Navigation

Sermayenin 2010 Bütçesi

Devletin gelir ve giderlerinin belirlendiği 2010 yılı bütçesi 25 Aralıkta meclisten geçti. Gündemin yoğunluğunun da etkisiyle pek fazla ilgiye mazhar olamayan bütçe sessiz sedasız onaylandı. Oysa bütçe işçi sınıfı açısından ilgi gösterilmeyecek bir konu değil. Tersine saldırıların nereden ve nasıl geleceğini göstermesi açısından önem teşkil ediyor. Ayrıca bütçeler devletin sınıfsal meşrebini göstermesi açısından da önemlidir. Burjuva devlet bütçeleri kaynakları emekçilerin yararına göre değil, sermaye sahibi sınıfın çıkarları doğrultusunda dağıtır. Burjuvazinin sadık bekçileri durumu çarpıtmaya çalışsalar da gerçeklik budur. Güneş balçıkla sıvanmaz.

Hatta kimi burjuva ekonomistler daha da ileri gidip, bütçe açığını azaltmak için bütçeden işçi sınıfına daha az pay ayrılmasını salık verebiliyorlar. Örneğin Radikal’den Mahfi Eğilmez 2009 bütçesini değerlendirirken şöyle diyor: “İlk 10 ayda bütçe gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre hemen hiç değişmezken bütçe giderleri yüzde 21 oranında artış göstermiş. Faiz giderleri yüzde 15,9 artarken faiz dışı giderler yüzde 22,6 oranında artmış. Yani asıl sorun gelirlerde veya faiz giderlerinde değil, asıl sorun faiz dışı giderlerde yaşanan anormal artışta. Bu artışı anormal buluyorum çünkü 2009 yılında enflasyon düşüş gösterdi. Bunun nedeninin denetlenemeyen sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarıyla yerel seçimler dolayısıyla, geçici işçilerin sürekli kadrolara alınması başta olmak üzere, yapılan çeşitli harcamalardan kaynaklandığını söyleyebiliyoruz.” (19/11/2009)

Yerli ve yabancı sermaye sahiplerinin kasasına akan faiz giderlerinin fazla olmasının bir zararı yoktur ekonomistimize göre. Oysa emekçilerin sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarının veya geçici işçilerin kadrolu hale gelmesi için bütçeden ayrılan payın artması israftır. Milyonlar sosyal güvencesiz çalışsın, hastalandığında tedavi olamasın, işsizlikten dolayı yoksulluğun pençesinde kıvransın, ama yeter ki banknotlar sermayeye aksın. Ne diyelim, gözünüzü toprak doyursun!

Sermayenin has partisi işçi-emekçi düşmanı AKP de bu düsturla hareket ediyor. Bütçe görüşmeleri için yayınlanan yıllık ekonomik rapordaki şu sözler bunun en somut ifadesidir: “… maliye politikasının temel hedefi, kamu kesiminin kaynak kullanımındaki artan payını azaltarak, yükselen kamu açıklarının aşamalı olarak makul seviyelere düşürülmesi şeklinde belirlenmiştir.” İşçi sınıfının örgütsüzlüğü koşullarında meydanı boş bulan AKP, tıpkı geçmiş yıllarda olduğu gibi önümüzdeki sene de sermayenin yükünü işçi sınıfının sırtına bindirmeyi düşünüyor. Fakat bunu yaparken açıktan bir saldırı yerine sol gösterip sağ vurmayı tercih ediyor. Kitlelerin yıllardır çektiği sıkıntıları kullanıp, bunları çözeceğini vaat ederek çıkarttığı birçok yasayla büyük saldırılar yürütüyor hükümet. Çıkaracağı yasaların bir iki “olumlu” maddesini ön plana çıkarıp daha baştan tepki oluşmasını engelleme gayreti içinde.

Bütçe kanununda da aynı taktik devam etti. Maliye Bakanı Şimşek taslağı sunarken “aslan payının eğitime ayrıldığını”, “sağlığa ve sosyal güvenliğe ayrılan payın arttırıldığını” özellikle vurguladı. Eğitime ve sağlığa ayrılan payda kâğıt üstünde bir artış olduğu doğrudur, ama ne reel bir artış söz konusudur, ne de bu pay ihtiyaçları karşılamak için yeterlidir. Örneğin MEB’e ayrılan pay 2009’da 27,8 milyar iken, 2010 için 28,2 milyara yükseltilmiş, ancak eğitime ayrılan payın bütçeye oranı %10,6’dan %9,8’e düşmüştür. Her yıl öğrenci sayısının ortalama %6 arttığını, öğretmen açıklarını ve okulların derslik, laboratuar ve donanım eksikliklerini hesaba kattığımızda, bütçeden eğitime ayrılan tutarın çok yetersiz olduğunu gayet net bir biçimde görüyoruz. Bakan milli gelirin sadece %2,7’sine denk gelen eğitim bütçesinin “aslan payını” aldığını iddia ederek gerçekliğin üstünü örtmeye çalışıyor. Sağlık ve sosyal güvenlikteki tablo da farklı değildir.

Maliye Bakanı şu sözlerle bütçenin sınıfsal karakterini ve asıl hedefini daha doğru ifade ediyordu: “Bu bütçe, Orta Vadeli Programla uyumlu küresel ekonomik krizden çıkış bütçesidir.” Bunun anlamı işçi sınıfından alınan vergilerin arttırılması, kamu emekçilerinin ücretlerinin düşürülmesi ve çalışma koşullarının ağırlaştırılması ile kamu hizmetlerine daha az pay ayrılmasıdır. Yani bu bütçenin temel amacı krizin faturasını işçi sınıfına çıkartmaktır.

Bütçenin yükü işçinin sırtında

2010 bütçesine göre, bütçe giderleri 287 milyar, bütçe gelirleri 237 milyar, bütçe açığı da 50 milyar TL olarak belirlendi. Bu hesabı tutturabilmek için burjuva devlet vurun abalıya misali krizden dolayı beli iyice bükülmüş olan işçi sınıfına daha da yüklenecektir. Bunun için devletin sonuç itibariyle tercih ettiği iki yol var: Birincisi zamları ve vergileri artırmak, ikincisi ise kamu emekçilerinin ücretlerine ve sosyal haklarına saldırmak. Her halükârda burjuvazinin kırbacı işçi sınıfının sırtında şaklıyor, bütçenin mali yükü işçi sınıfı tarafından sırtlanıyor. 2009 bütçesi de bunu gösteriyor. 2009 için 10,5 milyarlık bir bütçe açığı tahmini yapılmıştı. Fakat bütçe açığı bu rakama iki ayda ulaştı. Bunun üzerine Eylül ayında bütçe açığı 63 milyar olarak revize edildi ve yeni saldırıların önü açıldı. Sosyal güvenlik harcamalarının kısılması, sağlıkta katkı paylarının arttırılması, zamlar ve artan vergiler bunlardan başlıcalarıydı. Çıkartılan yeni yasalarla bunlar tek tek hayata geçirilmektedir. Hükümet patronlara yaptığı kıyaklarla bütçe açığını arttırıyor, açığı kapamak içinse işçi sınıfına yükleniyor, burjuvaziye ayrılan kaynaklara ise zinhar dokunmuyor; tersine işçinin cebine giren üç kuruşu da patronun cebine aktarmak için kırk takla atıyor.

Bütçeye göre hükümet, kamu emekçilerine Ocak ve Temmuz aylarında olmak üzere %2,5+2,5 şeklinde bir zam belirlemiş bulunuyor. Bu zamlarla birlikte devletin milyonlarca kamu emekçisine önümüzdeki yıl ödeyeceği toplam ücret 60,3 milyar TL olarak öngörülürken, faiz ödemesine ayrılan miktar ise 58,8 milyar TL olarak belirlenmiş. Başka bir deyişle bir avuç kupon kırpıcı faizci asalağa milyonlarca kamu emekçisine verilene denk miktarda para aktarılıyor. Sadece bu bile devletin hazırladığı bütçenin kimin hizmetinde olduğunu göstermektedir.

Burjuvazi, işçi sınıfının yarattığı toplumsal zenginliğin büyük bir bölümüne el koyan asalak bir sınıftır. İşgücünden başka satacak hiçbir şeyi bulunmayan işçi sınıfına ise, bizzat kendisinin yarattığı zenginlikten yaşamını idame ettirmeye yetecek kadar bir ücret düşer. Tabii işgücünü satın alacak bir patron bulabilecek kadar şanslıysa.

İşçi sınıfının emeğini gasp eden burjuvazi bununla da yetinmeyip kendi devletinin yükünü de büyük oranda işçi sınıfının sırtına yıkmaya çalışır. Bütçeden emekçilere ayrılan pay burjuvazinin türlü saldırılarıyla gasp edilirken, bütçe gelirlerinin işçi sınıfından sağlanan kısmıysa giderek artar. Bütçe gelirlerinin önemli kısmını (%82) yine vergiler oluşturuyor. 2010 bütçesine göre, toplanacak vergiler geçen yıla oranla %18,2 artarak 193 milyarı geçecek. Bunun büyük bölümü ise işçi sınıfından toplanacak. Vergi mekanizması burjuva düzen tarafından öyle bir kurulmuştur ki, üretilen toplam değerden en az payı alan ücretli çalışanlar en çok vergiyi ödeyenlerdir aynı zamanda. 2010 bütçesi vergilerine baktığımızda emekçilerin ödeyeceği miktarın patronlar sınıfınınkinden çok daha fazla olduğunu görüyoruz.

Devlet önümüzdeki yıl 140 milyar dolayında dolaylı vergi (KDV ve ÖTV gibi vergiler) almayı öngörüyor. Çok iyi bilindiği gibi bu vergilerin büyük bölümü işçi-emekçilerin sırtından çıkmaktadır. Patronlar sınıfından alınan kurumlar vergisi sadece 18 milyar TL olarak öngörülürken, yarısını emekçilerin ödediği gelir vergisi 41,5 milyarı bulacak. Bu durum sadece Türkiye’ye has olmamakla birlikte, bu topraklarda işçilerin vergi yükü payı OECD ülkeleri arasında üst sıralardadır. OECD ülkelerinde ücretli çalışanlar üzerindeki vergi yükü ortalama yüzde 27 iken Türkiye’de bu oran yüzde 37 civarındadır. Devlet çıkarttığı yeni yasalarla burjuvazinin vergilerinde indirime giderken, hatta kimi zaman vergi borçlarını silerken, emekçilerin vergi yükünü artırmakta, borçlarını da öyle ya da böyle tahsil etmektedir. Ayrıca dolaylı vergilerin tüm vergi gelirlerine oranında Türkiye %70’le dünya şampiyonudur. Bu vergilerin çok büyük bir bölümünü de yine nüfusun çoğunluğunu oluşturan emekçiler ödemektedir. Dolaylı vergiler gelir durumuna bakılmaksızın herkesten eşit oranda alındığı için, asgari ücretli işçi de bir trilyoner de aynı miktarda vergi verir. Bu da zaten var olan adaletsizliği işçi sınıfı aleyhine iyice körükler.

Bütçe gelirleri nereye gidiyor?

60,3 milyarın kamu emekçilerine ayrıldığını, 58,8 milyarın ise faiz olarak doğrudan sermayeye aktığını gördük. Peki, kalan para nereye harcanıyor? Devlet sermayenin hizmetindeki bir aygıttan başka bir şey olmadığı için, emekçilerden toplanan vergilerin büyük kısmı dolaylı yollardan da olsa yine sermayenin kasasına akıyor. 2010 bütçesinde eğitim ve sağlığa ayrılan pay rakamsal olarak artmış gibi gözüküyor. Ancak yıllardır uygulanagelen neo-liberal politikaların sonucunda bu kaynakların önemli bir bölümü özel sağlık ve eğitim kuruluşlarına aktarılacak.

Bütçeden eğitime ayrılan pay 28 milyar civarında. Ancak bu miktar eğitim giderlerini karşılamaya yetmediği için, bu sene de öğrenci velilerinden “bağış” adı altında alınan paralarla harcamalar karşılanmaya çalışılacak. Eğitim-Sen eğitime ayrılan payın en az iki katına çıkarılması gerektiğini savunuyor.

Hükümet gelecek yıl öğrencilere sağlanacak burs ve harç desteği ödeneklerinin yüzde 13,8, öğrenim ve harç kredisi ödeneklerinin yüzde 12,8 oranında artırılmasını büyük bir lütufmuş gibi sundu. Oysa bu krediler, mezun olan öğrenciler daha iş bile bulamadan tefeci devlet tarafından faiziyle birlikte geri alınmaktadır.

Hükümetin “sosyal yönü güçlü bütçe” diye lanse ettiği 2010 bütçesinde, sağlığa ve sosyal güvenliğe ayrılan miktarın artırılarak toplam 57,7 milyara çıkarıldığı açıklandı. Fakat kazın ayağı öyle değil. Hükümet alicengiz oyunlarıyla sağlığa ayırdığı payın hatırı sayılır bir kısmını özel sağlık kuruluşlarına aktaracak. Sağlık ve sosyal güvenlik alanında çıkartılmış olan yasalar buna olanak sağlıyor. Sermaye sınıfı bütçesiyle, “reform” yasalarıyla, tam kapsamlı bir saldırı politikası uygulamaktadır.

Bütçeden Sağlık Bakanlığına ayrılan kaynak 14 milyar TL iken, Milli Savunma Bakanlığına ayrılan kaynak 15 milyarı geçiyor. Milli Eğitim Bakanlığına ayrılan payın 28 milyar TL olmasından yola çıkan burjuva politikacılar, “milli savunmaya” ayrılan payın son yıllarda düştüğü sonucunu çıkarıp eğitime ve sağlığa daha fazla kaynak ayrıldığı yalanını söylüyorlar. Oysaki Emniyet Genel Müdürlüğü (8,6 milyar TL), Jandarma Genel Komutanlığı (3,9 milyar TL) ve Sahil Güvenlik Komutanlığı (276 milyon TL) gibi kurumlara ayrılan bütçeyi düşündüğümüzde, “savunma” adı altında devletin şiddet aygıtının tahkimine ayrılan tutar eğitime ayrılan payı geçiyor. Üstelik buna ek olarak, yıl içerisinde ordunun modernizasyonu amacıyla yapılan yatırımların ve silah alımlarının finanse edilmesi için bütçeden ek kaynak ayrılabiliyor. Örneğin TSK’nın ABD’den sipariş ettiği füzelerin fiyatı 12 milyar TL civarındadır ve bu rakam nerdeyse 2010 MSB bütçesi kadardır. Bunları da hesaba kattığımızda bazı yıllarda “milli savunmaya” ayrılan pay %30-40’lara kadar çıkmaktadır.

Sonuç olarak, işçi sınıfı sömürü düzenine karşı mücadele bayrağını yükseltmediği sürece devlet bütçelerinden burjuvaziye aslan payı, işçi sınıfına ise kırıntılar düşecektir. Çünkü burjuva devlet bütçe planlamasını yaparken, hizmetinde olduğu burjuva sınıfın çıkarlarını göz önünde bulundurur. İşçi sınıfına ayrılan paysa ancak onun örgütlülüğü ve bilinçli mücadelesi arttığı oranda artabilir. Tüm modern sınıf mücadelesi tarihi bunu açıkça göstermektedir. Ancak işçi sınıfı kendini asla bütçeden daha fazla pay istemekle sınırlandıramaz. Çünkü mevcut düzenin çerçevesi içinde bunun bir sınırı vardır. Asıl önemli olan, zaten tümüyle işçi sınıfının yarattığı zenginliğin bir avuç sömürücünün kontrolünden çıkarılması ve bunun asıl sahibi olan işçi sınıfının denetimine sokulmasıdır. Bu da işçi sınıfının kendi iktidarını kurmasıyla mümkündür. İşte o zaman tüm kaynaklar toplumsal refahı arttırmak için kullanılacak, savaş aygıtları yerine eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlara daha fazla kaynak ayrılacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:58, Ocak 2010