Navigation

Darbe Günlükleri ve İktidar Kavgasının Seyri

Egemen sınıf içinde yaşanan iktidar kavgası sürerken, bu kavganın bir parçası olarak, dinlenen telefon konuşmalarının kayıtları, ele geçirilen günlükler ve darbe hazırlıklarını ifade eden çeşitli belgeler ortalığa saçılıyor. Hatırlanacağı üzere, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’e ait günlükler 2007 Martında Nokta dergisinde yayınlanmıştı. Siyasal alan üzerindeki belirleyici gücünü yitireceği korkusuna kapılan ve darbe hazırlıklarına girişen yüksek asker-sivil bürokrasinin başarısız darbe girişimlerini, bu günlükler deşifre etmişti. Günlüklerin gerçekliği sorgulanırken, Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı seçtirmemek amacıyla statükocu güçler, tam da günlüklere yansıyan planlar ekseninde yeni bir seferberlik başlatmışlardı. “Laiklik elden gidiyor” mavalıyla kentli orta sınıf sokağa dökülürken, muhtemel bir darbenin ayak sesleri de 27 Nisan gecesi Genelkurmay tarafından verilen muhtırayla duyurulmuştu. Böylece asker-sivil bürokrasi devletteki hâkim konumunu ve kolayca bir kenara itilemeyeceğini ortaya koymuş oluyordu.

Şimdilerde, eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ile Ergenekon sanığı emekli orgeneral Hurşit Tolon’un basına sızdırılan telefon konuşmaları ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Mustafa Balbay’ın yüksek asker-sivil bürokrasiyle görüşmelerini kaydettiği günlükleri, kendisini “devletin esas sahibi” olarak gören devletlû bürokrasinin giriştiği iktidar kavgasının perde arkasını gözler önüne seriyor. Karadayı, birinci ses kaydında şişinerek 28 Şubat’ı nasıl gerçekleştirdiklerini, dönemin cumhurbaşkanı Demirel’in TSK’nın sözünü nasıl dinlediğini, Erbakan-Çiller hükümetini nasıl düşürdüklerini, Mesut Yılmaz’a iktidarı “altın tepside” nasıl sunduklarını ballandırarak anlatıyor. “Müesses nizam”ın bozulabileceği korkusuyla yüksek asker-sivil bürokrasi, 28 Şubat 1997 müdahalesiyle kendi tasarımının dışına taşan burjuva siyasal alana, bu işin başını çeken generallerin deyimiyle “balans” ayarı çekmişti. Her ne kadar 28 Şubat silahlı bir darbe değil idiyse de, sürecin mimarı generallerin ifadesiyle, “post modern” bir darbeydi. 27 Nisan bir “post modern darbe” katına yükselemedi, ama Türkiye’de darbe tehlikesinin ortadan kalkmadığını bir kez daha ortaya koydu.

Karadayı’nın ikinci ses kaydı ise, cumhurbaşkanlığı krizinin ve 27 Nisan muhtırasının sahne arkasını dışa vuruyor. Bilindiği gibi, meclisin cumhurbaşkanı seçebilmesi için, oylamaya 367 milletvekilinin katılması gerektiği tezini keyfi bir şekilde ortaya atan darbeci-statükocu güçler, akabinde de bu sayıya ulaşılmaması için kampanya yürütmüşlerdi. İşte Karadayı’nın konuşmaları bu kampanyanın bir boyutunu kapsıyor. Ses kaydından öğreniyoruz ki, Erkan Mumcu’yu arayan Karadayı, ANAP milletvekillerinin meclise girmemesini istemiştir. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi gerektiğinden, sivil demokrasiden dem vuran Erkan Mumcu ise, “paşasından” yediği zılgıt üzerine çark etmiş ve parti milletvekillerini meclise sokmamıştır. Aynı ses kaydında Karadayı, Genelkurmay’ın “üzerine düşen görevi” yerine getirmesi gerektiğinden de söz ediyor (27 Nisan muhtırasının bu ve benzeri konuşmaların hemen arkasından gelmesi bir tesadüf olmasa gerek!), ona göre “bu işi yalnızca TSK temizler”.

Mustafa Balbay’ın günlükleri ise 2003-2004’te yaşananları anlatmaktadır. Jandarma genel komutanı Şener Eruygur öncülüğünde 2003-2004’te hazırlanan ve fakat başarıya ulaşamayan darbe planlarının konu edildiği günlüklere, AKP’nin iktidara gelmesiyle askeri bürokrasinin siyasal alan üzerindeki ağırlığının ortadan kalkacağı korkusu damgasını basmaktadır. Gerek Örnek gerekse Balbay’ın günlükleri, askeri bürokrasinin “müesses nizam”ın bozulmasına karşı nasıl örgütlendiğini ortaya koymakta ve örtüşmektedir. Buna mukabil, söz konusu günlüklerin üç dört yıl sonrasına rastlayan Hurşit Tolon’un konuşması, geçen süre zarfında egemen güçler arasında yer değiştirmeye başlayan güç ilişkilerini ve aristokratik bürokrasinin tarihsel konumunu kaybetmeye başlamasının acısıyla feveran etmesini gözler önüne sermektedir. Tolon, Genelkurmay’ın yeterince sert olmadığını, “mıy mıy”dan öte bir tutum almayarak uzlaştığını dile getirerek bu feveranı açıkça dışa vurmaktadır.

I

Yayınlanan darbe planlarından, günlüklerden ve konuşma kayıtlarından anlaşılıyor ki, askeri bürokrasi AKP’nin 2002 seçimlerinde iktidara geleceğini beklememektedir. Generaller AKP’nin değil de CHP’nin iktidara geleceğini beklemekte ve bunu istemektedirler. 28 Şubat “post modern” darbesiyle burjuva siyasetini kendi istedikleri doğrultuda yola soktuklarını düşünmektedirler. Kapatılan Refah’ın yerine kurulan Fazilet Partisi de 2002 seçimlerinden önce kapatılmıştır. Siyasal alanda yeni bir “bozulma” karşısında sessiz kalmayacaklarını açıkça ifade etmekten de imtina etmemektedirler. Devletin “aslî” sahibi ve “kurtarıcı” misyonuyla hareket eden ve bunu Kemalist ideolojiyle sarıp sarmalayan bürokrasi için, mevki ve ayrıcalıklarını, siyasal alan üzerindeki belirleyici gücünü korumak daima önemli olmuştur. Tam da bundan dolayıdır ki, generaller nezdinde parlamentonun ve sivil siyasal alanın pek de kıymeti harbiyesi yoktur, onlara göre burjuva siyasetini daima gütmek, yön vermek ve sınırlarını çizmek gerekmektedir.

AKP’nin iktidara gelmesinden sonra yüksek asker-sivil bürokrasi, “yahu böyle olacaktı madem, o zaman 28 Şubat’ı niye yaptık” sızlanmaları eşliğinde, “müesses nizam”ı korumak amacıyla yeniden harekete geçmiştir. Ancak AKP’nin iktidara geldiği siyasal konjonktür, 28 Şubat sürecinden tümüyle farklıdır ve bu gerçek, Örnek ve Balbay’ın günlüklerinde bizzat generallerin ağzından ifadesini bulmaktadır. Daha seçimlerden dört beş gün sonra, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, ABD’nin ve İstanbul sermayesinin (yani TÜSİAD’ın), sonucu sevinçle karşıladığını, ordunun iç siyasette etkisinin zayıflatılmak istendiğini ve bundan dolayı da AKP’nin desteklendiğini söylüyor.

AB Süreci ve Burjuva İktidar Bloku İçindeki Çatışma adlı yazısında, AB’nin ve tekelci sermayenin çıkarlarının AKP ile örtüştüğüne dikkat çeken Mehmet Sinan, şöyle devam ediyordu: “3 Kasım erken genel seçiminden sonra ortaya çıkan tabloya bakıldığında, bu aşamada TÜSİAD’ın istekleriyle AKP’ninkiler örtüşmekteydi. AKP kendi meşruiyetinin kaynağını ve güvencesini, Batı’daki gibi bir burjuva demokrasisinin Türkiye’de de işletilmesinde görürken, sözcülüğünü TÜSİAD’ın yaptığı büyük burjuvazi de geleceğini ulusal sınırlar içerisine hapsolmuş bir kapitalizmde değil, Batıyla entegre olmuş bir kapitalizmde görmekteydi. AB ile entegrasyon sürecinde burjuvazinin ihtiyaç duyduğu ve ‘Batıcı’, ‘laik’, ‘modern’ geçinen burjuva partilerin yapamadığı reformları, belki de bu ‘dini bütün’ müslüman burjuva partisi (AKP) yapacak ve AB sürecinin önünü açacaktı!” Elbette bu reformların başında, Türkiye’deki rejimi asker-sivil bürokrasinin vesayetinden kurtararak Batı’daki gibi bir işleyiş zeminine oturtmak gelmekteydi.

Rejim üzerindeki asker vesayetinin kalkmasıyla Türkiye’deki siyasete daha fazla nüfuz ederek hegemonya kurmayı ve kendi çıkarları temelinde yönlendirmeyi arzulayan Avrupalı emperyalistler de, AKP’nin desteklenmesi hususunda büyük sermaye ile aynı düşüncedeydiler. Irak savaşının tamtamlarını çalan ABD emperyalizmi ise, kendi yanında savaşa katılması için bastırdığı Türkiye’nin büyük siyasi meselelerde karar mekanizmalarının esas belirleyici gücünün statükocu askeri bürokrasi olmasını istememiş; “İslami” bir geçmişe sahip, “ılımlı İslam” projesine uygun, AB reformlarını hayata geçirebilecek, Kürt ve Kıbrıs sorunlarının çözülmesi noktasında daha esnek olabilecek olan AKP’yi desteklemeyi tercih etmiştir.

İşte bu siyasal konjonktür, 28 Şubat sürecinden farklı olarak, yüksek askeri bürokrasi içinde bir farklılık meydana getirmişti. Hilmi Özkök ABD çizgisi çerçevesinde AKP’ye müsahama gösterilmesi, sistem içine çekilerek terbiye edilmesi gerektiği düşüncesindeyken, özellikle kuvvet ve ordu komutanları düzeyindeki bazı generaller AKP’nin doğrudan alaşağı edilmesinden yana tavır koymuşlardır.

Genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanları arasında ortaya çıkan bu farklılık, AB reformlarının hayata geçtiği ve Kıbrıs sorununda Annan Planı çerçevesinde çözümün kabul edildiği 2003-2004 döneminde derinleşmiştir. Yüksek askeri bürokrasinin siyasal alan üzerindeki vesayetini besleyen unsurların zayıflatılmasına karşı Genelkurmay başkanının yeterince aktif olmadığını düşünen ve ondan umudunu kesen kuvvet komutanları, “müesses nizamı” kendi inisiyatifleriyle yeniden sağlamaya girişmişlerdir. Kuvvet komutanlarına göre ülke batmakta, her şey kayıp gitmekte ve cumhuriyet mum gibi erimektedir ve bir an önce bir şeyler yapılması gerekmektedir. Genelkurmay başkanını daha aktif olmaya itmek amacıyla Cumhuriyet gazetesinde “genç subaylar rahatsız” haberi manşet haline getirilirken, kuvvet komutanları, yargı ve üniversite çevrelerini, kimi yazar ve gazeteleri içine alan bir askeri darbe örgütlemeye girişmişlerdir. Ancak dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur öncülüğünde 2003-2004’te örgütlenen, “Sarıkız” ve “Ayışığı” adıyla kodlanan darbeler başarıya ulaşmamıştır.

Bu darbelerin başarıya ulaşmamasından hareketle Türkiye’de darbeler döneminin kapandığını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Söz konusu darbe girişimlerinin başarıya ulaşmamasının birçok nedeni bulunmaktadır. Birinci neden yukarıda ortaya koyduğumuz siyasal konjonktürdür. ABD, AB, TÜSİAD ve medya AKP hükümetinin yanında saf tutmuştur. Nisan 2003 tarihinde Yaşar Büyükanıt’ın, “Balbay, bu medya yapısıyla bugün darbe yapılır mı? Yapılmaz” sözleri aslında darbe girişimlerinin neden başarıya ulaşmadığını özlü bir şekilde anlatmaktadır. Medyanın Genelkurmayın denetiminde öncü kol olarak görev yaptığı yeni bir 28 Şubat’ın koşulları yoktur.

İkinci neden, Hilmi Özkök’ün böyle bir darbeye karşı çıkmış olmasıdır. O dönem Genelkurmay karargâhında görev yapan ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olan Yaşar Büyükanıt ile İlker Başbuğ, AKP’nin önünün kesilmesi noktasında genel hatlarıyla kuvvet komutanları gibi düşünmelerine karşın, Hilmi Özkök’ün yanında yer almışlardır. Sonuçta unutmamak gerekiyor ki, burjuva devlet kurumları da rekabetin kıran kırana yürüdüğü yerlerdir. Hemen her generalin hayali yüksek askeri bürokrasinin tepesine oturmak ve bu makamın nimetlerinden faydalanmaktır. Bu gibi faktörler, farklı tutumların alınmasına, çelişkili ve geçici birlikteliklerin oluşmasına yol açabilmektedir. Ayrıca TSK’nın bir NATO ordusu olduğu akıldan çıkartılmamalıdır. Netice itibariyle, 2003-2004 dönemindeki darbeler başarıya ulaşamamış ve darbeci-statükocu güçler bu raundu kaybetmişlerdir.

II

Uzun bir yeniden paylaşım savaşı başlatan ABD emperyalizmi açısından Türkiye’de AKP’nin iktidara gelmesi zaten arzulanan bir şeydi. Avrupa Birliği gibi ABD de, geçmiş dönemlerden farklı olarak, burjuva rejim üzerindeki asker vesayetinin kalkmasını kendi çıkarlarına uygun buluyordu. Zira TSK’nın statükocu çizgisi, Kıbrıs ve Kürt sorunları konusunda kendi planlarını hayata geçirmek isteyen ABD emperyalizmi için ön tıkayıcı konumundadır. Bu cihetle statükocu asker-sivil bürokrasiye karşı, Kıbrıs ve Kürt sorunlarında adım attırabileceğini düşündüğü AKP’yi desteklemiştir. Nitekim ABD, Türkiye’nin Irak savaşına kendi yanında katılmasının pazarlığını da TSK ile değil, esas olarak AKP hükümetiyle yapmıştır. Böylece AKP’ye bakış, Kıbrıs ve Kürt sorunları üzerinden TSK ile ABD arasında bir çelişki doğmuştur.

Darbeci generallerin AKP karşıtı siyasetinin ABD’de yeterli desteği bulamaması ve özellikle de Irak’ta bir Kürt federe devletinin oluşması, statükocu-devletçi güçler arasında anti-Amerikancı rüzgârların esmesine neden olmuştur. Kerkük’ü de içine alarak bağımsızlığa gidebilecek bir Kürt devleti düşüncesi, statükocu güçleri dehşete sürüklemiştir. Dolayısıyla da bizzat yüksek askeri bürokrasi tarafından estirilen anti-Amerikancı milliyetçi rüzgârların esas sebebi, AKP’den ziyade ABD’nin Kürtleri desteklemesidir. İşte tam da bu süreçte, Avrasyacılık meselesi, darbeci kuvvet komutanları tarafından ortaya atılmıştır. Çeşitli platformlarda boy gösteren kuvvet komutanı darbeci generaller İran, Rusya ve Çin’in bir eksen olabileceği ve Türkiye’nin bu eksene yanaşıp yanaşmayacağını düşünmesi gerektiğini ileri sürmeye başlamışlardır.

Avrasyacılık meselesinin gündeme getirilmesinin iki boyutu bulunmaktaydı: Birincisi, içeride yürüyen iktidar kavgasında ve uluslararası siyasal gelişmeler karşısında sıkışan darbeci-statükocu güçler, kendi egemen düzenlerini korumak için bir arayış içine girmişlerdir. İkincisi ve esas olarak, bu yönelimle ABD’ye bir gözdağı verilmek ve TSK’nın önemi hatırlatılmak istenmiştir. ABD’nin TSK’yı eskisi gibi dikkate almaması ve AKP’nin tepelenmesine izin vermemesi, on yıllardır ABD tarafından muhatap alınmaya ve TC’nin politikalarını belirlemeye alışkın yüksek askeri bürokrasi nezdinde bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Hayal kırıklığının yarattığı öfke nöbetleri eşliğinde, gözdağı anlamına gelecek çıkışlarla “bizi dikkate alın” mesajları verilmeye başlanmıştır. Örneğin, 16 Ocak 2004’te Şener Eruygur, İlhan Selçuk’a şöyle demektedir: “ABD’ye bunların [AKP] o kadar güçlü olmadığını anlatmalıyız.” Bu “anlatmalıyız”ın rica minnetle değil de, iç ve dış siyasette AKP’yi sıkıştırarak ve elini kolunu bağlayarak yapılacağı kuşkusuzdur. Böylece 2005 baharındaki dönemece gelinmiştir.

TSK içinden yürünerek yapılması hedeflenen darbe girişimlerinin başarıya ulaşmaması ve iktidar kavgasında statükocu-devletçi güçlerin mevzi kaybetmesi, darbeci güçleri yeni ve uzun soluklu bir kampanya örgütlemeye itmiştir. Süreci tersine döndürmek üzere başlatılan bu kampanyanın pek çok ayağı bulunmaktaydı: 28 Şubat sürecinde olduğu gibi bir medya ve daha da önemlisi kitle desteği yaratılmaya çalışılacaktı. Tezgâhlanacak provokasyonlarla geniş kitlelerin sokağa dökülmesi ve hükümet üzerinde baskı kurulması sağlanacaktı. Bir taraftan Kürt düşmanlığı temelinde geniş kitlelerin, öte taraftan ise “laik düzen elden gidiyor” vaveylasıyla Kemalist orta sınıfların ayağa kaldırılmasıyla olağanüstü rejimin koşulları yaratılmaya çalışılacaktı. Bunun yanı sıra, söz konusu plan ekseninde üniversite ve yargı çevreleri, medya, sendikalar ve tüm ulusalcı sivil güçler, geniş ölçekte bu kampanyaya örgütleneceklerdi.

Nitekim yeni kampanya temelinde ilk provokasyon 2005 Newroz’unda devreye sokuldu. Mersin’de düzenlenen Newroz şenliklerinde iki çocuğun, ellerine tutuşturulan Türk bayraklarını yerlere vurmaları üzerine, tam anlamıyla bir milliyetçi fırtına kopartıldı. Genelkurmay Başkanlığı “sözde vatandaş”, “alçaklar”, “kimse TSK’nın sabrını zorlamasın” gibi ifadeler kullanarak bir açıklama yaparken, her eve bayrak asma ve her ilde telin mitingleri yapılması kampanyası başlatıldı. Mitingler bizzat il Garnizonlarının talimatıyla yapılıyor, rektörler öğrencileri sokaklara döküyor, pencerelerine bayrak asmayanlar adeta “vatan haini” olarak damgalanıyor ve birçok yerde Kürtlere saldırılar gerçekleştiriliyordu. Hayata geçirilen şovenist histeri kampanyasının bir başka boyutunu da, özellikle 2006 ortalarından sonra yoğunca dile getirilen “sınır ötesi operasyon” talebi oluşturuyordu.

Esas olarak Kürt illerinde savaşan emekli asker artıklarının oluşturduğu Kuvayı Milliye türü sözde sivil toplum örgütlerinin de, yoğun olarak 2005 yılında kurulduğuna önemle dikkat çekmek gerekiyor (ki, bu kontra yapıların bir kısım unsurları Ergenekon davası kapsamında tutukludurlar). Yani darbeci güçler, olağanüstü bir rejimin koşullarını yaratmak amacıyla, kontrgerilla unsurlarını da sivil düzeyde örgütleyerek harekete geçirdiler. Bu arada devletin derininde resmi olarak görev yapan kontra unsurlar da, yeni provokasyonlar yapmak üzere harekete geçtiler. Kasımda, Hakkari Şemdinli’de bir kitapevine bomba atan JİTEM’ciler, bu kez kaçamayarak halk tarafından yakalandılar. Bu suçüstü yakalanma durumunu bir an önce perdelemek için, yüksek askeri bürokrasi seferber oldu, kara kuvvetleri komutanı Yaşar Büyükanıt “tanırım, iyi çocukturlar” açıklaması yaparak kontra unsurlara sahip çıktı.

Ancak hükümet Şemdinli olaylarının üzerine gidemedi. Mevzi kaybetmekte olan statükocu güçler, hazırlanan Şemdinli iddianamesinin içinde Yaşar Büyükanıt’ın da isminin geçmesi üzerine vaveylayı kopardılar. “Askere dokunmaya nasıl cüret edilir” nidaları eşliğinde yüksek askeri bürokrasiden gelen salvolar karşısında hükümet geri adım attı; iddianameyi hazırlayan savcı görevinden alındı, iddianame askeri yargıçlara verildi (ve daha sonra JİTEM’ciler serbest bırakıldılar). Hükümetin bu geri adımı, statükocu güçlerin süreci geriye çevirme girişiminde onlara önemli bir avantaj sağladı ve cesaretlenen darbeci güçler karanlık planlarına hız verdiler.

Kürt düşmanlığı ve “laiklik” temelinde kitlelerin sokağa dökülmesi kampanyası 2006 yılında hızlanacak ve 2007’nin meşhur Cumhuriyet mitingleriyle tepe noktasına ulaşacaktı. Türkiye’nin bir şeriat ülkesi haline gelmekte olduğu ve laiklik gibi değerlerin aşındırıldığı temasını içeren “Tehlikenin farkında mısınız?” kampanyası 2 Nisan 2006’da Cumhuriyet gazetesi tarafından devreye sokuldu. Bu kışkırtıcı kampanyanın hedefi, laiklik konusunda hassas olan Kemalist orta sınıfı ve şeriat tehlikesine karşı duyarlı olan Alevi kesimleri kışkırtıp söz konusu planın arkasına yığmaktı. Aynı günlerde Demirel’in “türbanlılar Arabistan’a” demesini, Cumhuriyet gazetesine peş peşe bombalar atılmasını ve AKP karşıtı bir cephenin kurulması gerektiği tartışmalarını da hatırlatmak gerekiyor. Siyasal ortamın “laik/anti-laik” ekseninde kutuplaştırılmaya çalışıldığı bu günlerde, okullarda türban takılmasını yasaklayan kararı alan Danıştay’a 18 Mayısta bir saldırı gerçekleştirildi ve bir Danıştay üyesi öldürüldü. Elbette provokasyon, türbanı yasaklayan “kafir”, “laik” Danıştay üyelerinin cezalandırılması mizanseni üzerine kurulmuştu.

Pusuya yatmış statükocu güçler tez elden saldırının hedefinin “laik demokratik cumhuriyet” olduğu vaveylasını kopardılar. En üst rütbelisinden en alt rütbelisine değin binlerce askerin yerini aldığı cenaze töreni, “laik cumhuriyet elden gidiyor” korkusuyla şoke edilmiş kitlelerin “Türkiye laiktir laik kalacak” ve “Mollalar İran’a” gösterisine dönüştürüldü ve AKP’li bakanlar “katiller dışarı” sloganlarıyla protesto edildi. Oysa bu Danıştay saldırısını, provokasyon amacıyla darbeci güçler yaptırmışlardı ve bu gerçek daha sonra net bir şekilde açığa çıktı.

Bu saldırıyla birlikte “laiklik elden gidiyor” söylemine bir zemin yaratılmış oldu ve “laik/anti-laik” kutuplaştırma operasyonuna istim kazandırıldı. Eylül başında Genelkurmay Başkanlığına Yaşar Büyükanıt’ın oturması ve Hilmi Özkök döneminde yüksek askeri bürokrasi içinde ortaya çıkan çelişkinin bir ölçüde aşılmasıyla AKP’ye dönük eleştiriler ve sıkıştırmalar hızlandı. Yeni Genelkurmay kadrosu, AKP’yi iktidardan indirme planının arkasına kitle desteği yığma sürecine katkı sunmak için, “emperyalizm”den ve “uluslararası kapitalizm”den şikâyet ediyor, “Türk Devrimi”nin tehlikelerle karşı karşıya olduğundan dem vuruyor, laiklik ve milliyetçilik temelinde bir ulusal birlik çağrısı yapıyordu. 29 Ekim kutlamaları, 4 Kasımda düzenlenen ve aslında Cumhuriyet mitinglerinin bir ilk provası olan “Cumhuriyet İçin Halk Yürüyüşü”, 10 Kasım anmaları ve 11 Kasımda yapılan Ecevit’in cenaze töreni de laiklik histerisine sahne oldu ve statükocu güçler gövde gösterisi yaptılar.

İktidar kavgasının alabildiğine kızıştığı bir yıl olan 2007, 19 Ocakta, darbeci güçlerin Hrant Dink’i katlederek provokasyon zincirine bir yenisini daha eklemesiyle açıldı. Bir ucunda AKP’den birini cumhurbaşkanı seçtirmemek, öteki ucunda ise Aralık ayında yapılacak Kerkük referandumunu önlemek olan ve süreci kesin bir şekilde tersine çevirmeyi amaçlayan stratejiyi egemen kılmak için tüm güçlerini seferber ettiler. 12 Martta bir basın toplantısı düzenleyen Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, sözünü ettiğimiz strateji üzerinde duruyordu: Tez elden sınır ötesi operasyon başlatılmalı ve cumhurbaşkanı, sözde değil özde laik olan biri olmalı! Sınır ötesi operasyonun uzak hedefi elbette ki Kerkük referandumunu engellemekti, ancak yakın hedefi, savaş düzenine geçerek inisiyatifi ele geçirmek ve böylece cumhurbaşkanlığı seçimlerinde darbeci güçlerin istemlerini egemen kılmaktı. Bu strateji temelinde Federe Kürt Bölgesine operasyon yapılması için hükümet üzerinde sürekli baskı kurulurken, AKP’nin karşısına kitle yığma mitinglerine de start verilmişti.

Nitekim Cumhuriyet mitingleri ilk olarak 14 Nisanda Ankara’da, daha sonraki günlerde ise İstanbul ve İzmir’de yüz binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Darbeci güçler, kentli ve Kemalist orta sınıfları, şeriat korkusu yaşayan Alevilerin bir bölümünü ve ne yazık ki kimi sendikaları meydanlara indirmeyi başarmışlardı. Mitinglere, laiklikten ziyade şovenist sloganlar damgasını basmıştı. Beri taraftan ise, anti-Amerikancı rüzgârlar estirilmiş, anti-emperyalizmden, “tam bağımsız Türkiye”den dem vurulmuştu. Ancak yükseltilen anti-Amerikancılığın arkasında esas olarak Kürt ve AKP düşmanlığı olduğunun altı çizilmeli. Siyasal konjonktürden yararlanarak anti-Amerikancı sloganların arkasına kitlelerin yığılmasının, darbeci güçler tarafından ABD’ye verilmiş bir mesaj olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Böylece darbe planına 28 Şubat sürecindekini aşan bir kitle desteği sağlanmıştı. Kitle desteğinin yanı sıra, önemli ölçüde medya desteğinin de sağlandığını belirtmek gerekiyor. Bu tablo, 2003-2004 döneminde “bu medya ile darbe olmaz” diyen Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ı ve yüksek askeri bürokrasinin diğer kesimlerini oldukça cesaretlendirmişti. Nihayetinde cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turunun yapıldığı 27 Nisan gününün gecesinde, Genelkurmay muhtıra verecekti. Her ne kadar ertesi gün, AKP hükümeti bugüne değin hiçbir hükümetin yapamadığını yaparak karşı bir bildiri ile muhtıraya cevap vermişse de, askeri darbenin kılıcı burjuva parlamentosunun üzerinde sallanmaya başlanmıştı. Buna karşılık, alınan erken genel seçim kararıyla cumhurbaşkanlığı krizi geçici olarak çözülecekti.

III

Girişilen provokasyonlar, estirilen savaş rüzgârları, laiklik histerisiyle kitlelerin sokağa döktürülmesi, Anayasa Mahkemesinin Anayasayı açıkça ihlal ederek 367 zorunluluğunu şart koşması ve 27 Nisan muhtırası… Yaşanan iktidar kavgası alabildiğine tırmanırken, rejim tam anlamıyla krize girmiş, adeta “iki başlı bir iktidar” görünümü hâsıl olmuştu. Darbeci güçler cumhurbaşkanlığı seçimlerini sabote ederek ve AKP’ye seçim kararı aldırarak taktik hedeflerine ulaşmışlardı. Ancak AKP’nin alaşağı edilerek iktidar kavgasında kaybedilen mevzilerin geri devşirilmesi stratejik hedefine ulaşamayacaklardı.

Rejim krizinin tepe noktasına çıktığı günlerde –Mayıs 2007’de–, Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Büyükanıt iki buçuk saatlik bir görüşme yaptılar. Bu görüşmede, Genelkurmay ile AKP arasında bir mutabakat (“Dolmabahçe mutabakatı”) yapıldığı bilinmektedir. Öncelikle kriz sürecinin soğutulması, AKP’nin kendi içindeki sivri uçları törpüleyerek sisteme daha fazla kanalize olması, Kürt sorununda AKP’nin TSK çizgisine gelmesi ve buna karşılık Genelkurmayın da statükocu güçleri kontrol altına alarak dizginlemesi –ABD’nin de telkinleriyle– karar altına alındı. Elbette bu uzlaşma burjuva kesimler arasında yürüyen iktidar kavgasının bitmesi anlamına değil, it dalaşının rejimde gedikler açmayacak bir düzleme taşınması anlamına geliyordu.

Ancak Genelkurmaydan daha sert bir tutum almasını bekleyen geniş darbeci-statükocu çevreler, bu mutabakattan memnun kalmamış, Genelkurmay çizgisini daha aktif kılmaya ve söz konusu anlaşmanın bozulmasını sağlamaya dönük hamleler yapmaya başlayacaktı. Darbeci güçler bir taraftan yeni provokasyon dalgasına hazırlanırken, öte taraftan da asker cenazelerini AKP karşıtı gösterilere dönüştürerek sınır ötesi operasyonu 22 Temmuz seçimlerinin öncesine getirmeye çalışacaklardı. Her ne kadar bir mutabakat söz konusu olmuşsa da, Genelkurmay, gerek mevcut ortamın AKP aleyhine işlemesi gerekse alttan gelen basıncın karşılanıp dizginlenebilmesi için, savaş tamtamlarını çalmaya devam etmiştir. İşte tam da bu süreçte ve bunun üzerine, hükümet cenahı da kontrgerilla unsurlarına dönük ilk Ergenekon operasyonunu başlatmıştır.

Bu “ilk dalga”da gözaltına alınan unsurların hemen tamamının Kuvayı Milliye türü sivil kontra örgütlerde yuvalanmış kimseler oldukları, pek de önemli şahıslar olmadıkları dikkat çekmektedir. Hükümet darbeci güçlerin kontra elamanlarına dokunarak tepelere mesaj vermiş ve “ayağınızı denk alın” demiştir. 2003-2004 dönemindeki darbe planlarından haberdar olmasına karşın sessiz kalan hükümetin, küçük kontra unsurlara dönük bu operasyonu, esas derdinin darbecilerin üzerine gitmekten ziyade gözdağı vermek olduğunu gözler önüne sermektedir. Ancak darbecilerin hamleleri, 22 Temmuz seçimlerinde AKP’nin ezici zaferine rağmen durmamıştır. Darbeci güçler yeni hamlelerle hükümeti alaşağı etmeye dönük çabalarını hızlandırdıkça, hükümet de Ergenekon operasyonlarına hız vermiştir. Nitekim Veli Küçük’ün de içinde olduğu kıdemli kontra başların Ocak 2008’de gözaltına alınması, bunun üzerine 14 Martta AKP’ye kapatma davası açılarak cevap verilmesi, açılan kapatma davasının üzerinden bir hafta geçmeden bu kez İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek gibi unsurların tutuklanması sürecin nasıl işlediğine delildir.

Bu sırada AKP’ye açılan kapatma davası düzeni yeni bir krizle karşı karşıya getirmiştir. Kapatma davası sonuçlanmadan tam bir ay önce, Ergenekon dalgaları nihayet 2003-2004 dönemindeki darbe girişimlerinin başını çeken Şener Eruygur’a ve orgeneral Hurşit Tolon’a uzatılarak gerekli yerlere mesajlar verilmiştir. Nihayetinde, AKP’nin kapatılmasının burjuva düzende bir boşluk doğurabileceği, rejimin içeride ve uluslararası düzeyde bir çıkmazın içine düşebileceği endişesiyle; hassas dengeler hesaba katılarak, AKP hem “laiklik karşıtı odak” olarak suçlanmış ve terbiye edici mesajlar verilmiş ama hem de düzenin selameti için kapatılmamıştır.

Genelkurmayın, generallerin de içinde olduğu Ergenekon operasyonlarına nasıl izin verdiği sıkça sorulmaktadır: Yürüyen burjuva kamp içi iktidar kavgasında, statükocu-devletçi güçler cephesinde belirli gedikler açıldığını unutmamak gerekiyor. AKP iktidara geldikten sonra yüksek askeri bürokrasinin tepesinde çatlak ortaya çıkması, emir-komuta zincirinin dışına çıkan darbe planlarının başarıya ulaşamaması, cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde AKP’ye geri adım attırılamaması ve onun 22 Temmuz seçimlerinden güçlü bir şekilde çıkması, statükocu cephenin mevzi kaybetmesine neden olmuştur. İşte Ergenekon operasyonları bu mevzi kaybının ifadesidir. Üstelik darbeci ve kontra güçler o denli teşhir olmuş ve mızrak o denli çuvala sığmaz hale gelmiştir ki, artık bazı “kurbanlar” vermek düzen açısından kaçınılmaz olmuştur. Genelkurmayın Ergenekon operasyonu karşısında genel olarak sessiz kalmasının birinci boyutu budur. İkinci boyutu, denetimi dışına çıkan ve statükocu-devletçi çevreleri Genelkurmaya karşı bile kışkırtmaktan geri durmayan, TSK içinde emir-komuta zincirini bozarak kendisine adam devşiren unsurların temizlenmesini faydalı bulmasıdır. Üçüncü boyutu, anti-Amerikancı rüzgârlar estiren ve Avrasyacılıktan dem vuran bu unsurların tasfiyesinin ABD tarafından da istenmesidir. Dördüncü boyutu, bu unsurları temizleyerek, halk nezdinde darbecilikle, derin devletle, faili meçhul cinayetlerle özdeşleşen ve itibar yitiren TSK’nın aklanmasının arzulanmasıdır.

Ancak Genelkurmay, iktidar kavgasının ortaya çıkardığı ve dayattığı bu zorunlu nedenlerle Ergenekon operasyonuna göz yummuşsa da, sürecin büyüyerek TSK’yı ve statükocu cephenin bütününü kaplama eğilimine karşı sessiz kalmamıştır. Bir taraftan orgenerallerin gözaltına alınması, ama öte taraftan iddianamede, Ergenekon örgütünün TSK ile ilişkisi yoktur denmesinin nedeni, neye nereye kadar izin verildiğini gösteriyor. Beri taraftan, pek çok vesileyle “sınırlar aşılmasın” mesajı verilerek süreç kontrol altında tutulmaya çalışılmaktadır. İç ve dış konjonktürün basıncı altında kalan ve belirli ölçülerde mevzi kaybeden (örneğin, TRT-Şeş benzeri Kürt “açılım”ları), statükocu güçler, “müesses nizam”dan sorumlu çavuş olma arzusundan vazgeçme niyetinde değillerdir. Örneğin, Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan ve geçen aylarda basına düşen “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı”nda, kamuoyunun, yargının, medyanın, sendikaların, sivil toplum örgütlerinin, sanatçıların, partilerin nasıl TSK çizgisine çekileceği, hangi yöntemlerin kullanılacağı, muhalefetin ve Kürt hareketinin nasıl bölünebileceği, Irak Kürt bölgesinin nasıl taciz edileceği ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Bu eylem planı ile, Ergenekoncuların olağanüstü hal rejimi yaratmak amacıyla devreye soktukları planlar arasında muazzam bir örtüşme vardır. Dolayısıyla, statükocu cephenin kaybettiği mevziler, yüksek askeri bürokrasinin toplum üzerinde kılıç sallamasının önüne geçmemiştir.

IV

Askerin, toplum ve siyaset üzerindeki vesayetinin henüz ortadan kalkmadığı noktasında uyanık ve dikkatli olmak gerekmektedir. Bir başka uyanık olunması gereken husus da şudur: Burjuva devletin açık ya da gizli, resmi ya da gayri resmi bölümlerince, 1970’lerden bugüne değin yapılan provokasyonların, katliamların, Kürt illerinde yürütülen haksız savaş esnasında işlenen binlerce faili meçhul cinayetlerin, yakılan köylerin tek müsebbibi Ergenekon olarak gösterilmek istenmektedir. Böylece Ergenekon süreci burjuva devletin aklanmasına dönük bir “temiz eller” operasyonu havasına sokulmak isteniyor. Bu yapılırken, muazzam bir ideolojik manipülasyona başvuruluyor ve pek çok örgüt Ergenekon ile ilişkilendirilerek kitlelerin bilinci bulandırılmaya çalışılıyor. Ergenekon kitlelerin gözünde büyütülmek ve “demek her şeyi o yapmış” biçiminde bir düşünce toplumda hâkim kılınmak isteniyor. Oysa çok büyütülen Ergenekon, bu haliyle burjuva derin devletin ya da kontrgerilla unsurlarının ya da darbecilerin yalnızca, ama yalnızca küçük bir bölümünü oluşturmaktadır.

Gerçekten de burjuva devletin bir parçası olan kontrgerilla ve darbeci güçler açığa çıkartılmak isteniyorsa, 1970’lerde işçi hareketini ve devrimci hareketi kimlerin ezmeye çalıştığı, Maraş, Çorum ve benzeri katliamları kimlerin gerçekleştirdiği, 1990’larda Kürt illerinde haksız savaşı kimlerin yürüttüğüne bakmak gereklidir. Esasında devrimci işçi sınıfı için kral çıplaktır. Devrimci işçi sınıfı, kapitalizm yıkılmadan ve burjuva devlet parçalanmadan derin devletin, kontrgerilla örgütlenmelerinin, yapılan provokasyonların ve katliamların tümüyle açığa çıkmayacağını bilir. Tüm burjuva pislikleri açığa çıkartacak ve sorumlulardan hesap soracak olan, bir işçi devrimiyle kurulacak işçi iktidarıdır. Ancak bu demek değildir ki, Ergenekon benzeri süreçleri küçümsemek gerekir. Tersine, devrimci işçi sınıfı Ergenekon denen yapının soruşturulmasıyla yetinilmemesi, daha derinlere gidilerek tüm karanlık güçlerin ve suçluların açığa çıkartılması için mücadele etmelidir. Lenin’in ifadesiyle, demokrasi mücadelesi vermeyen işçi sınıfı sosyalizm mücadelesi de veremeyecektir.

Beri taraftan, sırf AKP’yi sıkıştırmak amacıyla Ergenekon sürecini küçümsemek ve darbe gerçeğini görmezden gelmek asla onaylanabilir bir tutum değildir. Fakat Kemalizmle, ulusalcılıkla bulaşık sosyalist çevreler, Ergenekon’u görmezden gelmekte ve statükocu-darbeci güçlere karşı mücadeleyi bir tarafa bırakmaktadırlar. Sanki “neo-liberalizmin, emperyalizmin ve gericiliğin temsilcisi” sadece AKP imiş gibi, ona karşı “gitsin de gerekirse darbeyle gitsin” siyaseti izlemektedirler. Elbette AKP sermayenin ve emperyalizmin has temsilcisidir. Ama Kemalist CHP’sinden TSK’sına değin tüm statükocu güçler de emperyalizmle bütünleşmiş bu sermaye düzeninin en has savunucusu değil midirler? AKP’yi “piyasacı dinci bir faşizm” diye tanımlayanlar, acaba CHP’yi ve darbeci güçleri “anti-emperyalist”, “ilerici” ve “demokrat” mı görüyorlar? Darbe planlarının ortalığa saçıldığı bir dönemde “dinci” ve “faşist” etiketleriyle yalnızca AKP’yi hedef tahtasına koymak, buna karşın, Kürt halkına ve devrimcilere kan kusturan darbeci faşist güçlerin ayak seslerini duymazdan gelmek politik bir tercihtir, ama bu tercihin işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarıyla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Yaşanan burjuva iktidar kavgası gerek sosyalist harekette gerekse işçi hareketinde yansımalarını bulmuştur. Bürokrasi eliyle sendikalar ve işçilerden kesilen paralarla oluşturulan devasa fonlar darbeci güçlerin emrine koşulmuştur. Türk Metal’in faşist lideri Mustafa Özbek darbeci güçlerin etkin bir parçası olurken, bazı sendika bürokratları ise, siyasal ortamı darbecilerin işine gelecek şekilde germeye çalışmışlardır. Bu tür sendika bürokratları işçi hareketini burjuva kamp içi iktidar kavgasına alet etmeye çalışmaktadırlar. İşçi sınıfı örgütlerinin ve işçi hareketinin burjuva iktidar kavgasına alet edilmesi asla kabul edilemez. İşçi sınıfı örgütlü bir güç haline geldikçe ve bağımsız sınıf çizgisini hâkim kıldıkça, burjuva devletin tüm pisliğini açığa çıkartıp sorumlulardan hesap soracaktır. İşte o zaman burjuva düzenden hesap sorma gibi bir dertleri olmayan sağlı-sollu tüm burjuva partilerin de, onların dümen suyundan giden sendika bürokratlarının da maskelerini indirecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no.49, Nisan 2009