Navigation

AKP’nin Makul ve Makbul Kürt Arayışı

Kürt sorununda hareketli günlerin yaşandığı bir ayı geride bıraktık. Ne var ki bu hareketliliğin sebebi “çözüm sürecinde” yeni bir aşamaya geçilmesi ve sorunun çözümü yönünde ilerleme kaydedilmesi değildi. Sürecin tıkanması üzerine yapılan karşılıklı açıklamalar, Barzani’nin Diyarbakır’a gelişi ve Rojava’da yaşanan yeni gelişmeler dikkatlerin Kürt sorununa yönelmesine yol açtı. Kısaca hatırlayacak olursak, “çözüm süreci” kapsamında PKK ilk aşamada kendi üzerine düşeni yaparak gerillaların sınır dışına çekilme sürecini başlatmıştı. Nitekim yapılan ateşkes sayesinde çatışmalar sona erdi ve son süreçte gerilla veya asker ölümü gerçekleşmedi. Ancak sorunu çözmesi gereken taraf olan hükümet, üzerine düşeni yerine getirmediği gibi mütemadiyen Kürt hareketini suçladı. Böylece süreç tıkanma noktasına geldi. Bizzat Başbakan Erdoğan tarafından açıklanan “demokrasi paketi” de fos çıkınca Kürt hareketinden sürecin bittiği anlamına gelecek açıklamalar peş peşe geldi. Hatta Cemil Bayık, talepleri kabul edilmezse sınır dışına çekilen militanların geri gönderileceğini söyledi. Öcalan da 9 Kasımda İmralı’ya giden heyete “süreç halen devam etmekle beraber bir sırat köprüsü üzerindedir” dedi. Hemen ardından da Barzani’nin ziyareti gerçekleşti ve AKP cenahı bunu “çözüm sürecinde” yeni bir atılım olarak lanse etmeye başladı. Oysa aynı günlerde Rojava’da yaşananlar başka bir şeye işaret ediyordu.

Barzani hamlesi

Geçtiğimiz yıl AKP’nin kongresi için Ankara’ya gelen Barzani, Erdoğan’ın davetlisi olarak bu sefer Diyarbakır’a geldi. Diyarbakır’da devlet erkânı, Şivan Perwer ve İbrahim Tatlıses ile büyük bir şov sahneye konuldu. Yerel seçimler öncesinde Diyarbakır’da gerçekleşen bu “buluşma” elbette birçok açıdan önemli bir olaydır. Bu girişimin yeri ve zamanı göz önünde bulundurulduğunda yerel seçimlerle bağlantısını anlamak işten bile değildir ama bunu sadece seçim manevrası olarak değerlendirmek de doğru değildir. Arka planda, seçimlerin yanı sıra ve daha önemli olarak Rojava’da yaşanan gelişmeler, “çözüm süreci” ve Türkiye’nin emperyal emelleri bulunuyor. Türkiye’nin emperyal emelleri iç politikasını da dışı politikasını da belirlemektedir. Hinterlandında daha fazla söz sahibi olmak isteyen Türkiye burjuvazisi ve onun temsilcisi AKP, adımlarını bu temelde atmaktadır. Ama Kürt sorunu bu noktada onun yumuşak karnıdır. O nedenle Kürtlerin taleplerini karşılamak yerine sorunu kendi istediği biçimde ve kendi istediği ölçüde “çözmeye” çalışıyor. Şark kurnazlığı ile Kürtleri kandırmaya ve oyalamaya çalışıyor. Barzani’nin Diyarbakır’da ağırlanması AKP’nin bu gayretinin son örneğidir.

AKP, Diyarbakır’da böyle bir miting yaparak Kürt illerinde BDP’nin hegemonyasını kırmayı amaçlamıştır. Nitekim Erdoğan’ın Diyarbakır’da sarf ettiği sözler de buna işaret ediyor: “Tıpkı Cumhuriyet'in ardından olduğu gibi bir tek parti zihniyetinin, yeni bir tek parti döneminin, dayatmaların, zulümlerin, farklı formatlarda inkâr ve reddin oluşmasına asla izin vermeyeceğiz. Doğu Anadolu'da, Güneydoğu Anadolu'da yeni bir tek parti anlayışının hüküm sürmesine müsaade etmeyeceğiz.” Bu sözler AKP’nin, ulusal hakları için mücadele eden Kürtleri PKK çizgisinden uzaklaştırarak, devletin verdiği kırıntılarla yetinen işbirlikçi alternatiflere yöneltme niyetini ifade etmektedir.

Diyarbakır’ın Kürtler için özel bir anlamı vardır. 1,5 milyonluk nüfusuyla Diyarbakır Kürtler için başkent mahiyetindedir. AKP bunun farkında olduğundan Diyarbakır kalesini fethetmek için büyük bir gayret içerisindedir. AKP Barzani’yi kullanarak Kürtleri bölmeyi ve BDP’den uzaklaştırmayı hedefliyor. TC’nin en ağır hakaretlerine maruz kalan Barzani’nin büyük bir coşkuyla karşılanmasının ve Kürdistan bayraklarının AKP’nin mitinginde Türk bayraklarıyla yan yana yer almasının sebebi budur. Burjuvazi çıkarları gereği düşmanıyla bile işbirliği yapar. Kürtleri boyunduruk altında tutan bölge ülkeleri her zaman kendi Kürtlerine karşı diğer ülkelerin Kürtlerini kullanmışlardır. Türkiye geçmişte PKK’ye karşı KYB ve KDP’yi kullanmıştır. 90’lı yıllarda Güney’e yapılan bazı sınır ötesi operasyonlarda peşmergeler TC ordusunun yanında yer almıştı.

Aradan uzun yıllar geçti. Hem Türkiye’de hem de Kürtlerin baskı altında tutulduğu diğer ülkelerde önemli gelişmeler yaşandı. Irak’ta Kürtler federal bir yönetime sahip oldular. Suriye’de Kürtler Kasım ayında geçici özerk yönetim ilan ettiler. Türkiye’de Kürt hareketi bu gelişmelerin de etkisiyle madden ve manen güç kazandı ve devlet karşısında oldukça önemli bir pozisyon elde etti. Nitekim “çözüm süreci” olarak adlandırılan ve Öcalan ile devlet arasında bir yıldır devam eden görüşmeleri başlatan da bu yeni durum olmuştur. Özellikle Rojava’da yaşananlar Türk tarafını büyük bir endişeye düşürmüştür. Bunun sonucu olarak da en az hasarla süreci atlatabilmek için Kürt hareketi ile görüşmeler başladı. Esen barış rüzgârlarından sonra AKP’nin hiçbir adım atmaması Kürt sorununun çözümünde yeniden bir belirsizliğe sebep olmuştu. Eskiden kendi Kürtlerine karşı KDP ile askeri işbirliği yapan TC, şimdi yeni konjonktüre uygun olarak yeni biçimler altında işbirliğini tercih ediyor.

Erdoğan’ın Diyarbakır konuşmasına haddinden fazla anlamlar yüklendi. Erdoğan’ın ilk kez “Kürdistan” sözcüğünü kullanmasına büyük önem atfedildi. Oysa bugüne kadar Kürdistan sözcüğünün Başbakan tarafından kullanılmamış olması bile inkârcılığın ne kadar köklü olduğunu göstermektedir. Erdoğan’ın “Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını, 76 milyonun bir olduğunu, beraber olduğunu, birlikte büyük Türkiye yeni Türkiye olduklarını göreceğiz. Hiç endişeniz olmasın” sözleri de genel affın habercisi olarak görüldü. Aslında Erdoğan demagojik belagat yeteneğiyle somut adım atmadan Kürtleri kandırmaya çalışıyor. Nitekim hemen ertesinde grup toplantısında yaptığı konuşmada genel aftan bahsetmediğini, hayalini anlattığını söyledi. Demirtaş’ın buna cevaben söylediği “hükümetlere verilen görevler hayal kurmak değil iş yapmaktır, başbakanın işi hayal kurmak değil” sözlerinin üstüne çok fazla şey söylemeye gerek yok. Kürt halkı AKP’nin somut adımlar atmasını, taleplerinin karşılanması için gereken yasal değişiklikleri yapmasını ve Kürt halkının varlığının sadece şifahen tanınmasını değil anayasal güvence altına alınmasını istiyor. Oysa AKP bunları yapmakta ayak diriyor. TBMM Çözüm Komisyonunun hazırladığı rapor da bunun açık göstergesi.

Rapor devletin Kürt sorununun çözümünde ayak dirediğini gösteriyor. Raporda Kürtlerin taleplerini karşılamaya yönelik somut çözümler yer almıyor, devletin militarist yaklaşımı ve “terör” vurgusu öne çıkıyor. BDP buna alternatif olarak hazırladığı raporda, demokratik bir anayasanın yapılmasını, anadilde eğitim yasağının tamamen kaldırılmasını, Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sisteminin değiştirilmesini, hakikat komisyonlarının kurulmasını, genel af ilan edilmesini, barış ve müzakere sürecinin yasal zemine kavuşturulmasını talep ediyor. Bunlar gerçek ve kalıcı bir barışın gerçekleşebilmesi için mutlaka hayata geçirilmesi gereken taleplerdir. Oysa AKP savaşın tarafı olarak üzerine düşen bu sorumluluğu yerine getirmek yerine Barzani’yi sahneye sürerek Öcalan’a alternatiflerinin olduğu mesajını vermek istemiştir.

Kürt hareketini bölmek öteden beri TC’nin hedefidir. Her dönem farklı biçimlerde olsa da TC, Kürtleri bölerek zapturapt altına almak hayalinden vazgeçmemiştir. “Şahinler-güvercinler”, İmralı-Kandil gibi ayrıştırmalarla Kürt hareketini kendi içinde bölmekten alternatif yaratmaya kadar çeşitli yol ve yöntemler denendi bugüne kadar. Hatta çözüm süreciyle birlikte Kandil’e karşı yıllarca “bebek katili” diye hakaret edilen Öcalan’a methiyeler düzüldü. Son olarak Kemal Burkay Kürtleri bölmek için kullanılan isim olmuştu. Bizzat İçişleri Bakanı’nın çağrısıyla 31 yıllık sürgünden sonra Türkiye’ye dönen Burkay ile BDP’ye alternatif yaratmaya çalışan AKP hüsrana uğradı. Şimdi ise aynı niyetle Barzani’yi kullanıyorlar. Bu girişimin devamı niteliğindeki bir gelişme de, Türkiye’deki Barzanicilerin, KDP’nin Kuzey’deki uzantısı olacak bir Kürt partisi kurma kararı almış olmalarıdır. Öyle görünüyor ki, PKK’ye muhalif bir Kürt partisi kurma konusunda sürekli hüsrana uğrayan TC, şansını bu kez de Barzani ve Barzanicilerle denemeye girişiyor.

Türkiye ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasındaki yakınlaşmanın en önemli sebeplerinden birisi de ekonomik çıkarlardır. Dışişleri Bakanlığı’nın internet sayfasında “Türkiye-Irak Siyasi İlişkileri” başlığı altında şu satırlar yer almaktadır: “2012 yılı itibarıyla, Irak Türkiye’nin ihracatında, 10,830 milyar ABD Doları’yla ikinci büyük partner konumuna gelmiştir. Ticari ilişkilerin yanı sıra, Türk şirketlerinin Irak’ta üstlendikleri müteahhitlik hizmetleri de önemli bir düzeye ulaşmıştır. Irak’la enerji alanındaki işbirliğimiz de güçlenmektedir. Türkiye, enerji kaynakları bakımından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Irak’ın petrol ve doğalgaz kaynaklarının dünya pazarlarına ulaştırılması bakımından da ön plana çıkmaktadır.” Irak’la yapılan ticari ve ekonomik faaliyetlerin önemli bir bölümü Kürdistan bölgesi ile yapılmaktadır. BBC’nin verilerine göre Kürdistan bölgesindeki yabancı menşeli 2296 firmanın 1148’ini, yani yarısını Türk firmaları oluşturuyor. Özellikle inşaat sektöründe Türk şirketleri pastadan büyük pay alıyor. Enerji piyasasında da Türkiye’nin büyük yatırımları mevcut ve hedefte yeni doğalgaz ve petrol anlaşmaları yapmak var. Barzani ile Diyarbakır’da konuşulan konulardan birisi de buydu. Nitekim Barzani’nin ziyaretinden hemen sonra Kürdistan Başbakanı Neçirvan Barzani de Ankara’da Erdoğan ile görüştü. Gündem enerji anlaşmalarıydı. Bu anlaşmalar doğrultusunda inşa edilecek yeni boru hatları ile petrol ve doğalgazın Türkiye’ye aktarılması planlanıyor. Bu konuda, Bağdat ve ABD’yi devre dışı bırakarak çeşitli anlaşmaların gizli bir şekilde imzalandığı da ortaya çıkıyor. Türkiye bunların Bağdat’ın onayı olmadan devreye girmesinin sorun yaratacağını gayet iyi biliyor ve Irak merkezi yönetimini ve ABD’yi bir şekilde razı edeceğini düşünerek bu adımları atıyor. Ancak gerek Washington gerekse Bağdat’tan yapılan açıklamalar Türkiye ve Kürdistan yönetiminin onay konusunda çizdikleri iyimser tablonun hiç de gerçekliği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Bu bakımdan Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun, Maliki yönetimiyle ilişkilerin düzeldiği yollu açıklamalarının dezenformasyondan ibaret olduğu da görülüyor.

TC ve Barzani’nin Rojava korkusu

Rojava’da 12 Kasımda 82 üyeli Kurucu Meclis ilan edildi. Bölgede hegemon güç olan PYD’nin başını çektiği bu mecliste KDP’yle ilişkili bazı Kürt grupları haricinde hemen hemen bütün oluşumlar yer alıyor. Mecliste Kürtlerin yanı sıra Arap, Çeçen ve Hıristiyan temsilciler de yer alıyor. Kurucu Meclisin ilanı Rojava’da bölgesel bir yönetimin kurulması yolunda önemli bir adımı teşkil ediyor. Bu durum bölgedeki dengeleri değiştirecek potansiyellere sahip.

Suriye’de kurulacak özerk Kürdistan tüm Ortadoğu’yu etkileyecektir. Bundan en çok etkilenecek ülkelerin başında da Türkiye geliyor. Türkiye, bu yüzden Suriye Kürtlerinin otonomi yolunda ilerlemesinden büyük bir rahatsızlık ve korku duyuyor. Üstelik Rojava’da Kürtlere öncülük eden PYD’nin PKK’ye yakın olması Türk egemenlerinin korkularını iki kat arttırıyor. AKP Türkiye’nin hemen güneyinde özerklik ilan etmiş Kürtleri kırıntılarla kandıramayacağının farkında. Bu yüzden de Rojava’nın Türkiye Kürtleri üzerindeki etkisini azaltmak için her yola başvuruyor. Önce “Suriye’nin toprak bütünlüğünün bozulmasına izin vermeyiz” diye tehditler savuran Türkiye daha sonra geçici yönetime karşı çıkmayacağını açıklasa bile, el altından el-Nusra çetelerini destekleyerek PYD’nin gücünü kırmaya çalıştı. Ardından ise sınıra ördüğü duvarla Batı (Rojava) ile Kuzey arasındaki iletişimi koparmaya çalıştı. İsrail’i her fırsatta eleştiren, sözümona Filistin halkının yanında olduğunu iddia eden AKP’nin Nusaybin’de örmek istediği bu duvarın özde İsrail’in ördüğü duvardan farkı yok. İkisi de aynı zihniyetin ürünüdür. Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’nın açlık grevi eylemi ve Kürtlerin direnişi ile karşılaşan AKP duvarın inşasını durdurmak zorunda kaldı. Ama adeta intikam alınırcasına 3 sivil Kürt 17 Kasımda Qamişlo sınırında Türk askerleri tarafından katledildi.

Şimdi ise daha büyük bir oyun sahneye konuluyor. AKP, Rojava ve Kuzey Kürdistan Kürtlerine karşı Güney ile işbirliği yapıyor. PKK’nin bölgede güç kazanması hem KDP’nin hem de TC’nin çıkarlarına ters düşmektedir. Rojava’nın statü kazanmasından korkan zihniyet Diyarbakır’da buluşmuştur. Rojava’ya sınır kapılarını kapatan sadece Türkiye olmamıştır. Kürdistan Bölgesel Yönetimi de sınır kapısını kapattı. Hatta KDP, Salih Müslim’im sınırdan geçmesine de izin vermedi. Bu süreçte KDP ile PYD arasındaki gerilim iyice arttı. Barzani Diyarbakır’a gelmeden önce yaptığı açıklamada PYD’nin devrim falan yapmadığını, Suriye’de Baas rejiminin teslim ettiği yerlerde söz sahibi olduğunu belirtti ve genel olarak da PYD’nin siyasi çizgisini sert bir biçimde eleştirdi. Ne var ki, bu ikiyüzlü açıklamalardan medet uman Barzani, Güney’de kendilerinin Körfez Savaşı ve sonrasında ABD işgaliyle oluşan durumdan yararlanarak nasıl “söz sahibi” oldukları gerçeğinden hiç söz etmiyor ve Rojava’daki gelişmeleri bu tarz karalamalarla gayrimeşru ilan etmeye girişiyor.

Kürt Ulusal Kongresi’nin her seferinde ertelenmesinin arkasında da PYD ve PKK’yi safdışı bırakma niyeti vardır. Kongre Kürtler açısından tarihi bir anlam taşıyor. Gerçekleştiği takdirde, hem bölgede faaliyet yürüten Kürt örgütleri hem de dünyanın çeşitli yerlerine göç etmek zorunda kalmış Kürtlerin bir araya gelmesiyle kongre bir birlik kongresi anlamına gelecek. Bu kongrede ağır basan siyasi hareket Kürt ulusuna önderlik pozisyonunu da sağlama alacak. Kongrenin doğrudan bir karar alma yetkisi olmasa da alınacak kararların manevi ve politik bir anlamı olacak bu bakımdan. Dolayısıyla delegelerin kimler olacağı önem taşıyor. PKK nüfusa göre delege belirlenmesinden yana, diğerleri ise buna karşı çıkıyor. Eğer nüfusa göre temsiliyet olursa Kuzey Kürdistan’dan daha fazla delege çıkacak ve bu da PKK’nin kongrede daha çok delegeye sahip olacağı anlamına geliyor. Kongrenin toplanamamasının asıl nedeni Barzani’nin TC ile işbirliği halinde taş koymasıdır.

Dört parçaya bölünmüş Kürt halkı özgürlük mücadelesi verirken, bölge ülkeleri ve diğer emperyalist güçler ise bu mücadeleyi bastırmaya ve kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyorlar. En büyük Kürt nüfusunu barındıran Türkiye’de Kürt sorunu karşısında AKP gün geçtikçe köşeye sıkışmaktadır. Erdoğan’ın Kürdistan demesi, Barzani’ye dostum diye hitap etmesi ve Kürdistan bayraklarıyla Diyarbakır’da karşılanması bu köşeye sıkışmışlığın sonucudur. Statükocu burjuva devlet güçleri yıllarca Kürtleri her fırsatta aşağıladılar. “Bölücübaşı”, “bebek katili”, “aşiret reisi”, “alçak” gibi sıfatları kullanmadan Kürt liderlerinin isimleri hiçbir zaman zikredilmedi. Kürt ulusunun demokratik hakları tanınmadı. Çünkü statükocu güçler devletin bekasının tehlikeye gireceğinden korkuyorlardı. 2009 yılında yazılan şu satırlar bugünkü durumu daha iyi anlamayı sağlayacaktır:

“Statükocu burjuva devlet güçleri, bu tarihsel korkularının bir sonucu olarak, bir yandan işçi ve emekçi sınıfların mücadelesini bastıracak yöntemleri ve anti-demokratik yasaları kalıcı hale getirirken, diğer yandan da Kürt halkının ulusal kimliğine ve demokratik haklarına kavuşmasını engellemek için, şiddete dayalı, saldırgan, inkârcı ve imhacı uygulamaları resmi devlet politikası haline getirmişlerdir. Fakat burjuva devletin yıllardan beri süregelen yalana, inkâra, baskı ve şiddete dayalı bu kadim politikaları, ne sorunları ortadan kaldırabilmiş ne de tarihsel gerçekleri buharlaştırabilmiştir. Tam tersine, gerçekler daha da direngenleşirken, sorunlar daha da ağırlaşıp kangrenleşmiştir. Bugün artık bu sorunlar, baskıcı yöntemlerle daha fazla bastırılamaz ve daha fazla ertelenemez bir hale gelmiştir. Toplumsal ilerlemenin önünde gerçek bir engel teşkil eden bu sorunlar, mutlaka çözülmeyi beklemektedir. Dolayısıyla, bu sorunları çözmeyen ya da çözümüne engel olan burjuva partilerin bizzat kendilerinin çözüleceğinden hiç kuşkumuz olmasın. Bu bağlamda, AKP’yi bekleyen akıbetin de bundan başka bir şey olmayacağını söylemek bir kehanet olmayacak.” (Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar /XV, MT, Haziran 2009)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 105, Aralık 2013