Navigation

Fransa’daki İşçi Mücadelelerinin Düşündürdükleri

Kapitalist düzenin küresel krizini atlatmak üzere izleyeceği yol ve yöntemler, bunu takiben sürecin nasıl ilerleyeceğine dair değerlendirmeler Marksist Tutum sayfalarında daha önce de yer almıştı. Bu değerlendirmelerde, burjuvazinin ilk etapta işçi sınıfına işten çıkarmaları, daha ağır çalışma koşullarını ve daha düşük ücretleri dayatacağı; devlet harcamalarını arttırarak piyasayı canlandırmaya çalışacağı, batmakta olan işletmelerin devletleştirilmesinin ya da kurtarılmasının faturasını toplumsallaştıracağı, bu yöntemlerle büyük sermayeyi ayakta tutmanın ve kâr oranlarını yükseltmenin yolunu arayacağı açıklanmıştı. İlerleyen süreçte ise artan devlet borçlarını kapatmak üzere işçi sınıfına ikinci bir faturanın daha çıkarılacağı öngörülmüştü. İşçi sınıfına dönük genel saldırının başlangıçta AB emperyalizminin zayıf halkalarında (İzlanda, Yunanistan, Portekiz, İspanya) sınıf çatışmalarını keskinleştireceği, süreç içerisinde sınıf çatışmasının sermayenin daha güçlü olduğu AB ülkelerinde de keskinleşeceği açıklanmıştı. Nitekim son aylarda İtalya ve Fransa’da yükselen sınıf çatışmaları kapitalist krizin beklenen seyrini yansıtıyor.

Fransa’da Sarkozy hükümetinin hazırladığı yeni emeklilik yasasıyla, burjuva devlet, işçi sınıfının emeklilik fonundan her yıl milyarlarca euroyu gasp etmeyi hedefliyor. Yasanın gündeme gelmesinden bu yana Fransa’da milyonlarca işçi defalarca sokağa döküldü. İlki 7 Eylülde olmak üzere son iki ay içerisinde 7 defa “ulusal eylem günü” ilan edildi. Sonuncusu 28 Ekimde hayata geçirilen eylem günlerinde ülke çapında milyonlarca işçi sokak gösterilerine katıldı.

1995 yılındaki grevlerden bu yana Fransa’da en kapsamlı işçi mücadeleleri yaşanıyor. Değişik sektörlerde patlak veren grevlerin bazıları halen devam ediyor. 2 aydır protesto yürüyüşlerinin ardı arkası kesilmiyor; işçiler anayolları kesiyor; kamyon şoförleri yol kapama eylemleri örgütlüyor. Grev ve eylemler, demiryollarında ve havayollarında ulaşımı önemli ölçüde aksatıyor.

Rafineri işçileri 12 petrol rafinerisinde barikatlar kurdu. Fransa’daki benzin istasyonlarının yaklaşık yarısında benzin tükendi. Şimdiye kadar 800 kadar liseden yüz binlerce öğrenci boykotlarla işçi grevlerine destek verdi, yüz binlerce liseli ve üniversiteli genç, işçilerle birlikte protesto yürüyüşlerinde yer aldı. 12 Ekimdeki eylem gününde 3,5 milyon insan Fransa sokaklarında yürüdü. Pek çok sektörde yaşanan grev ve eylemler işçi sınıfının kendi gücünü görmesini sağladı.

Kamuoyu yoklamaları halkın yaklaşık %70’inin eylemleri desteklediğini ortaya çıkardı. Ancak farklı sektörlerde patlak veren kısa süreli grevler genel greve dönüşmedi. Sendika liderleri eylemlere yönelik toplumsal desteğe rağmen ekonomiyi tamamen durduracak bir “genel grev çağrısı” yapmaktan kaçındılar. Hükümet geçen hafta yasayı meclisten geçirdi ve senatoya onaylattı, bu arada sendikalar 6 kez tekrarlandığı halde hükümetin saldırısını durduramayan “eylem günleri”nden iki tane daha ilan ettiler. Fransa’daki en büyük Sendika Konfederasyonları CGT ve CGIL 28 Ekim ve 6 Kasımı eylem günü olarak belirledi. Ancak sendika konfederasyonları, grevlere ve eylemlere katılmayan işyerlerini mücadeleye katmak üzere parmaklarını bile kımıldatmıyorlar.

Hükümet yeni emeklilik yasasını onaylatırken işçi sınıfının çoğunluğunun eylemlere katılmadığını ileri sürdü. Yasanın onaylanmasının hemen ardından ise “artık yasa onaylandı, eylemler hem gereksiz hem de yasadışı” demeye başladı. Hükümet, grevlerin sonuçsuz kaldığını, eylemlerin artık sona ermekte olduğunu ilan ediyor. Gerçekten de yasanın onaylanması, işçi sınıfının mücadelesinde bir gevşemeye ve moral bozukluğuna yol açtı. Yer yer grev ve eylemler devam ediyor; ancak barikatlarla bloke edilen rafinerilerin bir kısmında eylem kırıldı, bazı belediyelerin işçileri de greve son verme kararı aldı. 19 Ekim eylem gününde ülke çapında gösterilere 3,5 milyon işçi katılmıştı. 28 Ekim eylem gününde ise yürüyüşlere katılanların sayısı 2 milyon kişiyle sınırlı kaldı. Yapılan röportajlar, mücadeleci işçilerin, mücadeleyi savsaklayan ve yasanın onaylanmasına göz yuman sendika konfederasyonlarına ateş püskürdüğünü gösteriyor.

İşte burjuva demokrasisi

Avrupa demokrasisinin gelişkinliği üzerine düzülen methiyelerin sahteliği, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında bir çatışma durumunda çıplak bir biçimde açığa çıkıyor. Sınıf çelişkilerinin yoğunlaştığı kriz dönemlerinde burjuva düzenin üzerini örten demokrasi yaldızları dökülüyor; burjuva diktatörlüğü çirkin yüzünü kitlelere gösteriyor. Yapılan tüm kamuoyu yoklamaları, Fransa toplumunun büyük çoğunluğunun emeklilik yasasındaki değişikliğe karşı olduğunu ortaya koydu. Ancak halkı temsil ettiği iddia edilen parlamento halka rağmen yasayı onayladı. Burjuva meclis, kendisine oy veren seçmenlerin değil büyük sermayenin çıkarlarını kolladı.

Kitle mücadelesinin yükselişi ile birlikte Fransız burjuva diktatörlüğü derhal, ayaklanmaları bastırmak için uzmanlaşmış özel polis güçlerini devreye soktu. Ayaklanmaları ve protesto eylemlerini bastırmak üzere örgütlenen çevik kuvvet polisini işçilere saldırttı. Rafinerilerdeki direnişi kırmak için işçilere karşı polis operasyonları düzenlendi. Kitle gösterilerine göz yaşartıcı bombalarla ve plastik mermilerle saldıran devlet, bir gencin gözünü kaybetmesine, onlarca işçinin yaralanmasına yol açtı. Onlarca kişi gözaltına alındı.

Fransız burjuva devleti ajan-provakatörlerini de devreye soktu. 300 kadar polis-ajan, üzerlerinde CGT konfederasyonuna ait amblemler ve yüzlerinde maskelerle, kitle gösterilerinde “görev” icra etti. İşçi mücadelesini karalamak, işçileri tutuklamak üzere suç unsuru oluşturmak gibi niyetlerle çalışan bu ajanların bankaların camını kırarken ve yaşlı bir adamı tekmelerken çekilmiş videoları açığa çıktı. Aynı ajanlar, polis merkezi önünde üzerlerinde CGT amblemli giysileri ve yüzlerini kapatmak üzere hazırladıkları maskeleriyle görüntülendi. Bu sefer burjuvazinin maskesi düştü, burjuva diktatörlüğünün ahlâksız yüzü göründü.

Burjuva devletler, işçi mücadelelerini karalamak için dünyanın her yerinde benzer tezgâhlar kuruyorlar. Ne AB kriterleri ne de demokratik gelenekler, burjuva demokrasisinin burjuvazi için demokrasi, işçi sınıfı için diktatörlük olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yakın zamanda Yunanistan’da ve İtalya’da burjuva devletin kitlelere acımasızca saldırdığını nasıl unutabiliriz! İster Fransa’daki gibi sağcı Sarkozy hükümeti iktidarda olsun, ister Yunanistan’daki gibi sosyal demokrat PASOK hükümeti… Kapitalist devletin sınıf doğası her yerde aynı!

Avrupa nezdinde gördüğümüz tabloyu dünya ölçeğinde de görüyoruz. ABD’de Obama, savaşa son verme, yoksullar için sağlık ve sosyal güvence sağlama vaatleriyle işçi ve emekçilerin desteğini alarak başkanlık seçimlerini kazanmıştı. Obama başa geçer geçmez militarizmin liderliğine ve ABD finans-kapitalinin hizmetkârlığına soyundu. On milyonlarca Amerikalı halen iş ve sağlık güvencesinden yoksun yaşıyor. Trilyonlarca dolar ABD bankalarına, silah ve petrol tekellerine akıtılıyor. Obama’nın başa geçmesiyle beraber dünyada yeni bir dönemin başlayacağına dair burjuva basında pompalanan hayallere ne oldu?

İngiltere’deki son seçimlerde işçi sınıfı, çürümüş İşçi Partisi’ni yenilgiye uğratmıştı. Seçimler sonucunda, muhafazakârlarla liberallerin koalisyon hükümeti kurulmuştu. Şimdi işten çıkarmaları yeni hükümet yürütüyor. Havayolu işçileri ve BBC çalışanları grev kararı aldı, ancak sendikacılar grevlerin gerçekleşmesini engellediler.

Seçimler yapılıyor, hükümetler değişiyor ama işçi sınıfı için değişen bir şey olmuyor. Dünyanın her yerinde sağlı sollu tüm düzen partileri büyük sermayenin düdüğünü çalıyor. İşçi sınıfına işsizlik, ağır çalışma koşulları, sosyal haklarda kesinti ve yoksullaşma dayatılıyor. Burjuva parlamentarizminin yaldızları dökülüyor, kapitalist düzen kitleler nezdinde giderek daha açık bir biçimde teşhir oluyor.

İşçi sınıfı ise burjuvazinin saldırılarına boyun eğmek istemediğinin, mücadele etme arzusu taşıdığının sinyallerini veriyor. Çin’de hareketlenmeye başlayan genç işçiler, İrlanda’da, İspanya’da ve Portekiz’de kitle gösterileri ve 1 günlük genel grevler, Hindistan’da ve İran’da otomotiv sektöründe yaşanan işçi mücadeleleri, Romanya’daki grev dalgası; sermayenin küresel saldırısına işçi sınıfının direneceğini gösteriyor.

İşçi kitlelerinin politik bilincinin eylem içerisinde dönüşeceği, kitlelerin pratik içerisinde öğreneceği Marksizmin abecesidir. İşçi sınıfının devrimci örgütü, sınıfın önderliğini burjuvazinin seçim sandıklarında değil, mücadelenin ateşi içerisinde, kitle mücadelesini ileriye taşıyacak politikalar geliştirerek kazanacaktır.

Önderlik krizi

Gelişen sınıf mücadeleleri, işçi sınıfının saflarındaki zaafları da açığa çıkartıyor. İşçi sınıfının önderlik krizi kahredici düzeydedir. Sendika konfederasyonlarının mücadeleyi savsaklaması sürpriz değildir; konfederasyonların tepesine çöreklenmiş bürokratların uğursuz rollerini oynayacakları başından beri biliniyordu. Sorun, devrimcilik iddiasındaki örgütlerin işçi kitleleri içerisinde sağlam bir temele sahip olmamasıdır. Fransa’da, çok uzun yıllar önce işçi sınıfının devrimci önderliğini inşa etmek üzere yola çıkmış, enternasyonal düzeyde iddia taşıdığını ilan eden politik örgütler mevcut. Ne var ki, doğru bir politik-örgütsel perspektife ve tarza sahip olmadıkları ve bunun sonucunda işçi sınıfı içinde anlamlı bir güce ulaşamadıkları için, ortaya çıkan sınıf hareketini ilerletmeleri söz konusu olamazdı, olmamıştır. “Heyecanını yitirmiş, yıllardır kendini aynı minval üzre tekrar eden, hiçbir yanlışını sorgulamayan siyasal çevreler belki rutinizm temelinde varlıklarını sürdürebilirler ama böylelerinin ihtiyaç duyulan yeni bir atılımı başlatabildikleri görülmüş müdür?” (Elif Çağlı, Enternasyonalle Kurtulur İnsanlık, MT, no:1)

İşçi sınıfının devrimci önderlik krizi tüm yakıcılığıyla ortada duruyor. Sınıf çatışmaları şiddetlendikçe sorunun çözümü daha da acil bir biçimde kendini dayatıyor. Tarihsel sorunları çözüme kavuşturacak kestirme yollar yok elbette! Ancak umutsuz olmak için hiçbir neden yok. İşçi mücadeleleri öncü işçi potansiyelini açığa çıkaracak; doğru fikirler ve tarz, militan işçilerle mutlaka buluşacaktır. Doğru fikirlerle ve mücadele anlayışıyla kuşanmış devrimci işçi örgütleri, sadece gündelik mücadelelerin seyrini değil, tarihin akışını değiştirecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 68, Kasım 2010