Navigation

Mustafa: Bir Bardak Suda Koparılan Fırtına

Hanidir reklamları yapılan ve belli bir kesimde heyecanla beklenen Can Dündar prodüksiyonu belgesel film “Mustafa” vizyona sokuldu. Ne var ki, Can Dündar, “insan Atatürk”ü anlatacağını söylediği bu belgesel ile, “Sarı Zeybek” vesilesiyle gönüllerinde taht kurduğu kesimlerde uyandırdığı beklentilerin karşılığını veremedi. Oysa sinemalarda gösterime girişi 29 Ekim’e denk getirilen ve Yaşar Büyükanıt, Sabih Kanadoğlu gibi isimlerin katılımıyla Dolmabahçe Sarayı’nda galası yapılan filmin, bir öncekinde olduğu gibi okulların “zorunlu Kemalizm” dersleri bünyesinde kullanılacak temel kaynaklardan biri haline gelmesi bekleniyordu. Ne de olsa Can Dündar, bir süreden beri hararetle sürdürülen, “Kemalizmin köhnemiş imajını düzeltme, yenileme, parlatma çalışmalarına” en önemli katkıları sunmuş şahsiyetlerden biriydi. Muasır medeniyetle bütünleşme hususunda artık daha hızlı adımlar atmak telaşındaki egemen sınıf kesimlerinin, rehabilite etmek istedikleri Atatürk imajına, “Sarı Zeybek” ve “Fikriye” vesilesiyle ihtiyaç duyulan yeni nefesi verenlerden biri olmuştu. Bunu yaparken de egemen kesimlerden hiç kimsenin nasırına basmamaya büyük özen gösterdiği için “herkesin” övgüsüne mazhar olmuştu. Bu sayede yeni belgeselinin hazırlanması sırasında, herkesten özenle saklanan, Atatürk’ün özel arşivi bile Genelkurmay tarafından ona açılmıştı.

Ergenekon davasında yargılanan “militan Kemalistlerin” verdiği görüntü yüzünden yine yıpranmaya yüz tutan Atatürk imajının, daha “insani” bir görüntüyle popüler kültürün dolaşımına yeniden sokulması önemli bir ihtiyaç haline gelmişti. Ancak ortaya çıkan belgesel bir bardak suda fırtınalar kopardı. CHP Başkanı Deniz Baykal’ın, “Atatürk, yalnız ve umutsuz, kadınlara zaafı olan, günde bir büyük rakı içen, yaptıklarından pişman biri olarak gösterilmiş. Bunlar gerçek değil. Atatürk’ün diktatör eğilimi de yoktu. Belgeselde, Türkiye’nin başta Ergenekon olmak üzere yaşadığı 2008 sürecinin yansıması olan Can Dündar yaklaşımı var” değerlendirmesiyle hedef tahtasına oturtulan Dündar, özellikle statükocu burjuva kesimlerin salvolarına maruz kaldı.

Film vesilesiyle ortaya çıkan tartışmalarda, burjuvazinin kimi kesimleri gerçekliğin küçük bir kırıntısı ile bile yüzleşmek istemediklerini hastalıklı ruh hali ile birlikte ortaya koydular. Tüm eğitim hayatı boyunca, döne döne okuduğu resmi tarih kitaplarından öğrendiklerini tarihin gerçekleri zanneden ve kafalarındaki Atatürk imajına tapan kesimlerin içlerindeki korkular da bu sayede ortalığa saçıldı. Kafalarındaki insanüstü Atatürk’ü hangi cüretle, kim, karanlıktan korkan, kadınlara zaaflı, depresyonlu bir içki düşkünü olarak gösterebilirdi ki! Can Dündar tüm kokmaz bulaşmazlığıyla, siyasal yönden eleştirel olmaktan özellikle kaçınmasına ve olabildiğince yumuşak bir tavırla, tartışmalı olabilecek konulara doğrudan temas etmemesine rağmen, bu kesimlerin hışmına uğradı. Çünkü zaten istim üstünde olan statükocuların, adeta bir peygamber haline getirdikleri tarihsel figürü kendi istedikleri gibi övmeyenlere gösterecek sabırları yoktu.

Bütün bu tantana, Türkiye Cumhuriyetinin egemen sınıfının iç mücadelesinin kendisini sadece siyaset sahnesindeki tezahürleri ile ortaya koymadığını bir kez daha gösterdi. Başka alanlarda da, kültürel alanda da bu it dalaşının görüntüleri mevcut. Tartışan kesimler elbette gerçeklere ulaşmak gibi bir amaçla tartışmıyor. Her iki taraf da gerçeklerin ışığını kendi prizmalarında kırıp kendi istedikleri doğrultuda insanların zihnine düşürmeye uğraşıyor. Günlerdir yürüyen “Mustafa” kavgası da, artık geldiği düzeyin ihtiyaçları yüzünden geçmişin ideolojik yüklerinden kurtulmak isteyenlerle, statükoyu sürdürmek isteyenlerin kavgası olarak görülmeli. Filme, tartışmaların yaratacağı bütün riskleri göze alarak sponsor olan Sabancı’nın ve Şahenklerin NTV’sinin isimleri bu çerçevede anlamını buluyor zaten.

Mustafa’nın anlatmadıkları

Dündar’ın “Bence, bunları bilmek Atatürk’ü daha değerli kılıyor” dediği, ancak statükocular tarafından topa tutulmasına yol açan hususlara bakıldığında, aslında hiçbirinin bir yeniliği olmadığı görülüyor. “Espri yapan, içkisini içen, zeybek oynayan, zaman zaman hüzünlenen, zaman zaman çok öfkelenen, kadınlara düşkün, yalnız” Atatürk’e dair de, Anadolu’ya geçmeden önce Vahdettin ile görüşen, İzmit’te Kürtlere muhtariyetten bahseden, “Medeni Bilgiler” kitabında dini toplumsal hayattan çıkarmaya dair cümleleri yazan Atatürk’ü de tanıyoruz. Mili Mücadeleye başlarken Bolşeviklere göz kırparak onlardan alınan sandık sandık altının öyküsünü de, eski silah arkadaşları ile arasının açık olduğunu da biliyoruz. Değil resmi olmayan tarih çalışmalarını, Falih Rıfkı’yı, Şevket Süreyya’yı, Karaosmanoğlu’nu okuyanların bile bildiği, yani bizzat ünlü Kemalistler tarafından da ifade edilmiş konular bunlar. Belki milli tarih kitaplarıyla ve televizyon programlarıyla yetinenler bilmiyor olabilir, ama Dündar’a saldıran Baykalların, Bekir Coşkunların bunları bilmiyor olması mümkün değil. Onların derdi, bunların gerçekten olup olmaması değil zaten, toplumun Atatürk’ü kendi isteklerine hizmet edecek tarzda algılaması.

Can Dündar’ın yapmak istediği ise Atatürk’ü gökyüzünden yeryüzüne indirerek bugün için kullanışlı hale getirmek, deyim yerindeyse Katolik Atatürkçülüğü Protestanlaştırmaktır. Çıktığı 32. Gün programında, Kemalist büyükleri tarafından kulağı çekilen Dündar, Küba’ya gittiğinde, bir kutlama vesilesiyle kitlelerin “Fidel Fidel” diye bağırdığını, halkın liderine ismiyle hitap edecek kadar yakın olduğunu, film için “Mustafa” adını da bunun için seçtiğini söylüyordu. Aslında Dündar, böylece “Mustafa” filmini neden yaptığını da açıklamış oluyordu. Halk kitleleri nezdinde değer yitiren Kemalizm ideolojisi, kitlelerin yakınlık kurabileceği “Mustafa” üzerinden tekrardan etkin bir güç olarak devşirilmek istenmiştir.

İşçiler için “Mustafa”yı anlamayı sağlayacak olan şeyler ise, Can Dündar’ın bilerek anlatmadıkları ve üzerinde durmadıklarıdır. En başta işçiler için ayrı ayrı “Mustafa” ve “Kemal” yoktur. İkisi de aynı gerçeğin iki yüzüdür. Mustafa Kemal Atatürk, işçilerin bugün egemenliği altında yaşadığı patronların devletinin kurucusu ve mimarı olan kadronun lideridir. Bir burjuva önderdir ve ister “Mustafa” olsun ister “Kemal” olsun işçi sınıfının karşısındadır. Türkiye Cumhuriyeti devletini inşa ederken de hep burjuvalar çıkarına pragmatist davranmış bir önderdir. Kapitalist bir cumhuriyet kurma fikrine sahipken, rüştünü Batılı kapitalistlere ispat edinceye kadar, Bolşeviklerin yardımını almış, ama Komünist Partinin önderlerini Karadeniz’de boğdurtmuştur. Dinin sosyal hayattaki etkisini bütünüyle ortadan kaldırma düşüncesini günlüklerine yazarken, kendisine “dinsiz” diyenleri susturmak için Meclis’i bilhassa Cuma gününe denk gelen 23 Nisanda hocalarla, dualarla açtırmıştır. O dönemde Kürtleri oyalamak için özerklikten bahsedilmiş, ama ardından inkâr ve imha politikaları devreye sokulmuş ve bu politikalar karşısında ayaklanan Kürtler katledilmiştir. “Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir toplum yarattık” iddiasıyla işçiler ve yoksul köylüler baskı altına alınmış, onların sömürülmesiyle elde edilen zenginlik devlet eliyle burjuvaların yaratılması için kullanılmıştır. Elbette kişiler tek başlarına tarihi belirleyemezler. Mustafa Kemal de içinde bulunduğu koşullar içinde Osmanlı bürokrasisinden ve eşraftan devşirdiği kadroların örgütlülüğünde ulus devletin inşası işine girişmiştir. O bu güçlerin önderi ve örgütleyicisidir.

Ancak ne yazık ki Mustafa Kemal’in, Marksizmi tahrif edenler tarafından anti-emperyalist ya da ilerici addedilerek, sosyalistler nezdinde bile itibar görmesi sağlanmıştır. Türkiye sosyalist hareketi bu anlayış yüzünden Kemalizm ile sakatlanmıştır. Bu yüzden Mustafa Kemal işçiler ve sosyalistler için yerli yerine oturtulması gereken bir tarihsel figürdür. Burjuvaların kendi içlerindeki kavgayı ifade eden “Mustafa” ve “Kemal” ayrımlarının işçiler için bir anlamı yoktur. Burjuvalar kendi it dalaşlarını bir de bu kavramlar etrafında yapmaktadırlar. Onlar ihtiyaç duyduklarında hiç tereddüt etmeden “Mustafa”larını “Kemal”leri ile birleştirip işçilerin ve ezilen Kürt halkının karşısına Mustafa Kemal olarak koymayı bilirler. İşçilerin bunun karşısında yapması gereken ise tarih bilincini geliştirip, kendi önderlerinden öğrendikleriyle mücadele etmektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:45, Aralık 2008