Navigation

THY Grevi Üzerine

THY işçilerinin grevi 15 Mayısta çevik kuvvet nezaretinde başladı. Grev sürecine hükümet ve THY yönetimi olağanüstü önlemlerle hazırlanmıştı. Aslına bakılırsa Türkiye burjuvazisi Hava-İş Sendikası’nın gücünü kırmak ve işçilerin birliğini dağıtmak üzere uzun yıllardır örgütlü ve planlı bir hazırlık yürütüyordu. Burjuvazi tüm bu hazırlıklarının ve saldırılarının sonucunu 15 Mayısta başlayan grevi yenilgiye uğratarak almak istiyor. Grevin yenilgisi durumunda işkollarını düzenleyen yeni yasayla yaklaşık 700 bin işçiyi kapsar hale gelen taşımacılık işkolunda son derece kritik bir yer tutan hava taşımacılığında sendikal örgütlülüğe ciddi bir darbe daha vurulmuş olacak.

THY A.O.’da başlayan grev, sadece TİS kapsamındaki 14 bin işçi ile işveren arasındaki bir mücadele değildir. Grev, işçi sınıfının örgütlü gücüyle burjuvazinin karşı karşıya geldiği bir kavgadır. Burjuvazi devletiyle, hükümetiyle, medyasıyla, polisiyle ve etkisi altına aldığı meslek örgütleriyle bir bütün olarak havacılık sektörünü “başarılı grev yapılamaz” hale getirmek ve sendikal mücadeleyi daha da güçsüzleştirmek üzere harekete geçmiştir. İşçi sınıfının safında yer alan tüm sendikal ve siyasal örgütlerin greve bu bilinçle yaklaşması ve grevin başarısızlığa uğramaması için elinden geleni yapması gerekiyor.

Havacılık sektörünün burjuvazi açısından önemi

Türkiye burjuvazisinin emperyalist hiyerarşinin üst basamaklarına tırmanma projeksiyonu içerisinde ulaştırma sektörü önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye’nin jeostratejik konumunu değerlendirerek sermayesini büyütmek isteyen burjuvazi, İstanbul’u küresel ekonominin sermaye, mal ve insan dolaşımının önemli geçiş noktalarından biri haline getirmeyi amaçlıyor. Batısı Balkanlar’a ve Avrupa’ya, kuzeyi Kafkaslar’a ve Rusya’ya, doğusu Asya kıtasına, güneyi Ortadoğu’ya ve Afrika’ya açılan Türkiye coğrafyasında burjuvazi, büyük ulaşım projeleriyle stratejik konumunu sermayenin büyümesine daha iyi hizmet eder duruma getirmeyi amaçlıyor. AKP hükümeti, İstanbul’u küresel ekonominin en önemli 10 finans merkezinden biri haline getirmek istediğini açıkça belirtiyor. Marmaray, 3. köprü, hızlı tren, tüp geçit, otoyol projeleri, Kanal İstanbul projesi ve yeni havalimanı projesini bir bütün olarak ele almak ve tüm bunların uluslararası finans kapitalin merkezlerinden biri haline gelme hedefiyle bağlantılı olduğunu anlamak gerekiyor.

AKP hükümeti dünyanın en büyük havalimanını inşa etmeye, kimilerinin sandığı gibi sadece siyasi gösteriş yapmak için girişmiyor. Amerika, Avrupa, Afrika ve Asya kıtalarındaki bir ülkeden diğer kıtadaki bir başka ülkeye ulaşımın transit noktasının İstanbul olması hedefleniyor. THY’nin yatırımlarının iç hatlardan ziyade dış hatlara yönelmesi ve uçak seferi düzenlenen ülke sayısının 100’ü bulması burjuvazinin hedeflerini açıkça ortaya koyuyor. Dubai’nin ticaret ve finans merkezi haline gelmesinde Emirates Havayolu şirketinin üstlendiği rol neyse, burjuvazinin İstanbul’a ilişkin hedeflerinde THY’ye biçilen rol de aynısıdır. İstanbul’un dünya kapitalizminin önemli finans merkezlerinden biri haline gelmesi için dünyanın hemen her yeriyle uçuş bağlantısının sağlanması gerekiyor. THY’nin son 10 yıl içerisinde uçak sayısını 60’lardan 200’lere çıkarması ve önümüzdeki 10 yılda teslim almak üzere 250 uçak sipariş etmesi sadece THY yönetiminin ekonomik bir kararı değil aynı zamanda hükümetin siyasi bir kararıdır. Tıpkı Fethullah Gülen’in okul açtığı Afrika ülkelerine bir süreliğine zarar etme riskini de göze alarak uçak seferi konulması gibi…

Arsız bir iştahla büyümek ve emperyalist hiyerarşinin basamaklarını tırmanmak isteyen Türkiye burjuvazisinin hedeflerine ulaşmak için sermayesini muazzam bir tempoyla büyütmesi gerekiyor. Bunun için işçi sınıfının daha yoğun sömürülmesi gerektiği muhakkaktır. THY’nin önümüzdeki 10 yılda gerek kendi bünyesinde gerek taşeronlarda çalıştırdığı işçileri, sipariş ettiği 250 uçağın parasını çıkartacak kadar yoğun sömürmesi gerekiyor. Bunun anlamı pilotların ve kabin ekiplerinin daha yorgun uçması, iş saatlerinin uzaması, ücretlerin düşmesi, taşeron işçilerinin daha çok sömürülmesi gerektiğidir. İşte tüm bu gereklerin yerine getirilmesi, sendikal örgütlülüğün zayıflatılmasından ve kıpırdayamayacak hale getirilmesinden geçiyor.

Burjuvazinin Hava-İş’e düşmanlığının tarihi

1989’da Türkiye işçi sınıfının bahar eylemleriyle harekete geçtiği bir dönemde, Hava-İş Sendikası’nın yönetimi değişti. Yönetim değişikliğinin ardından gelen ilk toplu sözleşme dönemi THY’de 38 gün ve Havaş’ta 40 gün süren başarılı grevlerle sonuçlandı. Hükümet ve THY yönetimi grev karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı ancak başarılı bir grevin ardından işçileri cezalandırmak üzere THY’den 583, Havaş’tan 183 işçi, Körfez Savaşı bahane edilerek atıldı. Sendikanın verdiği mücadele işçilerin geri alınmasını sağlayamadı. Bu toplu işten atma saldırısı ilerleyen yıllarda THY işçilerinin korkutulup sindirilmesinde burjuvazinin işine yarayacaktı. Üstelik toplu işten atmalar, işçilerin kendilerine ve sendikalarına güveninin kırılmasına ve sendika içerisinde de karmaşa yaratmaya yarıyordu. Nitekim 1993 yılında ağır baskılar ve işten atma tehditleri altında gerçekleştirilen grev oylamasında Havaş işçilerinin çoğunluğu greve “evet” derken, THY’de çoğunluk “hayır” oyu vermişti.

1995 yılında TİS görüşmeleri yine grev aşamasına gelmiş ve hükümet THY grevini “milli güvenliği bozucu” olduğu gerekçesiyle 60 gün erteleyerek fiilen engellemişti. Ertelemenin dışında kalan Havaş’ta işçiler 128 gün süren bir grev gerçekleştirdi. Grev hükümetin ve THY yönetiminin ağır baskılarına ve grevi kırma girişimlerine maruz kalmıştı. Şirket özelleştirilmiş, yeni patron dışarıdan yasadışı olarak grev kırıcı işçi getirmiş, valilik ve emniyet müdürlüğü müfettişlerce tespit edilen bu yasadışı uygulamaya göz yummuştu. Hava-İş Genel Başkanı Atilay Ayçin, 1991 yılında yaptığı bir konuşma gerekçe gösterilerek Terörle Mücadele Yasası’nın ünlü 8. maddesine dayanılarak ve Yargıtay kararı bozulmak suretiyle 15 Mayıs 1995’te Havaş Genel Müdürlüğü önünde sürdürülen eylem sırasında tutuklandı ve Saray Cezaevi’nde 6 ay tutuklu kaldı. Tutukluluk süresince yurtiçinde ve uluslararası platformlarda “Ayçin’e Özgürlük” kampanyaları yürütülmüştü.

1996 yılında burjuvazi taşeronlaşma saldırısıyla sendikal örgütlülüğe darbe vurmaya girişti. Parça temizliği, uçak temizliği ve apron hizmetleri parça parça taşeronlara devredilmeye başlandı. Sendikanın taşeron şirketlerde örgütlenme çabaları karşısında patronlar işçileri işten atarak sendikalaşma mücadelelerini sonuçsuz bırakmayı başardı. İlerleyen yıllarda THY binlerce part-time ve sözleşmeli işçi çalıştırarak işçileri hem ucuza hem de sendikasız ve güvencesiz çalıştırmaya başlayacaktı. 2003 yılında imzalanan TİS sayesinde 3 bine yakın part-time ve sözleşmeli işçi TİS kapsamına alındı.

AKP hükümeti THY’yi özelleştirirken, şirket hisselerinin yüzde 51’i borsada yatırımcılara arz edildi. Artık THY hisselerinin salt çoğunluğu devlete ait değildi. Dolayısıyla şirket kamu denetiminin dışına çıkarıldı. Öte yandan C tipi altın hisse devlete ait olduğundan şirket yönetimi hükümet tarafından belirlenmeye devam edecekti. Böylece AKP’nin THY yönetimini belirleyebilmesi, harcamaların ve kararların TBMM’nin ve Sayıştay’ın denetiminden uzak tutulabilmesi, AKP’nin şirket bünyesinde kadrolaşabilmesi, kısacası dilediği gibi at oynatabilmesi sağlanmış oluyordu. Deneyimli personel emekli edilmeye başlanırken AKP siyasi kadrolaşmayı yoğunlaştırdı.

THY’ye hizmet veren Euroserve şirketinin 1400 işçisi Hava-İş Sendikası’nda örgütlendi ve 2 yıllık bir mücadele sonunda 2005 yılında toplu sözleşme yetkisi kazandı. Ancak THY derhal ihaleyi iptal ederek şirketin işine, dolayısıyla da 1400 işçinin işine son verdi. Yer hizmetleri, Havaş ve Çelebi şirketlerine verildi.

THY A.O. bünyesindeki teknik bölüm ayrılarak THY Teknik A.Ş. adı altında yeni bir şirket oluşturuldu. Ayrıca yer hizmetleri, ikram, petrol dağıtımı, motor bakımı işlerinde de hükümet ve THY kendine bağlı küçük şirketler kurdurdu. Bu taşeron şirketlerde ne sendika ne de toplu sözleşme var.

2007 yılında 22. dönem TİS görüşmeleri sırasında THY bir kez daha işçilerin birliğini ve gücünü sınamaya girişti. Yapılan grev oylamasında işçilerin çoğunluğu greve “Evet” diyerek bu saldırıyı da püskürttü. THY patronları taşeronlaşma saldırısını THY Teknik A.Ş. bünyesinden yeni bir taşeron şirket daha doğurarak sürdürdü. THY Teknik’te işe başlamak için başvuran ve eğitim alan işçiler aylarca işe başlamayı bekledikten sonra HABOM (Havacılık Bakım, Onarım ve Modifikasyon Merkezi) adlı taşeron şirkette işe başlatıldı.

23. dönem TİS görüşmelerine gelinirken, burjuvazi yeni bir oyuna girişti. Yönetim, sendikanın yetkili olduğu THY A.O. ve THY Teknik A.Ş.’nin işkoluna itiraz etti. THY Teknik A.Ş.’nin havacılık değil metal işkoluna dahil olduğu iddia edildi. AKP hükümetinin destekçisi Hak-İş’e bağlı Çelik-İş Sendikası bu saldırıda kullanıldı. Bu itirazlar sonucu başlayan hukuki süreç TİS görüşmelerinin sonuçlanabilmesini 2 yıl geciktirdi.

2009 yılında Sabiha Gökçen Havalimanı’nda yer hizmeti veren ISG şirketinin 700 işçisi Hava-İş Sendikası’nda örgütlendi. Yetki alındı ve TİS imzalandı ancak ISG’den yer hizmeti alan THY ve Pegasus, ISG patronlarıyla anlaşarak şirketi tasfiyeye girişti. THY ve AKP hükümeti “TGS” adında yeni bir yer hizmetleri şirketi kurarak yer hizmetlerini yeni şirkete bahşetti. Yer hizmetlerinde Çelebi’den de faydalanıldı. ISG işçileri, sendika düşmanı ayak oyunlarıyla işten atılmalarına karşılık mahkemelerde 16 aylık ücret tutarında sendikal tazminat kazandılar. Patronlar işçilerin sendikalı olmasındansa işçilere tazminat cezaları ödemeyi, şirketleri tasfiye etme ve yeni şirketler kurma zahmetine girmeyi tercih ediyor. Burjuvazi havacılık sektöründe taşeron şirketlere sendika bulaştırmamak üzere son derece saldırgan davranıyor. TGS’ye işçi alınırken en ağır işleri yapacak ve en düşük ücretlerle çalıştırılacak işçiler, sendikaya üye olmamaları konusunda daha baştan uyarılıyorlar. AKP’nin ilçe teşkilatlarına kontenjanlar sunuluyor ve yüzlerce işçi parti referansıyla işe alınıyor. Yönetim kurulundakilerin memleketlileri işe alınarak hemşerilik bağları kullanılıyor. Bu tür yöntemlerle işçilerin sendikal bilincinin gelişmesi ve hakları için mücadeleye girişmesi ertelenmeye çalışılıyor.

İşçilerin güveninin kırılması için patronlar yıllardır sendikayı tasfiye etmek üzere saldırılar tertipliyorlar. Mücadeleci işçileri sürgün etmek ya da teker teker işten çıkarmak gibi saldırılar yıllardır devam ediyor. THY çalışanları patron baskısı ve işten atılma korkusuyla sendika kapısından içeri adım atmaya çekinir hale gelmiş durumda. Bu korkuyu kıracak taban örgütlülüğünün olmaması nedeniyle sorun giderek kangrenleşmekte ve sendika güç kaybetmektedir.

THY A.O.’da Ocak 2011’de başlaması gereken 23. dönem TİS görüşmeleri patronların yetki uyuşmazlığı çıkarması yüzünden bir yıllık gecikmeyle Şubat 2012’de başlayabildi. TİS süreci Mayıs ayında grev kararı alınması aşamasına gelmişti ki AKP hükümeti havacılık sektöründe grevi yasaklayan bir yasayı gündeme getirdi. Hava-İş Sendikası grev yasağının meclisten geçirileceği sırada 29 Mayıs eylemleriyle grevi yasaklayan yasayı protesto etti. Binlerce THY ve THY Teknik çalışanı yorgun uçmama haklarını kullanarak, iş durdurarak, iş yavaşlatarak ve protesto gösterilerine katılarak grev yasağını protesto etti. Burjuvazi havayolu işçilerine ve sendikaya karşı yoğun bir kampanya yürüttü. 29 Mayıs eylemiyle Atatürk Havalimanı’nda bazı uçuşlar iptal oldu, çoğu uçuş ertelendi. Sendika yeterince hazırlanma fırsatı bulamadan grev yasağına karşı yasal sınırları zorlayan bir eyleme girişmek zorunda kalmıştı. Gözü dönen THY yönetimi eylemlere katılan binlerce işçi içerisinden 305 tanesini kurbanlık seçti. Tüm işçilere ibret olsun diye 305 işçiyi yasadışı bir biçimde işten attı. 29 Mayısta THY’nin tüm taşeron şirketleri çalışanlarını zorunlu fazla mesaiye bıraktı. Uçuş emniyeti ve binlerce yolcunun hayatı hiçe sayılarak teknik bakım ve kontrolleri yapılmamış uçaklara müdürlerin imzasıyla uçuş izni verildi. THY Teknik’in iş yavaşlatan teknisyenlerinin işleri taşeron şirketin yetkisiz çalışanlarına yaptırıldı.

İşten atılan 305 işçi için direniş başlatıldı. İşten atmalarla tüm THY çalışanlarına gözdağı verilmeli, işçiler işsiz kalma korkusuyla sindirilmeliydi. Bu yüzden işe iade davalarını kazanan işçiler bile yeniden işe başlatılmadılar. Grev yasağından 5 ay sonra çıkan yeni sendika yasasında grev yasağı kalkmıştı. Ancak burjuvazi THY’de işçilerin artık grev yapamayacak kadar morallerinin bozulduğuna ve iradelerinin kırıldığına inanıyordu. Aylar geçtikçe 305 işçinin durumu giderek THY çalışanlarının gündeminden çıktı. İşçiler içerisinde korku ve güvensizlik giderek yayıldı. Burjuvazinin propaganda çarkları hiç durmadı. Hükümetin bakanları greve karşı olduklarını, sendikaya karşı THY yönetimini destekleyeceklerini açıkça ilan ettiler. 15 Mayıs grevine gelinirken çalışanlar grevin yapılamayacağına fena halde inandırılmış durumdaydı. İşçiler ya sendikanın son anda sözleşmeyi imzalayacağını ya da hükümetin yine grevi yasaklayacağını veya erteleyeceğini söylüyordu. Çalışanların çoğu içten içe grevi desteklemesine rağmen kararsızlık ağır basıyordu. Grevin başlamasına saatler kala diğer çalışanların tavrına göre tavır belirlemek, yani “çoğunluğa uymak” düşüncesi hâkimdi. Greve saatler kala pilotların derneği TALPA’nın greve destek vermeyeceği yönünde haberler de medyaya servis edildi. THY, çalışanlardan, greve katılıp katılmayacağını şirkete bildirmesini talep ediyordu.

THY 15 Mayıstaki uçuşlarda greve katılmayacağına inandığı kişileri görevlendirdi. Henüz kadroya alınmamış sözleşmeli çalışan kabin personelinin de sözleşme süresi bittiğinde işsiz kalmamak için grev günü işbaşı yapacağını gayet iyi bilen THY yönetimi ilk gün uçuşlarında bu personelden faydalanmasını bildi. Normalde zaten kabin personelinin dörtte biri uçuştayken dörtte üçü izinde, yurtdışında ya da dinlenme durumundadır. Grevin ilk saatlerinde grevin etkileri görünmezse, ilerleyen saatlerde “çoğunluğa uymayı” düşünen işçilerin greve dair umutlarının kırılacağı ve işbaşı yapacakları hesaplandı. Gerçekten de çok sayıda kabin görevlisi 15 Mayıs günü THY yönetiminin “hiçbir uçuş aksamadığı ve hiçbir çalışan greve katılmadığı” için çalışanlarına teşekkür ettiğini gazetelerden ve televizyonlardan öğrendiğinde greve katılmaktan vazgeçti.

Burjuvazi grevin ilk saatlerine çok iyi hazırlanmıştı. Greve katılıp katılmamak konusunda tereddüt yaşayarak havalimanına gelen işçileri havalimanının girişinde sendikacıların ve direnişçi işçilerin “Bu İşyerinde Grev Var” pankartıyla karşılaması çalışanların greve katılmak üzere moral ve cesaret kazanması açısından muazzam derecede önem taşıyordu. Bunu çok iyi bilen THY yönetimi günler öncesinden İçişleri Bakanlığı’na başvurarak havalimanına polis yığmasını istedi. 14 Mayıs akşamından itibaren binlerce çevik kuvvet polisi havalimanını kuşatma altına aldı. Sendikacıların, işçilerin ve işçi sınıfı örgütlerinin havalimanı girişine gelmesi polis terörüyle engellendi. Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali önüne ulaşabilen az sayıdaki sendika yöneticisi polis şiddetiyle grevin başlayacağı işyerinin önünden uzaklaştırıldı. Korku ve tereddüt içerisinde limana gelen çalışanlar, sendikacılar ve grev pankartı yerine her yeri işgal etmiş çevik kuvvet polislerini gördüler. Yani ortalıkta grevden eser bile yoktu. Sadece havalimanının çevresi ve girişi değil, terminal binasının içerisinden kabin ekiplerinin bekleme salonlarına kadar her yer polis işgali altındaydı. Burjuvazi grevi yasaklamadan kırmak konusunda son derece kararlı olduğunu ortaya koydu ve ilk günden itibaren işçilerin moralini bozmayı başardı. Tüm bu olumsuzluklara rağmen ilerleyen günlerde izinden dönen kabin görevlilerinin bir kısmı greve katılma iradesi gösterebildi.

Grev her şeye rağmen sürüyor ve sınıf örgütlerinin grevi sahiplenmesiyle grevdeki ve direnişteki işçiler moral buluyor. Grevin başarısının da başarısızlığının da, gerek işçi sınıfı gerekse burjuvazi açısından sonuçları olacağı akıllardan çıkarılmamalı ve greve bu bilinçle destek sunulmalıdır.