Navigation

Hakikatleri Araştırma Komisyonuna Dair

Kürt sorununda gelgitler devam ediyor. Referandum öncesinde PKK’nin ateşkes kararı alması ve sonrasında ateşkes süresini uzatmasıyla birlikte, Kürt sorununun çözümü için yeniden ılımlı bir hava esmişti. Gerek iç konjonktür gerekse dış konjonktür, devleti Öcalan ile görüşme trafiğini sürdürmeye zorlamıştı. Kürt hareketinin ulaştığı düzey burjuvaziye artık bu sorunu çözmesini dayatıyor. Buna karşın hem AKP’nin niyetsizliği, tutarsızlığı ve korkaklığı, hem de statükocu güçlerin provokasyonları (Hakkâri provokasyonu gibi) havanın yeniden bozulmasına sebep oldu. Kürtlerin en temel talepleri dahi şiddetle eleştiriliyor. Anadilde eğitim, operasyonların durdurulması, demokratik özerklik taleplerini AKP’sinden CHP’sine hiçbir düzen partisinin bünyesi kaldıramıyor.

Kürt hareketinin görüşmeler sürecinde üzerinde en çok durduğu taleplerden biri ise Mecliste bir “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulmasıydı. Son 30 yılda devletin Kürtlere karşı yürüttüğü kanlı savaşta karanlıkta kalan onlarca sayfa var. Şemdinli’deki kitapevinin bombalanması, Bilge köyü katliamı, Hakkâri’deki son kanlı provokasyon, Bingöl, Başbağlar, Güçlükonak, Beşağaç ve binlerce “faili meçhul” ilk akla gelenler. Karanlık sayfaların aydınlatılması, suçlunun suçunu kabul etmesi, faillerin cezalandırılması isteniyor haklı olarak.

Katliamlar, “faili meçhuller”, kayıplar

Bu toprakların en kadim halklarından biridir Kürtler. Kadim olduğu kadar kanla yoğrulmuş bir tarihleri var aynı zamanda. Özgürlük için ne zaman başkaldırsalar, boyunlarına inmiştir cellâtların satırları. Yaşadıkları topraklar, modern Dehakların döktüğü Kürt kanıyla sulanmıştır. Hangi ülkede oldukları, hangi devletin sınırları içerisinde bulundukları fark etmeksizin ezilmiş, yok sayılmış, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmüş, yok edilmeye çalışılmış, katledilmişlerdir. Şeyh Sait ayaklanmasından Ağrı’ya, Dersim’den Halepçe’ye on binlerce Kürt öldürülmüş, milyonlarcası yerinden yurdundan sürülmüştür. Yaşanan acılar, akan gözyaşları ile ağıt olup bugüne kadar gelmiştir.

Yaşanan onca büyük katliamın yanı sıra, acılarla dolu bir sayfa daha var Kürtlerin tarihinde: “Faili meçhul” cinayetler. Özellikle imha savaşının yoğunlaştığı 90’lı yıllar, “faili meçhul” cinayetlerin sayısında büyük artışın olduğu yıllardır. Bu dönemde Kürt hareketi yükseldikçe devletin baskısı ve kirli savaş yöntemleri de arttı. İnkâr ve imha politikasına göre Kürtleri susturmak için her yol mubahtı. İşkenceli sorgular, gözaltılar, keyfi tutuklamalar, tehditler… Onlar da sökmezse yakarak, boğarak ya da kurşun sıkarak öldürdükten sonra cesetlerini kimi zaman bir dereye, kimi zaman bir tarlaya, kimi zaman da asit kuyularına atarak yok etmeye çalışmak… Hâlâ cesetleri bulunamayan kayıplar var. Kayıp yakınları hiç olmazsa ölülerinin kemiklerini bulabilmek için mücadelelerini sürdürüyorlar. Tıpkı Cumartesi Anneleri gibi Diyarbakır’da da kayıp yakınları “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” sloganıyla her hafta oturma eylemi düzenliyorlar ve her eylemde bir kayıp hikâyesi anlatıyorlar. 96. haftada yapılan eylemde faili meçhullerin, kaybetmelerin ve diğer hak ihlallerinin ortaya çıkarılması için Hakikatleri Araştırma Komisyonunun kurulması talebi dile getirildikten sonra, 11 Eylül 1996’da baskın sonucu gözaltına alınmasının ardından kendisinden bir daha haber alınamayan Hamza Güner’in hikâyesi anlatıldı: “Ciddi işkencelere maruz kalıyor. Ardından ailesi emniyete başvuruyor, ancak emniyet yetkilileri Güner'in gözaltından kaçtığını iddia ediyor. O günden sonra da kendisinden bir daha haber alınamıyor”.

Kürdistan’da kayıp vakalarının tam olarak sayısı dahi bilinemiyor. Sadece İHD’nin elinde bine yakın isim var. Kayıp yakınları en azından ziyaret edebilecekleri bir mezarlarının olmasını istiyorlar. 2000 yılı başlarında Bingöl, Batman, Van, Diyarbakır ve Şırnak’ta onlarca toplu mezar açığa çıkarıldı. Bir toplu mezar örneğinin hikâyesi şöyle: Kulp ilçesine bağlı Alaca köyünde, 9 Ekim 1993 tarihinde 11 köylü gözaltına alınır. Köyün yukarısındaki tepede on gün elleri bağlı tutulurlar. Sonrasında aileleri bu kişilerden bir daha haber alamaz, köyleri de boşaltılır. AİHM Türkiye’yi bu olaydan dolayı tazminata mahkûm eder. 2003’te bir çoban köye yakın mesafedeki bir dere yatağında kemik parçaları bulur. Bulunan kemiklerin kime ait olduğunun belirlenmesi için verilen doku örneklerinin DNA sonuçları pozitif çıkar. Ancak faillerin yargılanmasının önüne türlü engeller çıkartılır.

Bunlar yürütülen kanlı ve kirli imha savaşının delilleri aynı zamanda. Gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen onlarca toplu mezarın olduğu tahmin ediliyor ve muhtemelen “faili meçhul” cinayetlerin kurbanları buralarda gömülü.

Varlığı yıllarca inkâr edilen JİTEM Kürt halkına dönük her türlü zulmün aracıydı. JİTEM’de yer alan itirafçı Aygan’ın Ülkede Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan röportajı birçok “faili meçhulü” aydınlattığı gibi, işlenen cürümlerdeki kirli yöntemleri de gözler önüne seriyordu: “İdris Yıldırım isimli şahıs Silopi’en alınıp Elazığ timine götürüldü, orada boğularak öldürüldü ve çuvala konuldu. Elazığ-Baskil yolu kenarında bir ufak dere içerisinde yakıldı. Ahmet Ceylan isimli şahıs yine Diyarbakır’da Yenişehir içerisinden alındı. PKK’nin kadroları, milisleri ve çalışmaları hakkında işkenceyle bilgi alındıktan sonra infaz edildi. Ve daha birçok “faili meçhul” cinayetin öyküsü bu itiraflarda yer alıyor. Bazı kayıp yakınları bu itiraflardan sonra cenazelerini bulabildiler. Savcılar ise re’sen soruşturma başlatmadıkları gibi, suç duyurularını doğru düzgün soruşturmadan dosyaları kapatmaya çalıştılar.

Kuşkusuz OHAL bölgelerinde sayısız “faili meçhulün” müsebbibi yalnızca “yasaların dışına çıkan” askerler değildi. Askerler her şeyi kendilerine verilen emirler doğrultusunda, emir-komuta zinciri dâhilinde yapıyorlardı. Dolayısıyla devletin en üst kademesinin bölgede yapılanlardan haberinin olmadığını düşünmek için Ay’da yaşamak gerekiyor!

Bölgede yaşanan “faili meçhul” cinayetlerin devlet politikası olduğunu, hem dönemin siyasilerinin açıklamaları, hem de bugün emekli olmuş askerlerin veya siyasilerin itirafları kanıtlıyor. 90’ların başlarında “kontrgerilla var mı yok mu” sorusunu, Demirel, “O zaman yarın güneşin doğup doğmayacağını da araştıralım” diyerek yanıtlıyordu. Tansu Çiller ise, 1993 Kasımında, “Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK’nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap soracağız” diye tehditler savuruyordu. Nitekim Kürt işadamları kaçırılıp öldürüldüler peşi sıra! Geçtiğimiz Ağustos ayında ise emekli koramiral Atilla Kıyat 1993-1997 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu açıklamıştı. Ancak yapılan insanlık dışı olaylar tamamıyla anlatılmadığı için Fırat’ın batısı hâlâ bölgede yaşananları tüm boyutlarıyla bilmiyor ya da anlatılanları karalama olarak görüyor. Kürt hareketi kirli savaşın tüm toplum tarafından doğru şekilde kavranabilmesi için hakikatleri araştırma komisyonu kurulmasını istiyor.

Kanlı savaşın tırmandığı yıllarda devlet güçleri PKK’nin halk üzerindeki etkisini kırmak için psikolojik harp oyunlarını sahneye koyuyordu. Amaç içerde ve dışarıda PKK’yi “terörist” olarak göstermek, toplumu PKK’nin halk desteğinin olmadığına inandırmak, böylece Kürtler üzerindeki otoritesini zayıflatmaktı. Ne hikmetse yüz binlerce askere ve ileri teknolojiye sahip TSK, ha bitti ha bitecek denilen PKK’yi bir türlü yenemiyordu. Onlar marjinalleştirmeye çalıştıkça PKK daha fazla destek topluyordu Kürt halkından. Statükocu güçlerin zayıflamasından dolayı bu yoğunlukta olmasa da, Kürt ulusal hareketine karşı benzer yaklaşımlar bugün de devam etmekte. AKP başlattığı “açılım”da çelişkili işler yapmakta, statükocu güçler ise buldukları her fırsatta barışı baltalamaya yönelik eylemler düzenlemekteler.

Sivilleri veya korucuları öldürüp PKK’nin üstüne atmak, örgütü karalamak için kullanılan en yaygın yöntemlerden biri. Bu tip kontrgerilla faaliyetlerinde TSK’nın sınır tanımadığını Sabri Yirmibeşoğlu’nun “Kıbrıs’ta cami yaktık” itirafında görmüştük. Güçlükonak’ta, Beşağaç’ta korucular toplu olarak katledildi, suçsa PKK’ye yıkıldı. Oysa 1996 Güçlükonak vakasının failinin askerler olduğunu yıllar sonra dönemin bir devlet bakanı açıklayacaktı. Beşağaç’ta ve benzer vakalarda tanıklar ve deliller devlet güçlerini işaret etse de, bunların üstü örtülmüştür. Bazıları da devletin tepesindeki tepişme sayesinde ortaya çıkmıştır. 2009’da tam da hükümet ile DTP’nin görüşmesinden iki gün önce, Çukurca’da 7 asker mayınlı patlamada ölmüştü. Saldırıyı PKK’nin yaptığı ilan edilmiş, bunun üzerine Erdoğan, Ahmet Türk ile olan görüşmesini iptal etmişti. Oysa sonrasında mayınların TSK tarafından döşendiği ortaya çıktı. Benzer bir olay ise referandumdan hemen sonra gerçekleşti. MİT’in PKK ile görüştüğü ve AKP’nin BDP’den randevu aldığı bir süreçte Hakkâri’de kanlı bir provokasyon sahneye kondu. Bu olay da PKK’nin üzerine atılmaya çalışıldı. Ne zaman müzakere süreci başlasa statükocu-Ergenekoncu güçler bunu baltalamaya çalışıyorlar.

Bunlar buzdağının sadece görünen yüzü. Hakikatlerin ortaya çıkması hem Kürt halkı açısından hem de işçi sınıfı açısından olumlu gelişmelere yol açabilecektir. Kürtlerin taleplerinin ve mücadelelerinin haklılığı daha geniş kesimlerce anlaşılabilecek, ayrıca işçi sınıfının burjuvazi tarafından Türk-Kürt temelinde bölünmesi güçleşecektir. Ancak bunların gerçekleşmesi Türkiye işçi sınıfının Kürt halkının bu tür haklı demokratik taleplerine sahip çıkmasına bağlıdır. Bu anlamda hakikatlerin ortaya çıkmasına yönelik talepler önemlidir.

Dünyada hakikatleri araştırma komisyonları

Hakikatleri araştırma komisyonları baskıcı rejimlerin yaşandığı ya da darbelerin gerçekleştirildiği ülkelerde bu rejimlerden çıkış sürecinde kurulmuştur. Şili, Arjantin, Güney Afrika, Guatemala, Endonezya, Ruanda bu tip komisyonların kurulduğu ülkelerden bazıları. On yıllarca ırkçı apartheid rejimi altında yaşamış Güney Afrika ise en çok bilineni.

1948-1994 yılları arasında süren apartheid rejiminde, çoğunluk olmalarına rağmen siyahların hiçbir hakkı yoktu. İnsanlar ırklar temelinde sınıflandırılmış ve sosyal hayatın her alanında birbirlerinden yalıtılmışlardı. Siyahlarla beyazların evlenmesi yasaktı. Siyahların ne seçme ne de seçilme hakları vardı. Beyaz olmayanlar korkunç bir baskıya maruz kalıyorlardı. Siyahlar apartheid rejiminin kolluk güçleri tarafından kadın, yaşlı, çocuk ayrımı gözetmeksizin sokak ortasında feci biçimde dövülüyor, kaçırılıyor, tecavüz ediliyor, işkencelerden geçiriliyor, infaz ediliyorlardı.

Siyahlar bu baskılara karşı Mandela önderliğindeki ANC çatısı altında kurtuluş mücadelesi yürütüyorlardı. Sonuç olarak, 1990 yılında Güney Afrika burjuvazisi ile ANC arasında başlayan müzakere sürecinin ardından 1994’te yapılan ilk demokratik seçimle ırkçı rejim son buldu. ANC gerilla mücadelesi yürüttüğü yıllarda insan hakları ihlali yapmakla suçlanıyordu. ANC buna karşılık Güney Afrika’daki tüm insanlık suçlarını kapsayacak şekilde bir komisyon kurulmasını önerdi. Bu öneri anayasaya da eklendi ve 1995 yılında Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kuruldu. Siyasi partilerden, sivil toplum kuruluşlarından, kiliseden önerilen isimler arasından 17 kişi seçilerek komisyon oluşturuldu. Amaç apartheid döneminde yaşanmış olan insan hakları ihlallerini ortaya çıkarmak, geçmişle yüzleşmek ve toplumda bir uzlaşma yaratmaktı. Güney Afrika’daki komisyonun diğer örneklerden farkı, cezalandırma amacı gütmek yerine hakikat karşılığında sanıkları affetmesiydi. Komisyon genel bir af yerine gerçeklerin ortaya çıkmasını ve mağdurlara iade-i itibarı amaçlıyordu. 21.800 mağdur komisyona hikâyelerini anlattı ve yeni rejime geçiş sürecinde 1163 suçlu gerçekleri anlatma karşılığında affedildi. Komisyonun en önemli eksiği, generallerin verdikleri ölüm talimatlarını itiraf etmelerinin sağlanamaması oldu.

Şili de benzer türden bir komisyon deneyimine sahip. Şili’de 1973’ten 1989’a kadar faşist cuntanın kanlı iktidarı hüküm sürmüştü. Bu dönemde öldürülenlerin, işkenceden geçirilenlerin, tutuklananların haddi hesabı yoktu. Kapitalizm gerçek yüzünü gösteriyordu. Ekonomik krizle zayıflayan faşist rejim işçilerin mücadelesi sonucu 1989’da yerini parlamenter rejime bıraktı. 1990 yılında ise bir hakikatleri araştırma komisyonu kuruldu. Başlangıçta sivil olarak faaliyete başlayan komisyon daha sonra meclis kapsamına alındı. Komisyon devlet başkanı Aylwin’in seçtiği 8 kişiden oluşuyordu. Şili’deki komisyon daha dar kapsamlı bir çalışma yürüttü. Bütün insan hakları ihlallerini incelemek yerine sadece infazlar, kayıplar ve ölümlü işkenceler hakkında soruşturma yürütüldü. Ölümle sonuçlanmayan işkenceleri komisyon incelemedi. Dolayısıyla işkencecilerin büyük çoğunluğu soruşturma dışında kaldı. Komisyon 3400 davada 35 bin mağduru dinledi ve 641 davada kesin sonuca ulaşılabildi. Failler ise açıklanmadı. Sadece 5000 kişi yıllık 5000 dolarlık tazminat hakkı kazandı. Pinochet ise 1998 yılında emekli olana kadar koltuğunda oturmaya devam etti. Sonuç olarak burjuva düzen hakikatleri araştırma komisyonunu kendi istediği gibi yapılandırarak faşist rejimden parlamenter rejime yumuşak bir geçişin aracı olarak kullandı.

Arjantin de bir dönem faşist cunta postalları altında inlemiş bir Latin Amerika ülkesi. “1976-82 arasında hüküm süren bu faşist dönem, işçi sınıfına, devrimci harekete ve binlerce devrimci ve emekçi insana kan kusturan bir dönem oldu. Yalnızca şu kadarını hatırlamak bile yeter; Arjantin’de askeri cunta döneminde işkencelerde katledilen ve kaçırılarak öldürülen insanların sayısı otuz binleri bulmuştur.” (Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.306) Özellikle kayıp yakınlarının verdiği mücadelenin de etkisiyle 1983 yılında Kayıp Kişiler Ulusal Komisyonu (CONADEP) kuruldu. Komisyon üçü meclisten, onu ise meclis dışından olmak üzere toplam 13 üyeden oluşuyordu. Komisyonun soruşturmaları sonucunda gizli hapishaneler, işkence odaları ve mezarlıklar ortaya çıkarıldı. Yaklaşık dokuz bin kayıp vakası ortaya çıkarılırken, gerçek kayıp sayısının on bin ile otuz bin arasında olduğu açıklandı. Cuntanın üst yönetimi ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ancak burjuva düzen kitle mücadelesinin korkusunu üstünden atınca, çıkarılan af yasalarıyla işkenceciler ve cuntacı generaller serbest bırakıldı.

Dünyadaki emsallerinin gösterdiği üzere, kurulacak bir hakikatler komisyonunun işlevli olabilmesi için bileşenlerin milletvekilleri ile sınırlandırılmaması gerekiyor. Sendikalar ve dernekler gibi işçi sınıfını temsil eden kurumların, Kürtleri temsil eden kurumların, demokrat aydınların da mutlaka komisyonun bileşenine dâhil edilmesi gerekiyor. Sadece milletvekillerinin olacağı bir komisyon hakikatleri ortaya çıkarmaya muktedir olamaz. Kürt sorunu gibi can yakıcı bir sorunda hakikatlerin ortaya çıkarılması burjuva milletvekillerine bırakılacak olursa, hakikatlerin siyasal çıkarların kurbanı olacağı kuvvetle muhtemeldir.

Kürt hareketi özellikle Güney Afrika modelinin örnek alınmasını istiyor. Meclis çatısı altında milletvekillerinden ve sivillerden oluşan bir komisyonun oluşturulması talep ediliyor. Buna göre devletin de Kürt hareketinin de arşivlerini açması sağlanacak; konunun muhatapları ve işlenen suçların failleri bu komisyon tarafından dinlenecek. Öcalan komisyon kararlarına uyacaklarını ve komisyon işlevini görürse silahlı güçlerin sınır dışına çekilebileceğini veya yurtiçinde bir yerde toplanabileceğini avukatlarına söylemişti. KCK, komisyonun kurulmasına önayak olabilmek için 1987’de öldürülen 6 kişinin ailelerinin talebi üzerine başlattıkları soruşturmanın sonuçlarını duyurdu. Açıklamada saldırının kimler tarafından yapıldığı açıklandı ve saldırı kınandı.

Düzen güçlerinin Kürt hareketinin taleplerine karşı olumsuz tavırlarını göz önünde bulundurduğumuzda, en basit bir komisyon talebinin dahi karşılanıp karşılanmayacağı belirsizdir. AKP hükümeti açılım adı altında sorunu çözeceğini vaat etmiş olsa da, sorunu çözmeye yönelik adımlar atmaya cesareti ve niyeti yok. Ancak dış baskıların sonucu olarak zoraki demokratlığa soyunup bir adım atarken, biraz rahatladığında hemen birkaç adım birden geri adım atıyor. Bir taraftan Kürt hareketiyle görüşülürken diğer yandan KCK davasında sanıkların Kürtçe savunma talepleri dahi reddediliyor. Kürtlerin kamu hizmetlerinde Kürtçenin kullanılmasına yönelik talepleri düzen güçlerinin ağzı salyalı tehditlerine maruz kalıyor. Son olarak Meclis Başkanı Şahin, BDP’nin iki dilli yaşama dair açıklamalarından sonra, cumhuriyet savcılarının ve ilgili kurumların üzerlerine düşen görevi yerine getireceklerini ve yerine getirmek durumunda olduklarını söyleyerek üstü kapalı kapatma tehdidinde bulundu. Erdoğan ise Meclis kürsüsünden “tek dil, tek bayrak, tek millet, tek devlet” diye bir kez daha öfkesini kustu. Burjuva demokratlığın sınırı ancak bu kadar!

Gelişmeler burjuvazinin Kürt sorununda oyalama taktiğine devam ettiğini gösteriyor. Kürtlerin haklı talepleri yoğun saldırılara maruz kalıyor. Tüm bunlar Kürt sorununun gerçek ve kalıcı çözümü için işçi sınıfı hareketinin gelişmesinin ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Devrimci işçi sınıfı hareketi ilerlediği ölçüde sorunun çözümü de kolaylaşacaktır. Bu meyanda, kurulması halinde hakikatleri araştırma komisyonunun işlevli olabilmesi için işçi sınıfı temsilcilerine de mutlaka komisyon içerisinde yer verilmelidir. Unutulmamalı ki ezilen halkların tek dostu devrimci işçi sınıfıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 70, Ocak 2011