ezmeye çalışıyor. Fakat Sinyora hükümeti başarılı olamamıştır. Tersine, Hizbullah ve kimi Hıristiyan grupların oluşturduğu ittifak, Lübnan’daki siyasal sürece damgasını basmaya başlamıştır. Gelinen aşamada, Lübnan cumhurbaşkanı istifa ettiği ve taraflar ortak bir isim üzerinde anlaşamadığı için, derin bir kriz yaşanmakta ve önde gelen isimlere dönük gerçekleştirilen suikastlar bu krizi beslemektedir.

Lübnan’da şimdilik başarılamayan iç savaş, Filistin’de hayata geçirilmiş bulunuyor. 2005’te ezici bir çoğunlukla seçimleri kazanan Hamas, ABD’nin, İsrail’in ve El-Fetih’in direnişiyle karşılaşmıştı. Baskıdan ve ekonomik ambargodan kurtulmak isteyen Hamas, 2006’nın sonlarına doğru El-Fetih ile ortak bir hükümet kurdu. Lakin ABD ve İsrail El-Fetih’in Hamas ile hükümet kurmasına karşı çıkarak sürece müdahale ettiler. Yıllardır ABD’nin yardımlarıyla ayakta duran ve üstelik Hamas’ın hükümete gelmesiyle iktidarı ve nimetlerini kaybetmek ile yüzyüze gelen Filistin Yönetimi/El-Fetih, bu müdahale üzerine ortak hükümetten çekildi ve çatışmalar başladı. El-Fetih’in tırmandırdığı çatışmalar geçen Haziran ayında doruğuna ulaştı ve Filistin Yönetimi fiilen bölündü: El-Fetih Batı Şeria’da, Hamas ise Gazze’de iki farklı hükümet kurdular. İsrail’in çepeçevre çevirdiği ve giriş çıkışı yasakladığı Gazze, tam anlamıyla yarı açık bir cezaevine dönüşmüş bulunuyor. Bir buçuk milyon Filistinli açlık, susuzluk ve hastalıktan kırılıyor.

İşte 27 Kasımda ABD öncülüğündeki Annapolis görüşmeleri böyle bir ortamda yapıldı. 17 Arap devletinin de katıldığı görüşmelerden, temennilerden öte hiçbir sonuç çıkmış değildir. Ne Kudüs’ün statüsü ne Filistin devletinin sınırları ve mültecilerin durumu ne de Yahudi yerleşim yerlerinin ne olacağına dair somut bir gelişme var. Üstelik İsrail, yeni yerleşim yerleri açma ve mevcut Filistin topraklarını da ilhak etme politikasına devam ediyor. Filistin üzerine kaleme aldığımız tüm yazılarda hep şunu tekrarladık: Filistin sorunu emperyalist hegemonya kavgasının derin bir parçası haline gelmiştir; emperyalist kavganın dengelerinden bir Filistin devletinin doğması mümkünse de, bunun kalıcı barışı sağlayamayacağını somut yaşam gösterecektir. Son 15 yıla dönüp bakarsak, bu süreçte sayısız “barış” planının daha üzerindeki mürekkep kurumadan çöpe atıldığını görürüz. Nihayetinde Annapolis de onlardan biri olacaktır.

ABD emperyalizminin esas derdinin barış, özgürlük ve demokrasi olmadığı yeterince açıktır. ABD’nin elini attığı her yerden savaş ve diktatörlükler fışkırmaktadır. ABD’nin “demokrasi götürmeye” çalıştığı ülkelerden biri olan Pakistan da kan gölüne dönmüş bulunuyor. Yıllarca Pervez Müşerrefin askeri diktatörlüğünü destekleyen ABD, içerideki İslamcı hareketi bastıramayıp yıpranınca, Müşerref’i sıkıştırmaya ve “Pakistan demokrasiye geçmeli” çağrıları yapmaya başladı. Yurtdışında sürgünde olan Benazir Butto’yu ise Müşerref’in yerine hazırlamak üzere Pakistan’a getirtti. Daha Pakistan’a ayak basar basmaz düzenlenen ve 140 kişinin öldüğü suikastten kurtulan Butto, 27 Aralıktaki saldırıdan kurtulamadı. Çok açık ki, Butto’nun öldürülmesi, yürüyen emperyalist hegemonya kavgasının dışında münferit bir olay değildir. Butto’yu kimin öldürdüğü, karanlık güçlerin ne gibi planlar peşinde olduğunu anlamak bakımından önemliyse de, bundan esas olarak kimlerin faydalanacağına bakmak gerekiyor. Daha şimdiden “uluslararası terörizm”, “İslamcı terörizm” söylemine sarılan ABD emperyalizmi, Butto’nun ölümünü kendi çıkarları için kullanacaktır. Artan karışıklığı bastırmak ve nükleer silahlarını denetim altına almak bahanesiyle, önümüzdeki dönemde ABD askerleri Pakistan’a girerse hiç şaşılmasın!

Karanlık günlerin bulutları her geçen gün dünyayı daha fazla kaplıyor. Gerçeğe sırt dönülerek ondan kaçılamaz. Tek çıkış yolu var: bölgenin işçi ve emekçi sınıfları birleşmeli ve savaş, açlık, diktatörlük ve acı üreten kapitalizmi alaşağı etmeli. Emekçi kitleler kendi iktidarlarını, yani Ortadoğu İşçi ve Emekçi Sovyetleri Federasyonu’nu kurduklarında; barışa, demokrasiye ve müreffeh bir topluma giden yolun kapılarını açmış olacaklar.

Unutulmaması gereken unsur: sınıf mücadelesi

Ekonomik kriz ortamlarında ve emperyalist savaşın gelişip yayıldığı dönemlerde sınıf mücadelesi unsurunu asla akıllardan çıkartmamak ve dolayısıyla da umutsuzluğa kapılmamak gerekiyor. Zira ekonomik ve emperyalist yıkım, bünyesinde karşıt eğilimleri de barındırır. Her büyük ekonomik kriz ve savaş toplumu derinden sarsar, kitleleri uykusundan uyandırarak olayların içine çeker. Burjuvazinin hemen her saldırısının sınırlarını nasıl ki sınıf mücadelesinin düzeyi belirliyorsa, savaşın nasıl gelişeceğini ve nasıl boyutlar alacağını belirleyen temel etmen de sınıf mücadelesidir. Uluslararası ölçekte örgütlülüğün sağlandığı ve devrimci bir önderliğin yaratıldığı koşullarda işçi sınıfı, kimsenin şüphesi olmasın ki, burjuvazinin krizine devrimci bir çözümle cevap verecektir. Eğer Birinci Dünya Savaşında II. Enternasyonal işçi sınıfına ihanet etmeseydi ve uluslararası ölçekte kitleleri mücadeleye çağırsaydı muhtemelen emperyalist savaş bir proleter devrimle önlenebilecekti. Nitekim üç yıl gecikmeli de olsa, Bolşevikler Rusya’da işçi-emekçi kitleleri mücadeleye çekmeyi başardılar ve emperyalist savaş gerçek hedeflerine ulaşamadan bitti.

1990’lardan sonra burjuvazinin ideolojik bombardımanının merkezinde sınıf mücadelesinin bittiği yalanı yer alıyordu. Ama gelinen aşama burjuvazinin bu yalanını tuzla buz etmiş bulunuyor. İçinden geçtiğimiz süreç öylesine keskin çelişkilerle yüklüdür ki, her an her yerde beklenmedik patlamalarla kendini dışa vurabilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda Latin Amerika’da peş peşe patlayan devrimci durumlar, Fransa’daki göçmen gençliğin isyanı veya karikatür krizleri vesilesiyle sokağa dökülen Müslüman kitlelerin öfkesi bu ani patlamaların ifadesidir. Emperyalizm çağında ve özellikle günümüz benzeri süreçlerde devrimci patlamalar en küçük bir kıvılcımdan dahi çıkabilir. Fakat esas eksiklik, kitlelere yol gösterecek ve işçi sınıfının siyasal iktidarı fethetmesine önderlik edecek bir devrimci önderliğin olmamasıdır. Tarihsel deneyimler de, Latin Amerika’daki devrimci durumların bir proleter devrimine doğru ilerlemeden sönümlenmesi de bu gerçeğe döne döne işaret etmektedir. Demek ki, uluslararası devrimci önderliğin yaratılması görevi esas mesele olarak önümüzde duruyor. Hedef değişmemiştir, görev de!



[1] Utku Kızılok, Uluslararası Siyasetin Eğilimleri ve İşçi Sınıfı, MT, Ocak 2007

[2] Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, MT, Aralık 2007

[3] Elif Çağlı, age

[4] Utku Kızılok, age

[5] Oktay Baran, Emperyalizmin Kıskacında Ortadoğu, MT, Eylül 2007

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:34, Ocak 2008