Navigation

Otoriterleşme Süreci İlerliyor, Polisin Yetkileri Artıyor

AKP hükümeti polisin yetkilerini daha da arttırmak için yeni bir yasa paketi hazırladı. Hazırlanan yeni paket, “önleme gözaltısı” adı altında polisin insanları herhangi bir sebebe dayanmaksızın keyfi olarak gözaltına almasını yasallaştırıyor. Yani polis, hiçbir suçu olmadığı halde sadece suç işleme ihtimali ya da eyleme katılma potansiyeli taşıdığına inandığı kişileri sorgusuz sualsiz gözaltına alabilecek ve 24 saate kadar nezarette tutabilecek. 24 saatlik gözaltı süresi polisin talebi ve hâkimin kararıyla uzatılabilecek.

12 Eylül sonrasının koyu karanlık yılları boyunca polis, her 1 Mayıs öncesinde mücadeleci işçileri, sendikacıları ve sosyalistleri gözaltına alır, 1 Mayıs’ın ardından serbest bırakırdı. O dönemlerde bile bu uygulama yasallaştırılmamıştı. AKP hükümeti, Türkiye’de olağanüstü dönemlerde bile çıkartılmamış böyle bir baskı yasasını hazırlayarak, kendisine karşı yükselen her türlü muhalefete polis terörü, baskı ve sindirme yöntemleriyle karşılık vereceğini ilan etmiş oluyor.

“Önleyici gözaltı” hâlihazırda hâkim ya da savcı talebiyle zaten gerçekleştirilebiliyor. Üstelik bu haliyle bile “önleyici gözaltı” devletin baskıcı karakterinin bir yansımasıdır. Yeni paket polislere kimin gerçekleşecek muhtemel eylemlere katılma potansiyeli taşıdığına ilişkin yargıda bulunma hakkı verecek; yani bu hususta polise hâkimlerin ve savcıların yetkisini tanımış olacak. İnsanoğlunun adalet ve özgürlük için yüzyıllar boyu sürdürdüğü mücadeleler sayesinde “suçsuzluk karinesi” ilkesi hukuka yerleşebilmiştir. Suçsuzluk karinesi, gerçekleşmiş ya da teşebbüs aşamasında kalmış bir suçun sanığının, suçu ispat edilene kadar masum olduğunun kabul edilmesidir. Ortada gerçekleşmiş ya da teşebbüs edilmiş bir suç yok iken birilerinin suç işleme “potansiyeli” taşıdığının kabul edilmesi, üstelik bunu takdir etme yetkisinin polise verilmesi –Başbakan’ın üslubuyla ifade edecek olursak– “rezilliğin daniskasıdır”. Polisin bu takdir yetkisini neye dayandıracağı da belirsizdir. Polis suç işleme potansiyeli taşıyan kişilerin geçmişine mi bakacak? Kılığına kıyafetine mi? Kimliğindeki doğum yerine mi? Gözüne mi bakarak anlayacak, yoksa koklayarak mı?

Hükümet, basın açıklamalarına ve protesto eylemlerine polisi saldırtarak bu tür yasal ve meşru eylemleri bile kriminalize ediyor. Hükümet haklı ve meşru protesto eylemlerine polisi saldırtıyor. Polis saldırısı kitlenin mukavemetine yol açar. Saldırıya uğrayan her insanın kendini koruması gayet doğal ve meşrudur. Ancak yasalar polise mukavemeti suç sayıyor. Hükümet, polisi saldırtmak suretiyle kendini savunan protestocuları “suçlu” duruma düşürüyor.

Yeni düzenlemeyle polise mukavemet etmenin cezası da arttırılıyor. Görevini yaptırmamak için direnmek, görevini yapmasını engellemek amacıyla cebir veya tehdit kullananlara öngörülen hapis cezaları da arttırılıyor. Yani polis eyleme katılacağını tahmin ettiği bir kişiyi gözaltına alabilir; gözaltına alınmak istenen kişi buna direnirse hapis gerektiren bir suç işlemiş olur.

Yeni paketle polisin yetkilerini daha da arttırmaya hazırlanan hükümet, polisin “orantılı” güç kullanıp kullanmadığını denetlemek üzere “kolluk kuvvetleri denetim kurulu” oluşturacak. Gezi eylemleri sürecinde bir ay içinde 5 kişiyi öldüren, 8 binden fazla insanı yaralayan polise takdirlerini sunan bir hükümetin oluşturacağı denetim kurulunun, polis şiddetinin orantısını nasıl değerlendireceği ortadadır. Polis şiddetinin “orantısı” zaten göreceli ve yoruma açık bir konudur.

Toplumsal olaylar ve eylemler sırasında kimliği gizlemek üzere yüzün örtülmesi durumunda daha fazla ceza verilmesi planlanıyor. Kitle eylemlerine yüzlerce gaz bombası atarak saldıran polisin kimyasal saldırısı karşısında insanların maske ile korunmaya çalıştığı biliniyor. Böylece gazdan korunmak için maske takmak bile suç sayılacaktır.

Gaz bombaları da sadece gözleri, solunum yollarını ve deriyi yakmak için kullanılmıyor. Polis gaz bombalarını, insanları öldürmek, gözünü çıkarmak ve yaralamak gibi amaçlarla hedef gözeterek sıkıyor. Yurtdışından ithal edilen gaz bombalarının üzerindeki talimatlar bile bu amaçlara uygun olarak değiştirildi. Eskiden gaz bombalarının üzerindeki kullanma talimatında “insanlara doğrultarak ateş edilmemesi gerektiği” belirtiliyordu. Şimdiki gaz bombalarının üzerindeki kullanma talimatından bu madde kaldırıldı; onun yerine artık “belden aşağı hedef alınarak insanların üzerine sıkılabileceği” yazıyor.

Mevcut yasalara göre ceza sınırı iki yılın altında olan suçlarda tutuklama yapılamıyor. Bu “sorunun” çözümü de düşünülmüş hükümet tarafından. Yasa paketine suçun tekerrürü halinde tutuklamayı olanaklı hale getirecek bir madde de eklenmiş.

Aslında polis devletini tahkim etmek üzere yapılan tüm bu hazırlıklar hükümetin kendisine karşı yükselen sokak muhalefetini, baskı ve polis terörünü arttırarak sindirme niyetini gösteriyor. AKP yandaşlığı ve karşıtlığı biçimindeki kutuplaşmayı arttırmak, hükümetin şiddet politikasını yükseltebilmesi için elverişli bir siyasi zemin yaratıyor. Olağan koşullarda AKP’ye oy vermiş milyonlarca insan ve parti tabanının önemli bir kısmı, böylesi rezil baskı yasalarının çıkarılmasını ve muhalif protestoların devlet terörüyle ezilmesini elbette onaylamazdı. Ancak kutuplaştırma siyaseti ile AKP, kendi tabanının ve destekleyicilerinin bu tür baskı yasalarının çıkmasına kayıtsız kalmasını sağlıyor. Milyonlarca insan rejim otoriterleşsin, polis devleti tahkim edilsin diye değil, demokratikleşme vaat ettiği için AKP’ye oy vermişti.

Dünden bugüne AKP’nin otoriterleşme süreci ve polis terörü

Türkiye’de polis şiddeti her dönemde vardı. İşkence son derece yaygındı. Öyle ki, polisin gözaltına aldıklarına kaba dayak atarak sorgulaması işkenceden bile sayılmıyor, olağan bir uygulama olarak görülüyordu. Özellikle 12 Eylül sonrasında işkence o kadar kanıksanmıştı ki, hemen hiç kimse işkence gördüğü için şikâyetçi olmak üzere mahkemeye gitmiyordu.

90’lı yıllarda, Kürdistan’daki savaşın şiddetlenmesinin de etkisiyle, rejim devlet terörünü çok yoğun kullanmaya başladı. Bu koyu gericilik döneminde şiddetin başını çeken, askeri bürokrasiydi. Savaş koşulları zaten geleneksel olarak kendisini devletin asıl sahibi olarak gören askeri bürokrasiyi siyaseten daha da güçlü kılıyordu. Devletin kolluk güçleri ve derin devletin güdümündeki cinayet örgütleri 90’lı yıllarda Kürt illerinde 17 binden fazla insanı katletti. MGK’da generallerin sözü geçiyor ve hiçbir hükümet generallere direnemiyordu. Generaller 28 Şubat’ta olduğu gibi hükümet düşürebiliyor, yeni hükümet kurdurabiliyor, cumhurbaşkanı adayını belirleyip seçtirebiliyordu.

AKP’nin yıldızı eski burjuva siyasi partilerin ve liderlerin kendini tükettiği bir konjonktürde parlamıştı. 28 Şubat darbe süreci DYP’yi tüketmiş, Refah Partisi’ni ise bölmüştü. 28 Şubat’ın ürünü olan koalisyon hükümetinin bileşenleri DSP, ANAP ve MHP, 2001 yılındaki ekonomik krizle birlikte tarumar olmuştu. Burjuva siyasetindeki boşluk öylesine büyümüştü ki, bu boşlukta Genç Parti gibi bir garabet bile türeyebilmişti. Yeni kurulan AKP ise Milli Görüş geleneğinden gelen kadrolarla geleneksel merkez sağ partilerin kadrolarını aynı çatı altında toplamış, cemaatlerden liberallere kadar pek çok kesimin desteğini arkasına almıştı. 2002 seçimlerine gelinirken burjuvazinin çoğunluğu kurulacak yeni hükümetten Avrupa Birliği’ne uyumu sağlayacak yapısal reformları gerçekleştirmesini ve üyelik sürecini ilerletmesini; sivil-asker bürokrasinin devletteki geleneksel ağırlığını geriletmesini; Kıbrıs sorununu ve Kürt sorununu çözmesini; kitlelere güven vererek kitlelerin düzen dışı arayışlara yönelmelerini engellemesini, 2001 krizinden çıkış için başlatılan ekonomik programı kararlılıkla sürdürmesini, ekonomik ve siyasi istikrar sağlamasını bekliyordu. AKP, burjuvazinin tüm bu beklentilerini karşılayabilecek yegâne seçenek durumundaydı.

Hükümete geldiği ilk yıllar AKP, AB’ye uyum yasalarını hızla meclisten çıkartmaya girişti. AKP hükümetinin gidişattan rahatsız olan sivil-asker bürokrasi ve bazı burjuva çevrelerin darbe tezgâhlarına direnebilmesi için demokrasiyi savunmaktan başka çıkar yolu yoktu. Sivil-asker bürokrasinin darbe tezgâhlarına, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davalarına karşı mücadele ederken, liberallerin ve demokrat çevrelerin desteğini arkasına almak ve demokrasi savunucusu kesilmek zorundaydı AKP. Bu yüzden de, kendisine yönelik müdahale girişimlerini savuşturduğu ilk beş yılda, AB uyum yasaları vesilesiyle de olsa olağan bir burjuva rejimi tesis etme doğrultusunda ilerledi. 2007 seçimlerinden oylarını arttırarak çıkması ve Türkiye Kürdistanı’nda tabanı olan yegâne düzen partisi olması, Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası saldırısını savuşturabilmesini sağladı.

AKP Ergenekon davasını başlatarak hem askeri bürokrasinin planlarını bozdu hem de farklı burjuva kesimler arasındaki güç dengelerini temelden sarsmaya başladı. Dava vesilesiyle ortaya saçılan darbe planları AKP’nin mağduriyet edebiyatını daha da güçlendirdi. 2008 yılında patlayan dünya ekonomik krizinin Türkiye ekonomisine etkisinin sınırlı kalması da AKP’nin hanesine yazıldı. AB’ye üyelik süreci ise krizle birlikte bilinmez bir geleceğe ertelendi. Artık uyum yasaları, demokratikleşme paketleri vb. için AB’ye üyelik motivasyonu ortadan kalkmıştı. Askeri bürokrasi geriletilmişti. CHP ve MHP’nin Ergenekonculara sahip çıkmaya çalışması, muhalefetin itibarını iyice düşürdü. Anayasa değişikliği ile yargı bürokrasisi üzerinde de AKP’nin kontrolü ele geçirmesi AKP’nin konumunu güçlendirdi. İşte tüm bu koşullar, AKP’nin “zoraki demokrat” pozisyonunu devam ettirme gereğini ortadan kaldırdı. AKP, zaten özüne yabancı olmayan otoriter yönetim anlayışını daha açıktan göstermeye başladı. AKP baskı politikalarını özellikle polis teşkilatı ve MİT gibi doğrudan doğruya kendi kontrolü altında hareket edeceğine güvendiği, yöneticilerini bizzat atadığı kurumlar aracılığıyla yürütmek istiyor.

Geçtiğimiz Haziran ayında MİT’in yetkilerini düzenleyen 2937 sayılı kanunun değiştirilmesi için de bir taslak hazırlandı. Erdoğan’ın has adamlarından MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Başbakanlık Müsteşarı Efkan Ala ve MİT Hukuk Müşaviri Ulvi Canikli’nin hazırladığı 14 sayfalık değişiklik taslağında, MİT’e daha geniş yetkiler tanınması öngörülüyor. Taslakta “Anayasal düzene ve milli menfaatlerin gerçekleştirilmesine engel olan veya engel olması muhtemel iç tehdit odaklarına karşı her türlü istihbarî ve operasyonel faaliyetlerde bulunabilir” maddesi yer alıyor. Yani MİT’e “muhtemel iç tehditlere karşı operasyon” yetkisi tanınıyor. Yurtdışı operasyon yetkisi anayasaya göre sadece TBMM’nin izniyle TSK tarafından kullanılabiliyorken, değişiklik taslağında, Başbakan’ın onayıyla MİT’e yurtdışı operasyon yetkisi veriliyor. MİT’in zaten çoktandır Başbakan’ın emriyle yurtdışında operasyonlar yaptığını tahmin etmek zor değil. Ayrıca taslakta MİT’e bakanlıklarda ve kamu kurumlarında görev alacak yöneticiler hakkında güvenlik soruşturması yapma yetkisinin tanınması da öngörülüyor. Bu çerçevede telefonları dinlemesinin, kamu ya da özel her türlü kurum ve kuruluştan, özel ve tüzel kişiden bilgi ve belge talep edebilmesinin de önü açılıyor. Bu, MİT’in yasadışı olarak zaten yapmakta olduğu fişleme işinin yasallaştırılmasının kılıfıdır.

MİT, Devlet İhale Kanunu, Kamu İhale Kanunu ve Sayıştay Kanunu’na dâhil olmayacak. Böylelikle MİT, silah dâhil her tür malzemenin ve ihtiyaçlarının satın alınmasını, herhangi bir yasaya ve denetime tâbi olmadan yapabilecek. MİT, silah ithal edebilecek ve her tür vergiden muaf olacak. MİT ajanları ve görev verilen diğer kişiler, görev alanlarında suç oluşturan eylemlerinden sorumlu tutulamayacak. Bu, “MİT ajanı kendi görev alanında her türlü suçu işleyebilir ve bundan dolayı yargılanamaz” demektir. Yapılan bir yönetmelik değişikliği sayesinde iç güvenlik ve istihbarata karşı koyma operasyonlarında görev alan MİT ajanlarına, polise tanınan kimlik sorma, arama, el koyma, yakalama ve ifade alma yetkileri de tanınıyor.

Geçtiğimiz günlerde MİT üzerine yürüyen tartışmaları fırsat bilen AKP cephesi, MİT sopasını ve müsteşarı Hakan Fidan’ı bolca parlatmayı ihmal etmedi. MİT’in en milli kurum olduğundan, başka istihbarat teşkilatlarına Türkiye’de operasyon fırsatı vermediğinden, yurtdışında da başka ülkelerin istihbarat örgütlerine bağlı kalmadan “iş yapabildiğinden”, Hakan Fidan’ın gerçekleştirdiği yapılanma sayesinde istihbaratın diğer ülke istihbaratlarından bağımsızlaştığından dem vuruldu. AKP’nin emperyalist amaçlarla istihbaratı yurtdışında da yeniden yapılandırması ve bu durumun rahatsızlıklar yaratması ayrı bir konudur. Ancak AKP’nin Türkiye içerisinde baskı politikalarını arttırmak üzere MİT’e özel roller biçtiği muhakkaktır.

AKP her fırsatta polise de övgüler düzüyor, fedakârca çalışmasından ötürü polise minnettarlıklarını sunuyor. 2013 1 Mayıs’ında, THY grevinde, hükümetin Suriye politikası ve Hatay’da patlayan bombalar yüzünden gelişen protestolarda, Gezi Parkı eylemlerinde, taraftar gruplarına ve sol gruplara yönelik operasyonlarda hükümetin emriyle polisin ne kadar “fedakârca” saldırdığı malûmdur. Kürtlere saldıran, ODTÜ’nün ormanlık alanından yol geçirebilmek için öğrencilere saldıran, sendikalaştıkları için işten atılan ve direnişe geçen işçilere saldıran, hükümet her emrettiğinde muhalefet edenlere saldıran sadık polis teşkilatına, hükümetin bol bol teşekkür etmesi boşuna değildir.

AKP, kendi iktidarını koruyan mevcut statükoyu sürdürmek üzere, ister ulusalcılardan, ister Kürtlerden ya da işçilerden ve sosyalistlerden olsun; sokaktan gelecek her türlü muhalefeti polis şiddetiyle bastırmaya yönelmiştir.

Polis devletinin tahkim edilmesi, MİT’in ve polisin olağanüstü yetkilerle donatılması işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren bir sorundur. Öğrencilere, Kürtlere ve mücadeleci işçilere yönelen polis şiddetinin işçi-emekçi kitlelere teşhir edilmesi, burjuva kamplaşmaların aşılmasını ve net bir sınıfsal pozisyon alarak işçi sınıfına AKP’nin otoriter ve işçi-emekçi düşmanı karakterini anlatabilmeyi gerektiriyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Kasım 2013, no: 104