Navigation

Devrimci Direnç Noktası Olarak Devrimci Sanat

Goethe, Faust’da, Mefistofeles’in ağzından şöyle konuşur: “Sevgili dost, teori gridir. Hayatın altın ağacı ise yeşildir.” Sanat, hayatın yeşilliğini tüm yönleriyle, katmanlarıyla ve karmaşıklığıyla ortaya koyar ve insanın canlı-pratik deneyimini yeniden yaratır; süzülen, derslerle dolu bu deneyimin geleceğe aktarılmasının aracı haline gelir. Bu nedenle sanat, insanın tüm yaşam süreçlerinin tanığıdır aynı zamanda.

Böylesine etkili ve işlevli bir rolü olan sanat, günümüz dünyasında, devrimci işçi sınıfının kapitalizme karşı verdiği büyük mücadele süreçlerinin de tanığıdır. Tarihin her döneminde karanlık, uzayıp giden, yıllara yayılan gericilik dönemleri olmuştur. Kapitalizm altında, işçi sınıfının devrimci mücadele tarihine baktığımızda da bunun örneğini birçok kez görebiliriz, görmekteyiz. 200 yıla yakın bir süreden beri işçi sınıfı, başta Avrupa olmak üzere, dünyanın değişik noktalarında birçok kez kapitalizme karşı ayağa kalkmış; isyanlar, devrimler veya devrimci durumlar yaşanmıştır. Ancak biliyoruz ki, yeterli örgütlü güce ve hazırlığa sahip olamadığı için işçi sınıfı, kapitalizme karşı savaşta pek çok yenilgi de almıştır. Gerek böylesi dönemler gerekse kapitalist kriz, savaş ve faşizm dönemleri; toplumsal baskı ve şiddetin arttığı, mücadelenin geriye çekildiği, kitlelerin üzerine ölü toprağının serpildiği dönemlerdir. Böylesi dönemlerde direnenlerin, mücadele edenlerin ve geleceğin büyük savaşı için kendilerini dönüştürmeye hazır olanların sayısı çok azdır. İşçi sınıfının ağır bir darbe aldığı böyle dönemlerde yalnızca örgütlü ve bilinçli kalmayı başaranlar direnebilir ve ayakta kalabilir. Bu devrimci bilinçtir, bu Marksist bir bilinçtir. Elbette Marksizm ve bilinçten söz ettiğimiz zaman kuru kitabi bilgiden değil, tarihsel mücadele çizgisinin, toplumların dönüşüm çizgisinin kavranmasını, bunun özümsenmesini ve yaşamımıza aktarılmasını kastetmekteyiz.

Meselâ faşizm gibi karanlık dönemlerde devrimci bilinç çok önemli bir rol oynar. Bu bilinç, toplumsal mücadelenin geçmişten günümüze var olduğunun ve gelecekte de olacağının, faşizm gibi dönemlerin geçici olduğunun, insanlığın ileriye yürüyüşünün durdurulamayacağının kavranıp içselleştirilmesini sağlar. Bu dönemler direnç dönemleridir ve direnmek için örgütlü kalmayı başarmak, bilinçli olmak gereklidir. İşte bu dönemlerde, direnç ve mücadelede sanat, özelde devrimci sanat çok önemli bir rol oynar. Sanat, çoğu zaman, toplumsal mücadelenin önemini onlarca sayfalık teorik-politik-tarihsel metinden daha vurucu şekilde özetler, ortaya koyar, insana umut verir, coşkusunu ve geleceğe olan inancını arttırır.

Direnç ve mücadele günleri, umut ve coşku bazen düz bir metinde yeterli bir şekilde ele alınamayabilir. Elif Çağlı’nın Eylül Günlüğü’nün önsözünde söylediği gibi: “Zor günler zor sınavlara çeker insanı. Çekilen tüm acılara karşın, devrimci bayrağı yarınlara taşıyabilmek için tarihsel iyimserliği her daim yeşertmek gerekir. İnancı ve umudu acıya katık eyleyip yola devam etmeyi becerebilmektedir hüner. Bu noktada bazen düz yazının hükmü sona erer ve şiir egemenliğini ilan eder.”

İşte bu anda devrimci edebiyat ve sanat devreye girer: Roman, şiir, dram ve tiyatro sanatı, film, öykü vs. rol üstlenir ve insanlığın toplumsal kurtuluş mücadelesinin ileriye taşınması için mücadelede kullanılır. Gerçekten de gericilik yıllarının egemen olduğu kimi dönemlerde roman, şiir vb. düşman cephesinin amansız saldırılarına karşı bir direnme aracına dönüşebilir ve dönüşmüştür de. Tüm olup biteni, yaşanan acıları, içinden geçilen dönemin boğucu atmosferinin insan bilincini dumura uğrattığı böyle süreçlerin ifadesini, devrimci sanatın yoğun duygusal ve imgesel dünyasında bulmak mümkün… Bu dönemlerin bu tarz romanları, şiirleri vs. verilen kavganın çetinliğine her düzeyde şahitlik ederken, onu geleceğe aktarma rolünü de üstlenir.

Bizler sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya için mücadele ediyoruz. Bu mücadele insanlığın kurtuluşu mücadelesidir. Tarih bilinci olmayan insanlar bu mücadeleyi ütopya ya da hayal olarak damgalarlar. Evet, mücadele edilmediği müddetçe her şey ama her şey, normalde yarın gerçekleştirilebilecek olan şeyler bile ütopya olarak kalır. Ancak insanlığın geçmiş serüvenini bilince çıkartanlar, dolayısıyla tarih bilinciyle dolu olanlar bilirler ki, insanlık ileriye doğru yürüyüş halindedir. Bugün ise tarihin kapitalizm evresindeyiz. İnsanlık, sınıflı toplumlara ayak bastığı andan itibaren daha iyi bir dünya; sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya için mücadele etmiştir, etmeye de devam edecektir. İşte biz buna tarihsel iyimserlik diyoruz. Bu iyimserlik bizim kişisel-öznel yargımızdan değil, tarihin akışından çıkıp gelmektedir. Sanat tarihi de bu gerçeği gözler önüne sermekte, ona şahitlik etmekte, onun tüm süreçlerini kayıt altına almaktadır.

Genel olarak sanat

Sanat, insanın doğaya karşı mücadelesinden çıkıp gelişmiş ve şekillenmiştir. Sanat, insanın doğayla mücadelesinin, çalışmanın ürünüdür. Sanat, insanın doğaya karşı mücadelesinin ve toplumsal yürüyüşünün, bu yürüyüş içindeki evrelerinin, sınıfsal çatışmaların, ayaklanmaların, devrimlerin, ileri ve geri salınımların kaydını düştüğü devasa bir insanlık abidesidir. İlkel insan ritüelinden mağara resimlerine, Yunan’da doğanın insanlaştırılmasının bir ifadesi olan mitoloji ve buradan doğup gelen hayal gücü, bu gücün bir ifadesi olan heykel ve tragedyalara, insanın içsel dünyasını kıskıvrak yakalayan Rönesans’ın tutkulu yaratıcılığından günümüze değin sanat eserlerinde; insanın doğaya karşı mücadelesini, toplumsal çatışmaları, dönüşümleri, değişik dönemlerin ekonomik-politik yapısını ve bilinç biçimlerini görürüz.

Sanat, bir toplumsal bilinç biçimidir ve o biçimi belirleyen insanın toplumsal varlık koşullarıdır. Toplumdaki diğer şeyler gibi sanat da kendi iç yasalarına bakılarak kavranamaz. Elbette sanatın karmaşık yapısı ekonomiye indirgenerek açıklanamaz. Böyle olmakla birlikte, son tahlilde her dönemin bilinç biçimleri o dönemin ekonomik temeli üzerinde yükselir. Hiçbir şey havada boşlukta durmaz. Marx’ın vurguladığı üzere son tahlilde insan bilincini belirleyen, insanın ilişkili olduğu toplum ve bu toplumun üzerinde yükseldiği üretim tarzıdır, toplumun kendini üretme biçimidir. Ancak bir kez ekonomik temel üzerinde yükselen bilinç, onu belirleyen altyapıyla etkileşerek onun değişim ve dönüşümüne katkıda bulunmaya başlar. Tam da bundan ötürüdür ki, nesnel dünyayı yansıtan sanat, sadece onu yansıtmakla kalmaz, değişimine katkıda da bulunur.

Sanat, gerçekliğin bilinmesine, değerlendirilmesine ve insanın yeni bir zeminde hareket etmesine olanak sunar, hizmet eder. Lenin’in ifadesiyle “insan bilinci nesnel dünyayı yalnızca yansıtmakla kalmaz, ama aynı zamanda onu yaratır da”. Verili gerçeklik ile insanın bu gerçekliğe müdahale ederek onu dönüştürmesi ve yeni temeller üzerinde yaratması arasındaki diyalektik ilişki, sanatta doğrudan ifadesini bulur.

Sanat, dünyayı derinlemesine anlamamızı, başka toplumların, kültürlerin, sosyal tabakaların farklılıklarını kavramamızı sağlar, insanı eğitir ve değiştirir. Yani sanat, insanın yaşam deneyimlerini ilerletmesi ve zenginleştirmesine hizmet eder. Sanat, insanın somut yaşamı içinde duyup yaşayamayacağı şeyleri duyup yaşamasını sağlar. Bu anlamda sanat, kişinin otobiyografisi çerçevesi içinde elde edemeyeceği şeyi, yabancı bir deneyimi, o kişinin deneyimi haline getirmektedir. Ernest Hemingway’in özlü sözüyle, “sanırsınız bütün bunların hepsi sizin başınızdan geçmiş, sizin içinizde hep öyle kalacak”. Kısacası sanat insanın kendi deneyimlerinin sınırlılığını aşmasını sağlar, yaşamamış olduğumuz şeyleri, bizim kadar bütün çağdaşlarımız ile bizden sonrakilerin de yaşamasına olanak verir.

Sanat veya edebiyat sayesinde Spartacus’ü, Tolstoy’un, Gogol’ün, Dostoyevski’nin, Zola’nın, Steinbeck’in, Çehov’un, Orhan Kemal’in vs. yarattığı ve derin toplumsal ve kişisel yönleriyle can bulan karakterleri tanır, onun mücadelesine şahitlik eder, onunla birlikte mücadele eder, dönemin kültürünü, üretim biçimlerini, insan davranışlarını, insanın zaaf ve eksikliklerini görür ve deneyimleriz. Lenin’in Tolstoy için Rus devriminin aynası demesi boşuna değildir.

Sanat taraflıdır

Sanatçı, içinde yaşadığı nesnel dünyadan kaçıp kurtulamaz, bu nesnellik üzerinde hareket ederek eserini ortaya çıkartır. Sanat eserinin içeriğinden, maddi-tarihsel şartlara uyup uymadığından bağımsız olarak sanatçı, yarattığı sanat eseri üzerinden hangi tarafta olduğunu ortaya koymuş olur. Her ne şekilde üretilirse üretilsin, içinden çıktığı toplumun lekelerinin, sosyal ilişkilerinin ve sosyal psikolojisinin damgasını taşımayan bir sanat eseri olamaz. Çok açık ki, sınıflı bir toplumda, politika ya da sanat için tarafsızlık, yalnızca egemen sınıfın tarafında olmak anlamına gelir.

Bizler, tüm insanlığın kültürel-sanatsal birikimine sahip çıkarız. Ancak sömürüsüz bir toplum mücadelesi, işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesi söz konusu olduğu zaman, burjuva düzenden yana olanlar ile toplumsal dönüşüm için mücadele edenler hemen ayrılırlar. Buna bir örnek verecek olursak, meselâ meşhur Fransız romancı Flaubert, Paris Komünarları hakkında şunları söylemekteydi: “Ne ilkel ne vahşi insanlar! Yaptıkları tam bir Ortaçağ gösterisi. Bu kudurmuş köpeklere insaflı davranıyorlar. Yapılacak şey, bütün Komüncüleri kürek cezasına çarptırıp boyunlarına demir bir halka takmak ve Paris’in tüm kalıntılarını bu kanlı budalalara döve döve temizletmek…”

Kapitalist toplumda “tarafsız sanat”tan söz edilemez. Tersine, sosyal yaşamda bir ihtiyaç haline gelen, günlük hayatın bir parçası olan ve bundan ötürü de kitleleri doğrudan kavrayan sanat, kitle iletişim araçları vasıtasıyla da, geçmişe nazaran çok daha fazla, burjuvazi tarafından vurucu bir ideolojik silaha dönüştürülmüş bulunuyor. Sanatın tümüyle sömürülen kitlelerin çıkarına ve toplumsal gelişmeye hasredilmesi, ancak bir proleter devrimle mümkün olacaktır.

İşçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin gelişmesiyle birlikte, yükselen toplumsal mücadele, aydınlar, sanatçılar ve yazarlar arasında derin ayrışmalara yol açmıştır. İnsanlığın toplumsal kurtuluşunu işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinde gören ve devrime inanan aydın ve sanatçılar, işçi sınıfının saflarına geçmiş, çoğunlukla kapitalizme karşı olmuş, toplumsal gerçekçi temelde yazmış, işçi sınıfının ve ezilenlerin mücadelelerini ele almışlardır. Bu yolda birçok aydın ve sanatçı büyük bedeller ödemiştir.

Aslında çok uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’de Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Ahmed Arif, Ruhi Su, Yılmaz Güney, Vedat Türkali gibi nice yazar, sanatçı veya aydın büyük acılar çekmek pahasına toplumsal dönüşümün yanında yer tutmuştur.

Meselâ Türkiye’nin Steinbeck’i Orhan Kemal, Türkiye’nin emekçilerini anlatmış, zorluklarla dolu yaşamına karşın kendisini burjuva düzene satmamış, emekçilerin yaşadığı çelişkileri, acıları ve sevinçleri, dönüşümleri tüm çıplaklığıyla sergilemiştir. Elbette toplumun derin çelişkilerinin adlandırılması için aynı zamanda bilginin içselleştirilmesi ve bilince çıkartılması gereklidir.

Keza kapitalist toplumun teşhir edilmesi ve işçi sınıfının mücadelesinin ilerletilmesi, sanatın işçi sınıfının mücadelesine koşulması bakımından Nazım Hikmet’in üstlendiği rol çok önemlidir. O bir komünisttir, o işçi sınıfının şairidir: “Ben 1923’ten beri Türkiye Komünist Partisi üyesiyim; övündüğüm tek şey budur. Dünya tarihinde, çağının sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgen kalmış bir tek yazar göstermek kuşkusuz zor olacaktır. Yansız olduğu sanılabilir ve söylenebilir, ama nesnel olarak hiçbir zaman yansız olamaz.” Bir şiirinde şöyle der:

Ben bir insan, 

ben bir Türk şairi Nazım Hikmet 

ben tepeden tırnağa insan 

tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret...

Nazım Hikmet tüm hayatını mücadeleye adadı. Komünist olduğu, kapitalist toplumun değişmesi, sömürünün son bulması için mücadele verdiği için yıllarca cezaevinde kaldı, ağır koşullarda yaşadı. Onun şiirleri yıllarca yasaklı kaldı, şiirlerinin okunması yıllarca cezaevine atılmasının sebebi oldu… Ancak baskılar onu yıldıramadı. Nazım Hikmet işçi sınıfının devrimci mücadelesi için yazmaya devam etti. Selam dedi Türkiye işçi sınıfına, yaratana, üretene ve değiştirecek olana selam!

Bir dönemin kuşağı, adeta kapitalizme karşı mücadeleyi onun şiirlerinden öğrendi. Meselâ Şeyh Bedrettin Destanı, meselâ Taranta Babu’ya Mektuplar. Şiirlerinde insanlık tarihini, sınıflar arasındaki çelişkileri ve mücadeleleri, kapitalizme karşı mücadeleleri ve devrimi işledi. İnsanı, işçi sınıfını, onun devrimci niteliklerini ama örgütsüz olduğunda düştüğü zavallı halleri de işledi… Nazım’ın şiirleri, romanları, kısacası mücadelesi bir devrimci aydının, sanatçının, komünistin nasıl mücadele vermesi gerektiğini de gözler önüne sermektedir. Devrimci-komünist sanatçı veya yazar asla karanlığa ve geçici baskı koşullarına teslim olmaz. Nazım Hikmet de olmadı. Çünkü Nazım gibileri için maddi hayat, karmaşıklığıyla birlikte bir süreçtir; dünya değişmekte ve değiştirilebilmektedir. Devrimci sanatı yaratanlar, yaşamın değiştirilebilir olduğunu ve sanatın bunu mutlaka göstermesi gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır, vurgularlar.

Nazım Hikmet Taranta Babu’da İtalyan faşizmini, faşizmin işçi sınıfının mücadelesini nasıl bastırdığını, devrimci hareketi nasıl ezdiğini, nasıl bir emperyalist açlıkla sağa sola saldırdığını anlatır. Ama Diktatör Mussolini’nin nasıl korktuğunu da anlatarak onun geleceği hakkında haber verir:

Mussolini çok konuşuyor TARANTA-BABU!

Tek başına

Yapayalnız

Karanlıklara

bırakılmış bir çocuk gibi

bağıra bağıra 

kendi sesiyle uyanarak, 

korkuyla tutuşup 

korkuyla yanarak 

durup dinlenmeden konuşuyor. 

Mussolini çok konuşuyor TARANTA-BABU 

çok korktuğu için 

çok konuşuyor!

Bu noktada Hasan Hüseyin’i mutlaka anmak gerekiyor. Hasan Hüseyin’in yazdığı şiirlerin devrimci mücadelede direnç noktası oluşturduğunu özellikle belirtmek lazım. Meselâ Yolcu şiiri doğrudan bir devrimciyi ya da devrimci mücadeleyi betimlemekte ve bu yoldaki zorluklara dikkat çekmektedir.

Yaşananları açıklamaya kelimelerin yetmediği kimi anlarda insan, içinde yaşadığı koşullara boyun eğmeyerek var gücüyle bir çığlık koparmak ister; işte gericilik döneminin devrimci şiirleri, gericilik yıllarının boğuculuğuna ve sessizliğine karşı koparılmış bir çığlıktır. Bu çığlığı kopartanlardan biri de Şilili Victor Jara’dır. Jara, “Gitarım burjuvaya değil, halka çalar… Çocukların neşeyle şarkılarını ve türkülerini söyleyecekleri tek sistem sosyalizmdir” demişti. O, faşizme boyun eğmeyerek can verdi ve sonraki tüm devrimci kuşaklara da örnek oldu. Şili’de faşizmin acı çektirdiği, faşist darbeyle yıkılan Sosyalist Parti iktidarının üyesi ve görevlisi olan Pablo Neruda’yı da anmak gerekiyor. Şili hükümeti, 2015’te Neruda’nın doğal yollardan ölmediğini, aslında faşist rejim tarafından bir biçimde öldürüldüğünü kabul etmiştir. Nazım ile arkadaş olan Neruda, kapitalist düzene karşı mücadele vermişti.

Mücadelenin yükseldiği dönemlerde, işçi sınıfının devrimci mücadelesi ve kapitalizmi değiştirme arzusu geniş toplum kesimlerini etkisi altına alır. İşçi sınıfının verdiği mücadele ve açtığı yol sanatçı ve aydınları da etkiler. 1980 öncesinde, ta 1960’lardan başlayarak yükselen toplumsal mücadele Türkiye’deki aydınları, sanatçıları, sanat ve edebiyatı da derinden etkilemiştir. Bu dönemde yazılan romanlar, şiirler, çekilen filmler şu ya da bu şekilde işçi sınıfının mücadelesinin, toplumsal eşitlik arzusunun izlerini taşır. Hak, mücadele, onur, toplumu değiştirmekten yana olmak gibi kavramlar sanat ve edebiyatta işlenir ve meşru görülür, benimsenir. O dönemlerde Dostlar Tiyatrosu ve Ankara Sanat Tiyatrosu devrimci sanatın işçilere ve topluma taşınmasında çok önemli roller üstlenmiştir. 1 Mayıs Marşının Brecht’in Gorki’nin “Ana” romanından uyarladığı “Ana” oyunu için yazıldığını ve işçi sınıfının marşı haline geldiğini, 1 Mayıs’ın en önemli simgelerini TKP üyesi Orhan Taylan’ın çizdiğini, TKP’nin en önemli sanatçı ve aydınları etrafında topladığını unutmayalım.

70’lerde işçi sınıfının mücadelesi öylesine etkili olmuştur ki, pek çok oyuncu, aydın ve sanatçı 1 Mayıs 1977’de ve daha sonraki mitinglerde, işçi sınıfının platformlarında yerlerini almışlardır. Ancak 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesiyle işçi sınıfı hareketi geri çekilmiş ve bu durum kaçınılmaz olarak sanat ve edebiyatı da etkilemiştir. Bir zamanlar işçi sınıfının mücadelesinin yanında duranlar ya da ondan etkilenerek toplumsal muhalefetin bir parçası olanların büyük bir kısmı düzenin kulvarlarında boy göstermeye, dünyayı değiştirme mücadelesini küçümsemeye başlamışlardır.

12 Eylül karanlığına teslim olmayanlar

Elbette 12 Eylül karanlığına teslim olmayıp dövüşenler de vardı. Adnan Yücel’in dediği gibi:

ey herşey bitti diyenler

korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.

ne kırlarda direnen çiçekler

ne kentlerde devleşen öfkeler

henüz elveda demediler.

bitmedi daha sürüyor o kavga

ve sürecek

yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!

12 Eylül karanlığını, bu dönemdeki ruh halini, direnç ve mücadeleyi Elif Çağlı şiirlerinde işlemiş ve bugünün genç kuşaklarına aktarmıştır: Elif Çağlı’nın şiirleri de gericiliğin egemen olduğu yıllara ayna tutmakla kalmaz, aynı zamanda direnmek ve mücadele etmek gerektiği fikrini güçlü bir biçimde ifade ederler. Onun şiirleri, faşizm gericiliğinin karanlığına karşı dostlara yaşıyorum selamı, ölenlere ağıt, düşmana ise intikam nidasıdır.

12 Eylül faşizmi karşısındaki ağır yenilginin yarattığı genel moral bozukluğu, umutsuzluk ve çözülme o dönemin edebiyatına egemen olurken, şiir de bundan nasibini almıştır. Direnç noktaları kırılan ve düzen ile uzlaşarak devrimci mücadeleden ve örgütsel yaşamdan kopan nice insan, kendi bireyselliklerini merkeze koyup, tüm toplumu da bireysel acılarına tanıklık etmeye çağırmaktaydılar şiirlerinde. Melankolik ruh halinin egemen olduğu, iç bunalımların ve hezeyanların kişiyi esir aldığı böylesi şiirler, toplumsal kurtuluş mücadelesinin yerine küçük-burjuva bireyciliğini koymakta ve onu yüceltmekteydi. Yayınlanan pek çok roman ve şiir, derin bir yenilgi psikolojisi içinde pişmanlıklar risalesine dönüşürken, genç kuşaklara bir daha bu “dikenli” yollara girmeyin çağrısı yapmaktaydılar adeta.

Fakat bu dönemde, düşmana inat, umudu büyütüp karanlıklara çiçek açtırmaya çalışanlar da vardı. Elif Çağlı ve yoldaşları gibi devrimciler faşizmin karanlığına karşı umut türküleri çığırmaktaydılar: “Karanlıklar tanrısı söndüremez ateşimizi”. Çağlı’nın şiirleri, faşizmin yarattığı gericiliğe boyun eğmeyip, genel moral bozukluğunun altında ezilmeyerek akıntıya karşı yüzenlerin ve devrimci mücadeleyi geleceğe taşıma kavgası verenlerin öyküsünü anlatmaktadır. Kendisinin de vurguladığı üzere şiirleri “bu kahırlı dönem boyunca çekilen acılara ve düşmana inat gövertilen dirence doğrudan tanıklık” etmektedir. Cezaevlerine tıkılan, işkence tezgâhlarına çekilen, dışarıda düşmanın her an pusu çemberini daraltacağı tedirginliğiyle yaşayan binlerce devrimci, umudunu yitirmeyerek kara bulutlarla çevrili bu acılı günleri geleceğin bereketli yağmurlarına dönüştürmeye çalışmaktaydı.

Çağlı, bu kahırlı günlerde şiiri, düşmana karşı bir direnme aracı olarak kullanmakla kalmamış, yaşanan derin altüst oluşu, bireysel kaygılarından ve acılarından sıyrılarak toplumsal düzeyde ele alarak işlemiştir. Onun şiirlerinin her dizesi, faşizmin karanlığına karşı umut, yani devrimci tarihsel iyimserlik, devrimci coşku, davaya, tarihsel haklılığa, insanlığın ileriye yürüyüşünün durdurulamaz oluşuna duyulan sarsılmaz inançla örülüdür. Çağlı’nın şiirleri, her düzeyde, toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlanmaktadır ve bu kavganın uluslararası boyutu ise asla gözlerden kaçmaz. Diğer taraftan, insanlığın daha yaşanası, müreffeh, özgürlük ve sevgi dolu bir dünya hayali hemen her şiire güçlü bir biçimde sinmiş bulunmaktadır.

Ancak şiirin düzyazıdan farkı, yaşananları tüm boyutlarıyla anlatmaması ve belirli bir süzgeçten geçirerek imgelere başvurmasıdır. Nitekim Çağlı da, oluşturduğu devrimci umut ve tarihsel iyimserlik izleği üzerinden gericilik yıllarını, ne yapılması ve neden yapılması gerektiğini yaratıcı imgelerle şiirinde işlemiştir.

Faşizm benzeri gericilik dönemlerinde işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlerinin faşist devlet tarafından ezilmesi mücadelenin sürekliliğinde büyük bir kopukluğa yol açar. Tüm bu olup bitenler karşısında yılmamak, akıntıya kapılarak tasfiye olmamak ve yaşananları devrimci Marksizmin mihenk taşına vurarak bilince çıkartmak komünistlerin tarihsel görevidir. İnsanlığın tarihsel büyük kavgasının bilinçli bir parçası olan komünistler, Marksizmin tarihsel iyimserliğini bir an olsun elden bırakmazlar.

Tarihsel iyimserlik kişilerin, yaşanan hemen her kötü durum karşısında safça umut etmesi, ne olursa olsun iyimserliği elden bırakmaması değildir; bu, olsa olsa bir dinin kutsal sözlerini tekrarlayıp kadere boyun eğmek olurdu. Gerçekte tarihsel iyimserlik, gelecekte yaşanacak büyük savaşımın kaçınılmazlığını sonsuzluk kadar kesin bir biçimde bilmenin ifadesidir. Doğayı, toplumu ve tarihin akışını belirleyen yasaları berrak ve keskin Marksist bilinçle, derinlemesine kavramaktan gelen bir çıkarsamadır. Dolayısıyla tarihsel iyimserlik miskince beklemeyi değil, durup dinlenmeden, umutsuzluğa kapılmadan, yaşanan gericiliğin geçici karakterini bilerek, mücadeleye hazırlanmayı gerektirir.

Bilinçli devrimci işçiler, burjuvazinin işçi sınıfına karşı giriştiği karşı-devrimci saldırıyı, hafıza silme operasyonunu asla unutmamalıdırlar. Marksist bilinci, işçi sınıfının devrimci coşkusunu ve sınıfsal kinini diğer işçilere taşımalı ve burjuvazinin kanlı ve karanlık yüzü teşhir edilmelidir. İşçi sınıfının ödediği ağır bedellerin, henüz ömrünün baharında burjuva devletin katlettiği onlarca devrimci civanın intikamının elbet bir gün burjuvaziden alınacağı kavranmalı ve geleceğe aktarılmalıdır. Karanlığın bağrını yırtarak kızıl bayrağı bugüne taşıyan Elif Çağlı ve yoldaşları gibi devrimcilerin hakkı ancak bu şekilde ödenebilir. Yazımızı Çağlı’nın şu dizeleriyle sonlandıralım: Ne fark eder?/ Ya elimde kızıl bir bayrakla/ Karşılayacağım seni/ Ya da o gün yoldaşlar/ Kızıl bir karanfil dikecekler/ Başucuma… (Eylül Günlüğü, “Umudum”, Tarih Bilinci Yay., s.47)