Navigation

Beylerin, Efendilerin Laf Dalaşı ve “Memur”ların Alınganlıkları

Anayasa referandumu için burjuva liderler meydanlarda boy göstermeye çoktandır başladılar. İktidar ve muhalefet liderleri Erdoğan ve Kılıçdaroğlu anayasa değişikliğinin içeriğinden bahsetmekten daha çok karşılıklı kişisel göndermelerde bulunuyorlar. Kılıçdaroğlu başbakana “Recep Bey” diye hitap ederken, başbakan da Isparta’da yaptığı konuşmada ona “Memur Kemal Efendi” diye seslendi.

Bürokrat emeklisi olan Kılıçdaroğlu kendisine memur denilmesi karşısında Başbakanı memurlara havale etti. Pası alan “memur” sendikaları da alınıp Erdoğan’ı özür dilemeye davet ettiler. Başbakanın memur derken kastettiği şey belliyken, “memur” sendikalarının yaptığı açıklamalar, bunların kendilerini işçi olarak görmeyip tam da o tipolojiyle özdeşleştikleri için bu tepkiyi verdiklerini gösteriyor. Sami Evren şu açıklamayı yapıyor örneğin: “Referandum tartışmalarında belirli tanımlamalarla kamuoyunda yaratılan bu polemik neyin nereye vardığını göstermesi bakımından tahmin edilmeyecek ölçüde insanları rencide etmektedir. Tabii orada memur kavramında bir küçümseme var. Ama Sayın Başbakan ilk defa bunu yapmıyor. Toplumun değişik kesimlerini zaman zaman hep küçümsemiştir. Kamu çalışanları, memurlar açısından küçümseme olayı doğru değildir.”

Türkiye Kamu-Sen Genel Sekreteri Fahrettin Yokuş ise “Ümit ediyorum ki, Sayın Başbakan bu sözlerini en kısa sürede düzeltir. Başbakanın mesai arkadaşları da memurdur. 72 milyona hizmet eden 2,5 milyon memur var. Sayın Başbakanın düzeltmesini, özür dilemesini bekliyoruz. Bu sözleri kamuoyu vicdanı da değerlendirecek ve Sayın Başbakanın memur sevmeyen anlayışı tarihe geçecektir” diyerek “memur”luğunu göstermiş oldu.

Burjuvazi dünyanın her yerinde işçi sınıfını din, dil, ırk temelinde ya da mavi yakalı-beyaz yakalı şeklinde bölerek sınıfın birliğini engellemeye çalışıyor. Türkiye’de bunlara ek olarak bir de “işçi-memur” ayrımı devreye sokuluyor. 657 nolu ayrı bir yasaya tâbi olan devlet memurları kendilerini işçi sınıfının bir parçası olarak görmüyorlar. Her ne kadar neo-liberal politikalarla devlet memurlarının birtakım “ayrıcalıkları” ellerinden alınmaya başlandıysa da memur zihniyeti değişmiş değil. Oysaki işgüçlerinden başka satacak bir şeyleri olmayan devlet memurları da işçi sınıfının parçasıdır. Çünkü bir işçinin işgücünü kapitalist devlete satması ya da özel sermayeye satması, onun sınıfsal pozisyonunda bir değişiklik yaratmaz.

Türkiye’de burjuvazinin bazı devlet işletmelerinde çalışan işçileri de memur statüsüne koyma niyetini şöyle açıklıyor Elif Çağlı: “Türkiye’de burjuva yasaları, işçi sınıfının kapsamını daraltmak, sendikalaşma hakkını kısıtlamak gibi nedenlerle, bazen devlet fabrikalarının ve işletmelerinin işçilerinin bir kısmını “memur” statüsünün içine tıkıştırmaktadır. Oysa kapitalist düzende, devletin ekonomik yaşamın çeşitli alanlarında kolektif kapitalist rolüyle yer aldığı iktisadi işletmelerde ücret karşılığı çalışan emekçiler zaten işçi sınıfının kapsamı içindedirler.” (Elif Çağlı, Büyüyen İşçi Sınıfı, Tarih Bilinci Yay. s.73)

Ancak asıl kafa karışıklığı yaratan şey devletin fabrikalarında çalışanların durumu değil, maliye, eğitim, sağlık gibi işlerde kamusal hizmet üreten kesimin durumudur. Bilimsel olarak onlar da işçi sınıfının kapsamına girseler de bunun kendileri tarafından kabulü kolay olmamaktadır. “Memur” sendikalarının “Memur Kemal Efendi” lafına alınmalarının altında da bu yanlış anlayış yatmaktadır. Üstelik bu yanlış anlayış sadece kamu çalışanlarının durumuyla da sınırlı değildir. Maalesef burjuvazinin ideolojik manipülasyonu sonucu işçi sınıfının kapsamı oldukça dar algılanmaktadır. Ortalama bilinçte bir insanın kavrayışına göre işçi fabrikada, atölyede fiziksel emek harcayarak geçimini sağlayan kişidir. Bu yanlış kavrayışa göre büroda masa başında çalışarak hizmet üreten kişi işçi değildir. Öğretmen, sekreter, muhasebeci vb. işçi değildir yani! Bizzat devlet memurunu işçi olduğuna inandırmak da bir o kadar zordur! Oysaki devlet üst bürokrasisi hariç devlet memurlarının büyük çoğunluğu işçi sınıfının bir parçasıdır:

“… devlet üst bürokrasisiyle, sıradan bir yığın işin (çeşitli devlet dairelerinde yürütülen hesap, kayıt işleri, genel eğitim, kamu sağlığı vb.) yürütülmesi için istihdam edilen ve nicelik açısından devlet memurlarının asıl ağırlıklı bölümünü oluşturan emekçileri birbirinden ayırt etmek lâzımdır. Bu küçük “memurlar”, tüketicilere devlet geliri karşılığında resmî hizmet sunan işçilerdir.” (age, s.74)

Bürokrat-kamu emekçisi ayrımı

Bizans oyunuyla CHP’nin başına getirilen Kılıçdaroğlu devletin üst bürokrasisinde görev almış, SSK genel müdürlüğü yapmış bir bürokrattır. Kamu emekçilerinin başbakanın Kılıçdaroğlu’na memur demesine alınmalarını gerektirecek bir durum yoktur. Kılıçdaroğlu memur sıfatını tam anlamıyla hak etmektedir. Eskinin bürokratı Kılıçdaroğlu şimdi statükocu kanadın ideolojik hizmetkârıdır!

Bürokratlar devlet memurları içerisinde küçük bir azınlığı teşkil ederken, aslında işçi sınıfına ait olan küçük “memurlar” ise çoğunluğu oluştururlar. Bu çoğunluğun önemli bir kesimi sınıfsal bilince ve örgütlülüğe sahip olmadığı için kendilerini işçi sınıfının haricinde görüyorlar. “Memur” sendikalarının memur lafına bozulmaları ve verdikleri tepkiler de bu bilinç çarpıklığının bir ifadesidir. Kamu-Sen Genel Sekreterinin sözleri bunun en somut örneğidir: “Başbakanın mesai arkadaşları da memurdur. 72 milyona hizmet eden 2,5 milyon memur var.” Yani burjuvazinin yönetici kesimi ile iki milyonun üstündeki küçük memuru aynı kefeye koyuyor. Fahrettin Yokuş’un kendisi başbakanın mesai arkadaşı olabilir ama bütün “memurlar” değil! Elif Çağlı üst düzey bürokratların hangi sınıftan olduğunu şöyle açıklıyor:

“Hatırlanacağı gibi, üst düzey bürokrasi, egemen sınıf içindeki işbölümü temelinde zihinsel iş yürütücüleri kısmına denk düşmektedir ve doğrudan doğruya burjuva sınıfın içinde yer almaktadır. Devlet görevlisi statüsündeki parlamenterler, bakanlar, üst düzey idareciler, müsteşarlar vb. bu konumdadırlar. Bunlar aylıkçı gibi görünseler de, gerçekte hiç de salt işgücü geliriyle yaşam sürdürmeyen, örtülü ödeneklerle, devlet arpalıklarından tırtıkladıkları ek gelirlerle ayırt edilen bürokratlardır.” (age, s.78)

Aslında işçi olan devlet memurlarının kendilerini işçi sınıfından görmemelerinde bu topraklardaki Asyatik devlet geleneğinin büyük payı vardır. Yüzlerce yıl bu topraklarda hüküm sürmüş olan Asyatik despotik toplumsal düzen uzun süre önce ortadan kalkmış olsa bile, birtakım toplumsal algılayışlarda, reflekslerde hâlâ varlığını sürdürmektedir. Asyatik geleneğin kiri çok derinlere sinmiş olduğu için kolayına temizlenememektedir. Klasik kapitalist gelişme çizgisinin koşulları oluşmadığı için değişim-dönüşüm oldukça sancılı yaşanmıştır, hâlâ yaşanmaktadır. Asyatik devlet geleneğinde devlet memuru olmak, devlete sahip olan sınıfın bir parçası olmak anlamına geliyordu. Batı’da bu gelenek olmadığı için sıradan devlet memurları kapitalist gelişmeyle birlikte sıradan işçilere dönüşmüşlerdir. Bizim topraklarımız için geçerli olan şu satırlar devlet memurlarının durumunu çok iyi anlatıyor: “Batı tipi gelişme çizgisinden farklı yönler içeren ve toplumsal-siyasal-kültürel yapıya yıllar boyunca damgasını basan Asyatik geleneğe sahip ülkelerde, memurların büyük çoğunluğunun aslında birer işçi olduğunun kabulü yine de kolay olmamaktadır. Bu durum, hem egemen güçler tarafından hem de bir bölümüyle bizzat çalışanların kendileri tarafından kolayına kabul edilmemektedir.” (age, s.78-79)

Devlet memurlarının sınıfsal konumlarına dair bu kafa karışıklığının işçi hareketine olumsuz etkileri oluyor. Kendilerinin işçi olduğunu kabul etmeyen bu kesimin işçi hareketine katılması güçleşiyor. Hâlâ iş güvencesine sahip olduklarını düşünen memurların büyük çoğunluğu mücadele etmek yerine sırtını devlete dayamayı tercih ediyor. Ya da bir mücadele verilecekse bile daha kesimsel bir mücadele anlayışı hâkim oluyor. Üstelik kendini farklı bir sınıfa mensup zannedenler son yıllarda yürütülen saldırılara karşı mücadele etmek yerine, mevcut statülerini korumak için işçi sınıfının mücadelesinden uzak duruyorlar. “Orta sınıfa” ait olma sanrısının sonuçlarını Çağlı şöyle anlatıyor: “… Böylece, beyaz yakalı işçilerin (örneğin mühendisler, öğretmenler, hemşireler, memur statüsünde çalıştırılan kamu emekçileri, büro elemanları vb.) bir kısmı, kendilerini aslında ait oldukları işçi sınıfının genel mücadelesinden soyutladılar. Bilinci çarpılmış bu tür işçiler, işçi sendikalarında örgütlenmekten uzak durmayı, toplumsal yaşamda daha yüksek bir statü sahibi olmanın bir göstergesi olarak benimseyebildiler.” (age, s.93)

Ancak son yıllarda yapılan birtakım yasal değişikliklerle birlikte memurların “işçileşmelerinin” yolu da döşeniyor. Son günlerde “işçi-memur ayrımının” kaldırılması tartışılıyor. Zaten burjuvazi devletin asli işlerini bile özel sermayeye devretmeye çoktan başladı. Burjuvazi kârlı gördüğü alanlardan devletin elini çekmesini istiyor. Birçok devlet kuruluşu özelleştirildi. Başta hastaneler olmak üzere devlet kuruluşlarında taşeronlaştırma giderek yaygınlaşıyor. 4-B, 4-C gibi uygulamalarla “memur” statüsündeki kamu emekçilerinin mevcut örgütlenme ve sosyal haklarına karşı saldırılar yürütülüyor. Yapılmak istenen yeni düzenlemeyle ise, kamu emekçileri işçi statüsüne geçirilmekle birlikte iş güvenceleri ve sosyal hakları gasp edilmek isteniyor. Böylece “eşitlik” kötünün iyileştirilmesiyle değil, iyinin kötüleştirilmesiyle sağlanmaya çalışılıyor.

Burjuvazi, işçi-memur ayrımı sayesinde, yürüttüğü saldırılara işçi sınıfının yekpare bir biçimde karşılık vermesine engel oluyor. Burjuvaziye karşı işçi sınıfı tüm kesimleriyle birlikte ortak bir mücadele yürütmelidir. Devlet memurları da artık işçi olduklarının farkına varmalılar. Kamu emekçileri için burjuvazinin it dalaşında veya laf dalaşında taraf olmak doğru bir sınıfsal tutum değildir. Doğru tutum işçi sınıfının mücadele saflarında yer almaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 66, Eylül 2010