Navigation

Olimpiyatların Öteki Yüzü

Neredeyse bütün ülkelerin kendi topraklarında yapılması için can attığı 2008 Olimpiyatlarını düzenleme hakkını Çin’in başkenti Pekin kazanmıştı. Hatırlanacak olursa 2000 Olimpiyatlarının İstanbul’da düzenlenmesi için Türkiye de yoğun bir kampanya başlatmış, başarısız olunca sonraki olimpiyatlar için hazırlıklarına devam etmişti. Türkiye şimdi de 2016 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapabilmek için kollarını sıvamış durumda. Dört yılda bir düzenlenen olimpiyatların 2012 ev sahibi ise İngiltere olacak. Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülkenin, olimpiyatlara ev sahipliği yapmak için yarışmasının ardında yatan sebep, bunun ev sahibi ülkeye sağlayacağı büyük kârlardır.

Çin, 2008 Olimpiyatlarının Pekin’de yapılacağının kesinleştiği 2001 yılından bu yana hummalı bir çalışma başlattı. Spor salonlarından otellere, karayollarından otoparklara kadar yapılan altyapı çalışmalarıyla bir ihtişam tablosu yaratmaya çalışan Çinli egemenler, ülkeyi devasa bir şantiye haline getirdi. Bu ihtişam tablosunun ardında ise emeğin yoğun sömürüsü gizli! Çinli emekçiler, yaptıkları inşaatları veya olimpiyatlar için ürettikleri ürünleri zamanında yetiştirebilmek için geceli gündüzlü çalışmak zorunda kalıyorlar. Üstelik karın tokluğuna.

Dünyanın “yükselen gücü” Çin’in ekonomide “Çin mucizesi” adıyla kopardığı fırtınanın ardında ucuz işgücü yatıyor. Çinli işçiler çok düşük ücretler karşılığında, sosyal güvenceleri olmaksızın, çok uzun saatler çalışmak zorundalar. İşte o pek meşhur “Çin mucizesinin” ardında Çinli işçilerin alınteri ve kanı bulunuyor. Çin’de sadece maden kazalarında ölen işçilerin sayısı yılda 6 bini buluyor. Yani günde neredeyse 20 işçi maden kazalarında hayatını kaybediyor. Yeterli güvenlik önlemlerinin alınmaması yüzünden yaşanan bu katliama rağmen, köylerinden göçen yoksul işçiler için bu ölüm yataklarında çalışmak büyük fırsat olarak görülüyor. Çünkü dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi olmasına rağmen, Çin’de köyden kente göçenlerle birlikte işsiz sayısı giderek artıyor. Resmi rakamlara göre %5’e yakın olan işsizlik oranı, Türkiye’nin toplam nüfusu kadar insanın işsizlik sorunundan muzdarip olduğu anlamına geliyor. Gerçek rakamsa bunun iki katından daha fazla. Bölgesel asgari ücretin uygulandığı Çin’de aylık yasal ücret ortalama 100 dolar civarında, günlük çalışma süresi ise 14 saati buluyor. 2003 rakamlarına göre, kırsal nüfusun yüzde 79’u, kentsel nüfusun da yüzde 45’i sağlık sigortasına sahip değil.

Çinli bürokratlar ise işçi sınıfının bu ağır baskı ve sefalet koşullarında çalıştırılmasından övgüyle söz ediyorlar: “Çinliler isteyerek, severek çalışıyorlar. Fabrikasını bir aile gibi görüyor. Başka ülkelerde öyle değil, bir işçi saat 17 oldu mu çekip gider. Özverili değillerdir. Bizim işçilerimiz ise sorumludur. O iş bitinceye kadar kalır, saat 19 da olur, 21 de olur.” Çinli egemenler, bu topraklardan da aşina olduğumuz “biz bir aileyiz” mavalını Çin işçilerine okuyorlar.

2008 Olimpiyatlarını düzenleme hakkının elde edilmesi, Çinlilerin çalışma koşullarını çok daha ağırlaştırdı. Pek çokları, saat 21’e kadar değil gece yarılarına kadar, daha düşük ücretlerle çalışmak zorunda kaldılar. “Fair Play” adlı grubun hazırladığı rapora göre çocukların da çalıştırıldığı şapka, çanta ve hediyelik eşya üretimi yapılan fabrikalarda işçilere ağır çalışma koşulları dayatılıyor. Asgari ücretin yarısı kadar maaş ödenen işçiler, günde 15 saate kadar çalışmaya zorlanıyorlar, istifa etmeye kalktıklarındaysa alacaklarından kesinti yapılıyor. Zaten yeterince ağır olan çalışma koşulları, ürünlerin Ağustos ayında yapılacak olan olimpiyatlara yetişmesi için daha da ağırlaştırılmış durumda. Olimpiyatlardan egemenlerin kesesine milyon dolarlar akarken, Çinli işçilerin payına düşen daha uzun çalışma saatleri, düşük ücret, sağlıksız ve tehlikeli çalışma koşulları oluyor.

2004 Atina Olimpiyatlarında da çok farklı sahneler meydana gelmemişti. Ünlü spor giyim markaları, yeni modellerinin olimpiyatlardan önce vitrinlerde yer alabilmesi için Uzak Doğuda yer alan fabrikalarında işçileri zorunlu mesaiye tâbi tutmuşlardı, fakat bu durum ücretlerine yansıtılmamıştı. İşçiler saati 30 cent karşılığında sabah dokuzdan gece üçe kadar çalışıyorlardı. Burada çalışan bir işçi, gece mesaisi yaptıklarında vücut fonksiyonlarının bozulduğunu belirterek, “biz insan gibi değil, makine gibi çalışıyoruz” diyordu.

Çin’de olimpiyatlar sadece işçilerin çalışma koşullarının ağırlaşmasına değil, aynı zamanda yüz binlerce insanın evlerinden edilmesine de sebep olmuş. Son yirmi yılda olimpiyatlar için inşa edilen tesisler yüzünden 2 milyonu aşkın insan evlerinden olmuş. Sadece Pekin’de 1 milyon 250 bin kişi evlerini terk etmek zorunda bırakılmış, 40 bin kişi de hapse atılmış.

Olimpiyatlarda olsun, Dünya Kupası gibi diğer uluslararası spor turnuvalarında olsun, gözler önüne serilen parıltılı tablonun üzerindeki perdeyi kaldırdığımızda kapitalist sömürü düzeninin çirkin yüzünü görürüz. Her şeyi, üzerinden kâr elde edebilecek bir meta haline getiren kapitalizmin spora bakışı da aynıdır. Sporu kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda kitleleri uyutmak için kullandığı bir araç haline getiren burjuvazi, aynı zamanda dev bir pazara dönüştürdüğü spor üzerinden milyarlarca dolar kazanıyor. Asıl işlevi insan bedenini hem fiziksel hem de zihinsel olarak zinde tutmak olan spor, kapitalizm altında ekonomik ve ideolojik bir faaliyete indirgenmiştir.

Uluslararası spor organizasyonlarında çalışan işçilerin durumu, kapitalist dünyanın eşitsiz, çürümüş yüzünün bariz bir göstergesidir. Günlük bir dolar ücretle çalışmak zorunda olan bu işçiler ne inşa ettikleri spor tesislerinde spor yapabiliyor, ne oyunları izleyebiliyor, ne de ürettikleri ürünleri kullanabiliyorlar. Dünya futbol topu üretiminin büyük bölümünü gerçekleştiren Pakistan’da çocuk işçiler, 100-150 dolara satılan futbol toplarını yarım dolar karşılığında dikiyorlar. Bu çocukların futbol oynamak için ne vakitleri var, ne de topları. Çin, Tayland ve Hindistan’da futbol topu dikilen fabrikalardaki işçiler ayda 232 saat mesai yapıyorlar, üstelik yasal asgari ücretin yarısı karşılığında. Stadyumundan ayakkabısına kadar olimpiyatların tüm ihtiyaçlarını yerine getirmek için durmaksızın çalışan işçiler, olimpiyatları izleyemiyorlar bile. Olimpiyat biletlerinin fiyatı, Adidas için ayakkabı yapan Çinli bir işçinin dört aylık ücretinin üstünde.

Çin’deki bir spor giyim fabrikasında çalışan bir işçinin anlattıkları durumun vahametini ortaya koyuyor: “Yorgunluktan ölüyorum şimdi. İki kişi bir saatte 120 çift ayakkabıyı yapıştırmak zorundayız. Hiçbirimizin tuvalete gidecek ya da su içecek vakti yok. Dinlenmeksizin çalışıyoruz ve hep ayakkabı tabanını sonraki üretim bandına yetiştirememe korkusuyla çalışıyoruz. Şefler bize baskı yapıyor ve bizi sürekli azarlıyorlar. Yorgun ve kirliyiz. Durmaksızın çalışıyoruz yine de şefler bize hakaret ediyorlar. ” Artık “vahşi kapitalizm” döneminin kapandığını iddia edenlere en güzel cevabı veriyor bu satırlar.

Spor giyim tekelleri, büyük turnuvalara yatırdıkları milyon dolarlarla, satışlarını arttırmak derdindeler. Örneğin Adidas, 2008 Olimpiyatlarının resmi sponsoru olabilmek için 100 milyon dolardan daha fazla ödeme yapmış. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasının resmi sponsoru oluşu nedeniyle bu firmanın satışlarında yüzde yirmilik bir artış yaşanmış. Milyarlarca insanın izleyeceği Pekin Olimpiyatlarının da benzer bir etki yapacağı ortada. Çin pazarından büyük beklentisi olan bu spor giyim tekelleri, reklâma yatırdıkları paraların karşılığını fazlasıyla alacaklarını biliyorlar. Öyle ya, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Oysa bu spor tekelleri olimpiyatlara sponsor olabilmek için milyon dolarlar harcıyorken, çocukları ve işçileri yok pahasına çalıştırıyorlar. Adidas fabrikalarında çalışan işçilerin aldığı ücret, mesai ücretleriyle birlikte 150 doları ancak geçiyor. Bir ay boyunca binlerce ayakkabı üreten işçilerin aldıkları maaş, sadece bir ayakkabının fiyatı kadar.

* * *

Olimpiyatlar, parıltılı yüzünün ardındaki acımasız sömürü boyutunun yanı sıra, dünya egemenleri arasında bir politik mücadele alanıdır da. Geleneksel olarak her olimpiyattan önce Olympos dağında tutuşturulan olimpiyat meşalesi bütün dünyayı dolaşmaya başlar ve olimpiyatlar sona erene kadar söndürülmeden yoluna devam eder. Bu seneki olimpiyat meşalesi dünyanın birçok yerinde Çin’in Tibet’teki politikalarını protesto etmek amacıyla söndürülmeye çalışıldı. Keza hem işçi hakları ihlalleri, hem de insan hakları ihlalleri yüzünden çeşitli kuruluşlar Pekin Olimpiyatlarını boykot çağrısı yaptı. Olimpiyatların açılış ve kapanış danışmanlığını yapan ünlü yönetmen Spielberg, Çin’in Darfur’daki politikalarını gerekçe göstererek görevinden istifa etti. Geçmiş olimpiyatlar da dünya egemenlerinin politik ve ekonomik çıkarları için bir araç olarak kullanılmıştı. Örneğin, 1980 olimpiyatlarını düzenleme hakkını SSCB elde edince, ABD’nin çağrısıyla 62 ülke olimpiyatlara katılmamıştı. 2008 Olimpiyatlarının ABD’nin yeni rakibi Çin’de yapılması da benzer bir durum yarattı. ABD emperyalizmi, olimpiyat kozunu kullanarak müstakbel rakibi Çin’e darbe indirmeye çalışıyor.

Kapitalist dünyanın efendileri saltanatlarını sürdürmek için hiçbir aracı kullanmaktan imtina etmiyorlar. “Spor, dostluk, kardeşlik” adı altında çirkin yüzlerini saklayıp milyonlarca işçinin teri ve kanı üzerinden semiriyorlar. Roma’da sadece “özgür yurttaşların” katılabildiği olimpiyatların bu sınıfsal özü bugün de devam ediyor. Spor organizasyonlarında fiilen ter döken işçiler bile, oyunları ancak televizyonları başından izleyebiliyorlar. Kölelik düzeni, sömürünün gizlendiği fakat daha da katmerleştiği ücretli kölelik düzeni olarak devam ediyor. Kan emici burjuva düzen son bulmadan sporun asıl işlevini yeniden kazanması da, işçi ve emekçilerin spor yapmaları da imkânsız. Bunun için işçi sınıfının devrimci meşalesinin dünyanın dört bir yanına ulaşıp bu düzene son vermesi gerekiyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:39, Haziran 2008