Navigation

AKP’nin “Çılgın Proje”leri, Kent ve Kapitalizm

Bir süredir duyurusu yapılan ve toplumda heyecan yaratmak amacıyla esrarengiz bir havaya büründürülen “çılgın proje”, Başbakan Erdoğan tarafından açıklandı. “Kanal İstanbul” adı verilen bu projeye göre, yapılacak büyük bir kanalla Karadeniz ile Marmara denizi birbirine bağlanacak ve böylece İstanbul’a yeni bir boğaz daha kazandırılırken, Avrupa yakasının bir bölümü de ada haline gelecek. Erdoğan ve AKP hükümeti, İstanbul Boğazındaki tanker trafiğini ve bu tankerlerin geçişleri sırasında ortaya çıkan tehlikeleri kanal projesinin gerekçesi olarak sunuyor. Güya kanal projesinin hayata geçmesiyle birlikte tankerler Boğaz yerine Kanal İstanbul’dan geçiş yapacaklar ve Boğaziçi’nin yükü hafiflemiş olacak. Bunun ne kadar gerçekçi olduğuna daha sonra geleceğiz, fakat öncelikle, kanalın etrafına yeni yerleşim alanları inşa edileceğinin açıklandığının altını çizmek gerekiyor. Yani eğer böylesi bir kanal açılırsa, buradan tankerlerin geçip geçmeyeceği belli değildir, ancak buraya sermaye kesimleri için son derece konforlu yaşam alanlarının yapılacağı bellidir.

Erdoğan, bu “çılgın proje”den sonra İstanbul’a yeni iki şehir yapılacağını da açıkladı. Bu iki kentte iki milyon insanın yaşaması hedefleniyor. Yapılan açıklamaya göre, kentlerden birisi İstanbul’un Avrupa yakasının kuzeyinde, Karadeniz’e açılan sahil bölgesinde kurulacak. Henüz nerede olacağı açıklanmayan ikinci kentin ise, Anadolu yakasının yine Karadeniz kıyısında inşa edileceği tahmin ediliyor. Bunlara, kanal ile Avrupa yakasının kuzeyinde yapılacak birinci kentin arasına inşa edilecek devasa havalimanını ve üçüncü boğaz köprüsü projesini de eklemek gerekiyor. Tüm bu projelerin hayata geçmesiyle birlikte dünyanın 17. büyük kenti olan İstanbul’un nüfusunun ikiye katlanacağı, Kocaeli’den Tekirdağ’a kadar olan bölgenin birleşeceği ve içinden çıkılmaz bir cangıla döneceği açıktır. Kuzeydeki ormanların, buna bağlı olarak doğal hayatın ve içme suyu kaynaklarının yok edileceğini öngörmek için de kâhin olmaya gerek yok. Fakat bu, gözünü kâr hırsı bürümüş kapitalistlerin umurunda mı? Zira bu projelerin hayata geçmesi demek, sermayeye muazzam yeni yatırım ve rant alanları açılması demektir. Hiç kuşku yok ki, İstanbul’a dönük bu hedeflerin, Ankara’nın uzay ve silah sanayi merkezi haline getirilmek istenmesinin, 11 kentin büyükşehir kapsamına alınacak olmasının altındaki itici güç, emperyalist bir düzeye yükselen Türkiye’nin kapitalist büyümesini sıçramalı bir şekilde devam ettirme arzusudur.

Kanal İstanbul’un bir proje olarak pek de “çılgın” bir yanı olduğu söylenemez. Ancak bu proje, yeni yerleşim alanları, yeni iki kent ve yeni köprü projesiyle birleşerek kapitalizmin çılgınlığına, onun doğayı yıkıma uğratan ve toplumu nefessiz bırakan çılgınlığına dönüşecektir. Dolayısıyla İstanbul boğazı için önlem alındığı, depreme karşı sağlıklı konutların inşa edilmek istendiği ve halkın daha iyi yerlerde yaşaması için çalışıldığı söylemi gerçekleri yansıtmıyor. Eğer Erdoğan’ı, AKP’yi ve bir bütün olarak sermayeyi güdüleyen gerçekten de bunlar olsaydı, toplumun ve doğanın uyumu esas alınır ve kentlerin dönüşümü bambaşka şekillerde gerçekleştirilirdi. Lakin onları güdüleyen toplumun ortak çıkarları değil kapitalizmin bencil çıkarlarıdır. Bugün 20-30 milyonu tek bir kentte toplamak isteyen ve kent yaşamını karabasana çeviren kapitalizmin kâr hırsıdır.

Nüfusun milyonlar halinde adeta üst üste yığılması kapitalist kentleşmenin temel bir eğilimidir. Ancak söz konusu projelerle bu sürece hız verilmekte ve metropoller her geçen gün devasa tımarhanelere dönüştürülmektedir. Burada çok net bir şekilde vurgulamak gerekiyor ki, Marksizm, daima üretici güçlerin gelişmesinden ve toplumun ileriye doğru, müreffeh bir yaşama yol almasından yanadır. Lakin bu gelişmenin önüne dikilen engel kapitalist üretim ilişkileridir. Modern kentleri yaratan ve yeni bir toplumun nesnel zeminini döşeyen kapitalizmin, bu dünyadaki ömrü uzadıkça yıkım gücü de artmaktadır.

Kapitalizm ve kent

Kapitalizmin ortaya çıkmasına değin kentin ve insanlığın tarihi, kırın egemenliği altında şekillenmiştir. Zira o zamana kadar ana üretici güç topraktı ve dolayısıyla maddi yaşamın üretimi esas olarak kentlerde değil kırlarda yapılmaktaydı. Avrupa’da klasik feodalizm döneminde kentlerin etkisi neredeyse tümüyle ortadan kalkmıştı. Bu nedenle, bugünkü boyutları ve anlamıyla bir kentten söz etmek, ancak kapitalizmle birlikte mümkün hale geldi. Marx ve Engels kır-kent arasında değişen rolleri Komünist Manifesto’da şöyle dile getiriyorlardı: “Burjuvazi, kırı kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla büyük ölçüde arttırdı ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı.”

Denebilir ki, modern anlamıyla kent kapitalizm, kapitalizm ise kenttir. Burjuvazi kendisiyle birlikte proletaryayı da yaratmıştır. Bu bakımdan kapitalist kent, aynı zamanda modern sınıf savaşımlarının da yatağıdır. Kapitalist gelişmeyle tarihi kentler giderek büyürken, diğer taraftan da yeni kentler kurulmaya başlanmıştır. Milyonların fırlatılıp atıldığı kentler, özellikle de kapitalizmin gelişme döneminde tam anlamıyla bir virane gibidir. Engels, bunu, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı eserinde çarpıcı tasvirlerle gözler önüne serer. Kendi lüks yaşam alanlarını kuran burjuvazinin, doğa, orman, deniz ve emekçi kitleler umurunda değildir. Kapitalistleri güdüleyen toplumsal sorumluluktan ziyade sermayelerini büyütme arzusudur ve bu nedenle burjuvazi her şeye kâr amaçlı bakar. Tam da bundan ötürüdür ki, kapitalistleşme sürecinde Türkiye’nin burjuvaları, daha kârlı olacağı için fabrikaları deniz kenarlarına kurmuşlardı. Meselâ, İstanbul’un birçok sahiline çimento fabrikaları kurulurken, dünyanın en güzel alanlarından biri olan ve bu nedenle de tarihe Altın Boynuz olarak geçen Haliç, fabrikalar yatağı haline getirilmiş ve atıklar sonucunda bataklığa dönüştürülmüştü.

Kapitalizmin temel özelliği üretimi, pazarı ve nüfusu, dolayısıyla da yaşam alanlarını merkezileştirmesidir. Modern sanayinin gelişmesi ve fabrikaların kurulmasıyla kitleler kentlere akmış, kentlerdeki ticaret sanayi üretiminin ihtiyaçları tarafından belirlenmiş ve bununla birlikte kentler büyüyen nüfuslarıyla devasa kapitalist pazarlar haline gelmişlerdir. Kapitalizmin üretimi, ticareti ve pazarı kentlerde toplaması, basitçe bir araya getirme değildir. Kapitalist kent, her geçen gün büyüyen devasa kompleks bir sistemdir: Üretim için makineler, hammadde ve işgücü kentlerde yoğunlaşır; işgücünün yeniden üretimi için gerekli tüm ihtiyaçlar kentteki ticareti canlandırır; bu durum yeni iş alanları yaratır; çok büyük bir sektöre dönüşen sanat, müzik, sinema ve edebiyat insanları kente çeker, kapitalistleşme ilerledikçe kır daha fazla çözülür ve kentlere akar; böylece kentler yalnızca nüfus olarak değil sermayeye yeni yatırım alanları açması bakımından da giderek daha çok büyür ve süreç bu şekilde ilerler. Bu tam anlamıyla bir girdaptır ve kapitalizm altında bundan kurtulmak olanaklı değildir.

Özellikle altyapı eksikliğinin olduğu Türkiye gibi ülkelerde, son 20 yıllık dönemde, kapitalist krizin bir sonucu olarak kârlı yatırım alanları arayan burjuvazi, diğer sektörleri de harekete geçirecek şekilde kentsel alana muazzam sermaye yatırımları yapmaya başlamıştır. Kentin bu yönü, özellikle 1970’lerin sonunda neo-liberal saldırı politikalarıyla daha fazla öne çıkmış ve SSCB’nin çökmesiyle süreç ivmelenmiştir. Neo-liberal saldırı programıyla başlatılan özelleştirmeler sonucunda, kamunun kentsel alandaki hizmetleri özel kapitalistlerin eline geçmiştir. Kârlı yatırım alanları bulmakta zorlanan ve elinde biriken sermayeyi yatırıma dönüştürmek isteyen burjuvazi, devletin kentsel hizmetlerden elini çekmeye başlamasıyla, giderek daha fazla bu alana yöneldi.

1990’lar boyunca giderek ivmelenen bu süreç, aynı zamanda kitlelerin tüketim kalıplarının mümkün mertebe genişletildiği ve tüketim çılgınlığının kışkırtıldığı bir süreçtir. Konut piyasasının canlandırılması ve şişirilmesiyle kitleler bir taraftan yeni ev almaya itilirken, diğer taraftan da bu evleri üreten ve değer kazanan şirketlerin hisse senetlerini almak üzere borsaya çekiliyorlardı. Mortgage sistemi yayılırken, bunu, dünyanın pek çok metropolünde yükselen gökdelenler ve inşa edilen son derece lüks yeni özel kentler izleyecekti. İş öyle bir noktaya vardı ki, Dubai’de denizin ortasında suni adalar oluşturuldu ve çöle gökdelenler, oteller, lüks daireler, marinalar inşa edildi. Akıtılan muazzam sermaye ve teknoloji sayesinde, çöldeki kentte dört mevsim koşulları oluşturuldu. Elbette tüm bunları Arap sermayesiyle birlikte uluslararası mali sermaye finanse ediyor ve böylece sermaye için müthiş bir pazar yaratılmış olunuyordu.

Şişirilen bu balon son krizle birlikte patladı. Lakin böyle olsa bile inşaat sektörü sermaye için öncü bir yatırım alanı olmaya devam ediyor. Meselâ, son verilere göre dünyada üretilen çimentonun %40’ını tek başına Çin tüketmektedir. Bu da Çin’in büyümesinde inşaat sektörünün epeyce bir yer tuttuğunu gösteriyor. Netice itibariyle inşaat sektörü diğer sektörler için bir lokomotif işlevi görüyor. İşte Türkiye’de AKP’nin gündeme getirdiği kent projelerine ve özellikle inşaat sektörünün yükselişine bu perspektiften bakmak gerekiyor. Emperyalistleşen Türk sermayesi elindeki bakir alanları kullanarak büyümesini sürdürmek istiyor.

Sermayenin büyüme arzusu

AKP’nin gündeme getirdiği kentsel projelerin motivasyonunu birkaç temel noktanın sağladığını söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi, altyapı eksikliklerini gidererek ekonominin büyümesini kesintisiz bir şekilde devam ettirmek ve genelde sermayeye özelde ise İslamcı sermayeye yeni palazlanma kanalları açmaktır. Böylece kendi etrafındaki sermaye çevrelerini çok daha güçlendirerek, siyasal gücüne denk düşen bir sermaye gücü oluşturmak istemektedir. İkincisi, iç siyasetteki konumunu güçlendirmek ve emperyalist bir düzeye yükselen Türkiye’nin uluslararası siyasette çok daha fazla öne çıkmasını sağlamaktır. İstanbul’a iki yeni kent projesini tanıtırken Başbakan Erdoğan’ın, “Anadolu’da başlatacağımız benzeri projelerle Türkiye artık yeni ve farklı bir döneme adımlarını atmış olacak. Köklü medeniyetimizden ilham alarak, tarihimizden güç alarak başlattığımız bu projelerin, 21. yüzyılın bir Türkiye yüzyılı olmasına kapı aralayacağına inanıyoruz” diye konuşması, hem tarihe kendi izlerini düşmek istemelerinin hem de emperyalist vizyonun bir ifadesidir. Fakat emekçi kitlelere allanıp pullanarak sunulan bu vizyonunun altında muazzam bir kapitalist açgözlülük olduğu asla unutulmamalı.

3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP, gerek 2001 kriziyle dibe vuran ekonominin büyümesini sağlamak gerekse kendi burjuva çevresine sermaye akıtmak amacıyla inşaat sektörüne güçlü bir destek verdi. Duble yol, tünel, baraj, hastane, okul, metro, demiryolu, toplu konut ve gökdelen inşaatında büyük bir sıçrama yaşandı. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) eliyle yalnızca büyük kentlerde değil, aynı zamanda Anadolu’da da toplu konutlar inşa edildi, ediliyor. Özellikle de İstanbul’da konut inşaatı son sürat devam ediyor. İstanbul’da, neredeyse bulunan her boş alana beton dökülüp toplu konutlar yükseltiliyor. Meselâ, bir zamanlar etrafında oturan emekçilerin yaşamını cehenneme çeviren Halkalı çöplüğünün üzerinde, şimdilerde, eski dere yatağı bir su kanalına dönüştürülerek adeta surlarla çevreli son derece lüks konutlar inşa ediliyor. Tüm bu yatırımlar tabiatıyla arsa fiyatlarını yükseltiyor, rantı büyütüyor. Böylece İslamcı sermayenin önemli bir kısmının neden inşaat sektöründe faaliyet yürüttüğü de açığa çıkmış oluyor.

Önümüzdeki dönemde kentsel alana dönük sermaye yatırımları daha da artacaktır. Devlet Planlama Teşkilatının verilerine göre, 1980’de Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 45 milyon iken, bu 45 milyonun %57,3’ü kentlerde yaşamaktaydı. Oysa 30 yıl içinde öylesine büyük bir dönüşüm yaşandı ki, hem Türkiye’nin nüfusu 74 milyona çıktı hem de kırlar daha fazla boşalarak kentlere aktı. Gelinen aşamada Türkiye nüfusunun %80’ine yakını artık kentlerde yaşıyor. Tam da bu nedenle bugün artık Anadolu’da pek çok büyük kent bulunmaktadır. Kentlerdeki bu yoğunlaşma ve proleterleşme, sermayeye hem ucuz işgücü imkânı hem de müthiş bir pazar potansiyeli sunmaktadır. Türk sermayesi, büyümesini süreklileştirecek önemli bir iç potansiyele sahiptir. Nitekim AKP hükümeti, kentlerin dönüştürülmesi ve pazarın derinleştirilmesi bağlamında Anadolu kentlerine küçümsenmeyecek yatırımlar yapmaktadır. İnşaat sektörünün teşvik edilmesi ve kentlerin canlandırılması diğer sektörlerin de önünü açmaktadır. Meselâ kış olimpiyatlarının Erzurum’da yapılmasının sağlanması ve bunun için oraya önemli ölçüde sermaye aktarılması sürecin niteliği hakkında çarpıcı bir fikir vermektedir.

Seçimlerden sonra Malatya ve Van’ın da aralarında bulunduğu 11 kentin büyükşehir düzeyine yükseltilmesi hedefleniyor. Böylece sanayinin yoğunlaştığı Anadolu kentlerinin dışında başka kentler de devlet teşviklerinin kapsamına alınacak ve yatırımlar yapılarak sermayeye yeni kapılar açılacaktır. Anadolu kentlerine dönük yatırım hamlesinin belki de en dikkat çekenini Ankara oluşturuyor. Erdoğan’ın açıkladığına göre, Ankara’da 500 bin kişinin yaşayabileceği yeni bir kent kurulacak. Daha da önemlisi, uzay ve silah sanayiine dönük büyük yatırımlar yapılması planlanıyor. Anlaşılacağı üzere, Türk sermayesi ekonomik açıdan emperyalist basamakları tırmanırken, silahlı gücünün de buna eşlik etmesini arzulamaktadır.

Fakat hiç kuşku yok ki, sermaye açısından en ballı yatırımları İstanbul için gündeme getirilen projeler oluşturmaktadır. Yalnızca Kanal İstanbul’un yapılabilmesi için 10 milyar doların üzerinde bir sermaye yatırımı gerekmektedir. Yeni bir havalimanı, iki yeni kent, üçüncü köprü projesi de eklendiğinde ortaya onlarca milyar dolarlık sermaye yatırımı çıkmaktadır ki, bu durum, gerek yerli gerekse yabancı inşaat şirketlerinin ve finans kapitalin ağzını sulandırmaktadır. Ayrıca bunlara, ortaya çıkacak ranttan mümkün mertebe faydalanmak isteyen emlakçıları, arsa sahiplerini, mimar ve mühendisleri de eklediğimizde, doğanın katliamı için düğün bayrama duran kalabalık bir burjuva ve küçük-burjuva yiyiciler gurubu karşımıza çıkar. Tüm bu kesimler, medyada boy göstermekte, iştahla AKP’nin rant projelerini desteklemekte ve kitleleri kendi çıkarları temelinde etkilemeye çalışmaktalar. Üstelik utanmadan projelerin çevreyle uyumlu olacağını ve doğaya hiçbir zarar vermeyeceğini ileri sürebiliyorlar. Oysa hakikatin dili bambaşka söylüyor.

Halkı ve doğayı nasıl düşünüyorlar?

Sadece üçüncü köprü ve bu köprünün çevre ve bağlantı yollarının yapılması esnasında Belgrad Ormanı büyüklüğünde doğal bir alanın yok olacağı söyleniyor. Kanal İstanbul ise, kuzeydeki ormanların tam ortasından geçecek. 25 metre derinliğinde ve 150 metre genişliğinde bir kanalın açılması sırasında ormanlara kıyılarak buradaki doğal hayatın katledileceği açıktır. Kaldı ki, kanalın etrafına lüks siteler, oteller ve eğlence merkezleri kurulacak olması, ormanların nasıl katledileceğinin bir başka göstergesidir. Açılacak kanalın ekolojik dengeye büyük bir müdahale olacağı da ortadadır. Kanalın açılması ve yerleşim alanlarının artması, ormanları ve o bölgedeki doğal bitki örtüsünü yok etmekle kalmayacak, yeraltı sularını da büyük ölçüde kurutacaktır. Lakin sonradan görme bir hoyratlıkla hareket eden ve tek derdi cebini doldurmak olan rant akbabalarından bunları düşünmeleri beklenemez. Sermayenin azgınca kâr tutkusu, doğaya karşı arsızca bir yıkım savaşına dönüşmüş bulunuyor. Öyle ki, son sürat devam eden hidroelektrik santralleri (HES) dere yataklarını kurutuyor ve bitki örtüsünü öldürüyor; ormanların bağrında açılan maden ocakları ve siyanür havuzları doğayı tahrip ediyor.

Bu gözü dönmüşçe saldırıya öncülük eden AKP, bu gerçekler ortadayken söz konusu projeleri İstanbul’u ve halkı düşündüğü için hazırladığını ileri sürebiliyor. Öncelikle belirtelim ki, İstanbul Boğazı’ndan geçmekte olan tankerlerin Kanal İstanbul’dan geçeceği yalnızca AKP’nin iddiasıdır: Zira birinci dünya savaşı sonucunda bağlanan Montrö sözleşmesine göre, dış ülkelerin tankerleri bazı kurallara uymak koşuluyla istedikleri gibi Boğazdan geçme hakkına sahiptirler ve istemedikleri halde başka bir yerden geçmeleri zorla sağlanamaz. Emperyalist güçlerin, İstanbul Boğazından serbest geçiş hakkından vazgeçmeyecekleri açıktır. Hiç kuşku yok ki, Kanal İstanbul Montrö anlaşması açısından uluslararası siyaset arenasında Türk emperyalizminin pazarlık gücünü arttıracaktır, ancak somut durum, bu kanalın tanker trafiğinden ziyade yeni sermaye kesimlerine, ormanların içinden geçen suni bir boğaz yaratmak amacıyla açıldığını gözler önüne seriyor.

İstanbul’a yapılacak iki yeni kenti tanıtırken Erdoğan şunları dile getiriyor: “Depreme hazırlık, kentsel değişim ve dönüşüm amacıyla bu iki yeni şehri inşa ediyoruz. İnsanca yaşıyoruz diyemeyeceğimiz yerlerimiz var mı? Var. … İstiyoruz ki, böyle güzel yerlerde benim vatandaşım gerçekten insanca yaşamanın erdemine ulaşsın. İstiyoruz ki, o çirkin yapılaşmadan kurtulalım.” Güya bu iki yeni kent depreme karşı önlem almak ve insanca bir yaşam için inşa edilecek! Erdoğan’ın dediğine göre, deprem riski olan yerlerde yaşayanlar bu iki yeni kente aktarılacakmış! Oysa tüm bu söylenenlerin külliyen yalan olduğu o kadar açık ki. Zira yine Erdoğan’ın verdiği bilgilere göre bu iki yeni kentte yalnızca iki milyon kişi yaşayabilecek. Oysa İstanbul’un deprem riskli bölgelerinde milyonlarca insan yaşıyor. Kaldı ki, son derece derme çatma bir yapılaşmaya sahip İstanbul’un tamamı deprem riski altında. Dolayısıyla kitleleri aldatmak üzere ileri sürülen gerekçeler gerçekleri yansıtmıyor. Diğer taraftan, söz konusu projelerin hayata geçmesiyle İstanbul’un nüfusu daha da katlanacak, son derece sağlıksız konutlarda deprem riski altında yaşayan insanların sayısı artacaktır. Bu durumda, iki yeni kente yerleştirilen iki milyon insanın dışında geriye kalan milyonlar ne yapacak?

Aslına bakarsanız bu iki kentin emekçi kitleler için kurulmadığını Erdoğan dolaylı olarak itiraf ediyor: “Sosyal, ekonomik ve ticari merkezleri, yeşil alanları, geniş caddeleri, mabetleri, spor ve kültür merkezleriyle her iki şehir de İstanbul’un olduğu kadar dünyanın cazibe merkezleri olacak. Kurulacak iki yeni şehir İstanbul’un küresel marka olma özelliğini öne çıkartacak.” Burada iki küçük soru sormak oldukça bilinç açıcı olacaktır: Acaba, ödediği kira değerinde asgari ücret alan milyonlarca işçi Erdoğan’ın betimlediği bu ihtişamlı kentlerde nasıl yaşayacak? İstanbul’un varoşlarına yığılmış ve gerçekten de Erdoğan’ın dediği gibi hiç de insanca olmayan bir yaşam süren emekçi kitleler bu kentlere mi taşınacaklar? Böyle olmayacağını, bu kentlerin kendileri için yapılmadığını esasında emekçi kitleler de bal gibi biliyorlar. Söz konusu konuşmasının devamında Erdoğan, İstanbul’un finans ve turizm merkezi olacağını da söylüyor. Böylece bu ihtişamlı iki kentin yerli ve yabancı sermaye çevreleri için inşa edileceği de netleşmiş oluyor.

Eğer sermaye ve temsilcileri emekçi kitleleri düşündüklerini söylüyorlarsa, bilinmelidir ki gerçek bunun tam tersidir. Sulukule örneği bu hakikati çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. İstanbul’da tarihi yarımada sınırları içinde kalan Sulukule “kentsel dönüşüm” kapsamına alındı ve Romanlar buradan sürüldü. Fatih Belediyesi evleri ucuza kapattı, gitmek istemeyenlerin evleri zorla istimlâk edildi ve insanlar kentin dışında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yere yerleştirildiler, toplumsal yaşamdan kopartıldılar. AKP ve ona bağlı belediyeler, Sulukule’nin “kentsel dönüşüm” çerçevesinde yeniden, tarihi özelliklerine göre inşa edileceğini söylüyorlardı. Evet, şu anda Sulukule tarihsel özellikleri de korunarak yeniden lüks bir site olarak inşa ediliyor, ama bir daha Romanlar oraya asla yerleşemeyecekler. Zira bu evleri alacak paraları yok. Kaldı ki, burjuvaziye hitap edecek şekilde yapılan yeni Sulukule, başta AKP çevresi olmak üzere zenginler tarafından kapatılmış durumda.

Yalnızca Sulukule değil, İstanbul’un merkezinde kalan, emekçilerin yaşadığı yıpranmış ve çökmüş mahalleler de (meselâ Cibali, Fener, Ayvansaray, Dolapdere gibi) tasfiye planlarına dâhildir. Keza burjuvazi Küçük Armutlu ya da Aydos’un denize nazır tepelerinde emekçi mahallesi görmek istemiyor. Mekân olarak oldukça kıymetli olan ve yüksek rant imkanları sunan bu bölgelere, mülk sahibi sınıf için ihtişamlı villa kentler yapılmak isteniyor. Biz komünistler elbette kentlerin dönüştürülmesine karşı çıkmayız. Tersine kentler dönüştürülmeli ve emekçilere sağlıklı yaşam alanları oluşturulmalıdır. Ancak burjuvazi “kentsel dönüşüm” sloganıyla emekçileri kentin tarihi merkezlerinden, denize nazır ve rant getirisi yüksek bölgelerinden kovuyor ve buralara kendisi yerleşiyor. Böylece emekçileri ve doğayı nasıl ve ne kapsamda düşündüklerini de görüyoruz.

Nasıl bir dönüşüm, nasıl bir kent?

Engels, 1800’lerin ortasında Londra’daki yaşamı betimlerken, iki buçuk milyon insanın üst üste yığılmasından doğan toplumsal keşmekeşe, çöküntüye, pisliğe ve insanı boğan kentleşmeye dikkat çeker. Fakat aradan geçen zaman içinde metropol kentler, hayalleri zorlayacak şekilde alabildiğine büyüdü ve değişti. Geçmişe nazaran birtakım sorunlar geride kalırken, büyümeye ve değişmeye bağlı olarak yeni içinden çıkılmaz sorunlar baş gösterdi. Bugün yalnızca Tokyo’da 35 milyon insan yaşamaktadır. Bunu, 20 milyonla Mexico City, 18 milyonla New York ve Sao Paulo izlemektedir. İstanbul’un nüfusu ise, resmi rakamlara göre 12 milyonu geride bırakmış bulunuyor. Bu da demektir ki, artık geçmişe göre çok daha fazla insan üst üste yığılmış durumda.

İşte bu nedenle, dünyanın hangi gelişmiş kenti olursa olsun, ne kadar metro ve toplu taşıma aracı devreye sokulursa sokulsun, burjuvazi trafik sorununu çözemiyor: Kapitalizm yıkılmadığı müddetçe de çözülemeyecektir. Kentler bir taraftan doğal sınırlarının ötesine taşarken, öte taraftan da yukarıya doğru bir yükselme yaşamaktadır. Kapitalist ihtişamın ve kibrin sembolleri olan gökdelenler ve yüksek katlı binalar gökyüzünü insanoğluna kapatmış durumda. Ormanlar ve yeşil yok ediliyor, yeraltı suları ya kirleniyor ya da kuruyor, denizler kullanılmaz hale geliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, her sene 2 milyon insan hava kirliliğinin tetiklediği sağlık sorunlarından ötürü yaşamını kaybediyor. Devasa beton yapılar tarafından sarılan ve esir alınan insanlar, adeta bir labirentte sonu gelmez bir şekilde keşmekeş halinde koşturmaktalar. Sınırlarını zorlayan kapitalist kentleşme, insanı her geçen gün daha fazla doğadan uzaklaştırıyor ve insan doğaya daha fazla yabancılaşıyor. Kentin içinden çıkılmaz bu yapısı insanların psikolojisini bozuyor ve toplumu hasta ediyor.

Kapitalist kentleşme, insanı doğadan uzaklaştırdığı kadar toplumsal ilişkilere de ağır darbeler indiriyor. Toplumun ana gövdesini oluşturan işçi-emekçi kitlelerin yaşamı işle ev arasında bir çizgiye hapsoluyor. Emekçi yığınlar sosyalleşme araçlarına ulaşamıyorlar. Tiyatro, sinema, müzik ve benzeri kültürel etkinliklerden uzak tutulan proleter kitleler, çalışmaktan arta kalan zamanlarında dört duvar arasında televizyon izlemeye mecbur bırakılıyorlar. Öyle ya, böylesi etkinlikler için öncelikle para ve boş zaman lazım, fakat işçi sınıfı bunları burjuvaziye sağlamak için durmaksızın çalışıyor. İşçi sınıfının yaşadığı mahalleler, bir mekân olarak, yalnızca işgücünün kendini yeniden üretmesi temelinde örgütlenmiş durumda. Bıraktık işçi kitlelerinin yaşam alanlarında doğrudan sosyalleşme araçlarına ulaşmasını, etrafı denizlerle çevrili İstanbul’da yüz binlerce insan kentin merkezine inmiş ya da denizi görmüş değildir. Kapitalizm, Türkiye’de olduğu kadar dünyanın diğer ülke ve kentlerinde de işçi sınıfı kitlelerini dar yaşam alanlarına sıkıştırarak boğuyor. Böylece işçi sınıfına yalnızca soyunu sürdürerek işgücünün yeniden üretilmesi rolü verilmektedir ki, bu durum yabancılaşmanın doruğudur. Kapitalist zor altında çalışan ve insani yönlerini geliştiremeyen işçi, öylesine bir duruma itilir ki, Marx’ın deyimiyle, yemek içmek, uyumak ya da çocuk yapmak gibi “hayvansı” özellikler en insani özellikler gibi görünür ve duyumsanır.

“Emek zenginler için gerçekten çok güzel şeyler yaratır, ama işçi için ürettiği yalnızca yoksunluktur. Emek saraylar üretir, ama işçi için ürettiği izbelerdir. Güzellik üretir, ama işçi için çirkinlik. İnsan emeğinin yerine makineleri koyar, ama işçilerden bazılarını barbarca bir çalışmaya iter ve başka işçileri de makineleştirir. Zekâ üretir, ama işçi için ürettiği aptallık, budalalıktır.”[*] Bu tüm sınıflı toplumlarda böyle olmuştur: Mısır’da Piramitleri, antik Yunan’da ihtişamlı Akropolü yaratan emek, köle emeğiydi. Ortaçağ’da pırıltılı devasa katedralleri yükselten emek, kendisi için yalnızca açlık, veba ve ölüm üretmiştir. Erdoğan’ın betimlediği Kanal İstanbul’u doğanın bağrına inerek açacak ve ihtişamlı kentleri kuracak emek, kendisi için yalnızca asgari ücret, yoksulluk ve dar yaşam alanlarında tükeniş üretecektir. Bu durum, ancak ve ancak kapitalist sömürü sisteminin alaşağı edilmesiyle tersine çevrilebilir.

İşte o zaman insanlığın kaderi ve tarihin akışı değişecek. Yeni bir toplum ve yaşam ancak yeni ilişkiler üzerinde kurulabilir. Tüm günlük ilişkileri ve kentleri özel mülkiyet ve meta ekonomisi çerçevesinde örgütleyen kapitalizmden kurtulan insanlık, sınıflı toplumun damgasını taşımayan, doğayla uyumlu, insanlığın ortak çıkarlarına hizmet eden yaşam alanları kuracaktır. Sınıfların ve sömürünün olmadığı böyle bir toplumda insanlık, kapitalist kentle birlikte onun kültüründen de kurtulacaktır. Bu toplumda emek, yarattığı tüm ihtişama dışarıdan bir yabancı olarak bakmayacak, etkinliği onun kendi etkinliği haline gelirken, kendi nesnesi üzerinde hâkimiyet kurarak yaşamın bilinçli bir öznesi haline gelecektir. İnsanlığın umudu ve sevdası olan bu toplumun adı sosyalizmdir.



Marx, 1844 Felsefe Yazıları, V Yay., s.75

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 75, Haziran 2011