Navigation

Linç Kampanyalarının İçyüzü

Hükümetin başlattığı “açılım projesini” kendi çıkarlarına ters bulan statükocu devletçi güçler, süreci engelleyebilmek için gerilimi tırmandırmanın bir yolu olarak linç girişimleri tezgâhlıyorlar. 22 Kasım 2009’da İzmir’de DTP konvoyuna yönelik saldırıda 20’ye yakın kişi yaralandı. 26 Kasımda Çanakkale Bayramiç’te 2 bin 500 kişi topluca Kürtlere saldırdı ve sonrasında da ilçeyi terk etmelerini istedi. 13 Aralıkta İstanbul’da basın açıklamasından dönen bir grup DTP’liye Dolapdere’de silahlı saldırıda bulunuldu. 27 Aralıkta, Trakya Üniversitesi’nde okuyan arkadaşlarının tutuklanmasını protesto için basın açıklaması yapan devrimci gençler, “Kahrolsun PKK!” sloganlarıyla toplanan yüzlerce kişi tarafından linç edilmek istendi. 3 Ocakta Erzincan’da Edirne’deki gelişmeleri protesto için basın açıklaması yapan üniversiteliler ülkücüler tarafından tartaklandı ve nihayet 6 Ocakta Manisa Selendi’de Romanların evleri taşlandı, araçları yakıldı. Birkaç ay içerisinde ardı ardına gerçekleşen bu olaylar, statükocu güçlerin linç atmosferinin yaygınlaşması için çabalarını yoğunlaştırdığını açıkça gösteriyor.

Şüphesiz bu türden olaylar Türkiye açısından yeni olmadığı gibi, TC devletinin de sicili bellidir. “Sabrı taşan vatandaş”ların öfkesini kusması ve devlet yetkililerinin anlayışlı bir tavırla bu “tepki”leri sahiplenmesi ve saldırganları himaye etmesi durumu, sermaye düzeni tarafından uzun yıllar boyunca ihtiyaç hissedildiğinde sistemli biçimde kullanılmış bir mekanizma. Bu durum linç uygulamalarının altında yatan nedenleri, egemen sınıfın hangi ihtiyaçlarını karşıladığını ve şovenizmle zehirlenen ve kışkırtılan güruhların nelere hizmet edebileceğini ortaya koymayı gerektiriyor.

Dünyada ve Türkiye’de linç

Sözlükler, suçlu olduğu düşünülen kişinin yargılanmaksızın, yani suçunun sabitliği belli olmaksızın, adaleti tesis ettiğine inanan bir grup insan tarafından öldürülmesi olarak tanımlıyor linçi. Bu tanıma uygun tipik linçler yaygın olarak Amerikan iç savaşında ve hemen sonrasında siyahlara karşı uygulanıyordu. Adını da bu yıllarda kalabalıklarca yapılan sokak infazlarına öncülük eden ve Kongrede bunu yasalaştıran Albay Charles Lynch’ten aldı zaten. Amerikalı yerlilerin, siyahların sokak ortasında işkenceyle yakılarak, asılarak katledilmelerinin dayanağı olan bu yasa 1960’lara kadar yürürlükte kaldı ve on binlerce insan bu yıllarda linç edilerek feci şekillerde öldürüldü.

Başlangıçta siyahları ve Amerikan yerlilerini hedef alan linçler zamanla özellikle sosyalistleri, sendikacıları ve ırkçılığa karşı mücadele edenleri de kapsayacak biçimde genişledi. 1924 yılında bir Fransız dergisinde Amerika’daki linçlere ilişkin şu bilgiler yer alıyordu: “1889-1919 arasında, aralarında 51’i kadın 2600 siyah linç edildi. Linç edilenlere yöneltilen suçlamaların bazısı ise şöyledir: Biri için devrimci yayın dağıtmak; biri için linçe karşı görüşlerini sıkça dillendirmek; biri için de siyahların davasının önderi olmak vardı. Ayrıca bu 30 yılda, 11’i kadın olmak üzere 708 beyaz da linç edildi. Bazıları grev düzenledikleri için, bazıları da siyahların davasını savunduklarından.”

ABD’deki bu linç eylemlerini binlerce sivil insan bir araya gelerek, deyim yerindeyse bir “sivil toplum eylemi” olarak gerçekleştiriyordu ve oluşan görüntüler inanılmazdı. Tertipçileri yasalar ve devlet görevlileri tarafından himaye edilen linçler sırasında ortaya çıkan bu korkunç durum Haluk Gerger’in, Kan Tadı adlı kitabında şöyle resmedilir: “Kurban, genellikle önce dövülüyor, yerlerde sürükleniyor, korkunç tezahüratlar arasında kırbaçlanıyordu. Çoğu kez, işkence korkunç boyutlara varıyor, kurban yakılıyor, vücudu parçalanıyor, el ve ayakları koparılıyordu. Sonunda da kurban, ya üzerine asfalt tozu dökülerek yakılıyor ya da bir ağaca asılıyordu, burada paramparça ediliyordu. Bu arada, insanlar havaya ve cesede ateş ederek kutlamaya katılıyor, genç kızlar, çocuklar eğlenceli bir biçimde linçi izliyor, cici elbiseleriyle neşe içinde koşturuyorlardı. ‘Seyirlik eğlence’ye on binlerce kişinin katıldığı oluyordu. Bazen kurbanlar canlı canlı yakılmadan, anı ya da satılacak hediyelik eşya olarak el ve ayak parmakları gibi parçalar vücuttan koparılıyordu. Olay, bir açık hava eğlencesi, bir şenlik gibi düzenleniyordu.”

Türkiye’de şimdiye kadar gerçekleşen linç olayları, bu tarzda, yani sivil kişilerin, sivil toplulukların büyük ölçüde “kendiliğinden” bir araya gelmesiyle olmamıştır. Türkiye’de ve elbette onun öncesinde Osmanlı’da olan linç benzeri olaylar ABD’de olduğu gibi sivil toplum kaynaklı değil, genel siyasi gelişmelere uygun biçimde, “devlet meselesi” olarak ortaya çıkmış ve genelde devletin açık ya da gizli örgütlerinin yönetiminde gerçekleşmiştir. Fiziksel şiddet gerektiğinde devlet onu kendi güvenlik aygıtıyla uygulamış ya da göz yumduğu, desteklediği bazı örgütlere yaptırmıştır. 1915’te İttihat Terakki hükümetinin gerçekleştirdiği Ermeni kırımından, 1934’teki “Trakya olayları” olarak bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe sevk için yapılan saldırılara, 1930’larda Kürtlere uygulanan iskân politikalarından 6-7 Eylül olaylarına kadar pek çok “operasyon”, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları bunların ilk akla gelen örnekleridir.

Bununla birlikte devletin böylesi olayları, pogromları, linçleri, katliamları gerçekleştirebilmesi için bunlara katılacak ya da destekleyecek toplumsal kesimleri de psikolojik olarak hazırlaması, onlarda gerekli tepkilerin oluşturulması gerekir. Yani kışkırtılmaya müsait bir “bilinçsizlik” hali de var olmalıdır. İdeolojik bombardıman ve ırkçı-şoven burjuva eğitimi yoluyla yıllar içerisinde bu birikim yaratılır. Sokakta yakalanan kapkaççıların ya da tecavüzcülerin linç girişimlerine maruz kalması ve bu durumu hoş gören, destekleyen tutumlar, polisin evlerde kuşatılmış, kaçmaları mümkün olmayan devrimcileri yargısız infaz etmesi, DEP milletvekillerinin yaka paça meclisten alınıp tutuklanması, merkez burjuva medyada sürekli tekrarlanan “vatan hainleri” söylemi gibi durumlar bu hazırlığın parçasıdır.

Psikolojik hazırlığın üzerinde yükseldiği nesnellik de elbette önemlidir. Özellikle ABD’de yapılan sosyal psikoloji araştırmalarında ekonomik çöküş dönemlerinde linçlerin, linç girişimlerinin arttığı tespit edilmiştir. Ekonomik sorunlar linç tarzı toplumsal şiddet eylemlerine zemin yaratır, ancak bu eylemlerin gerçekleşmesi için mutlaka politik bir kışkırtma da gerekir. Yani mevcut koşullarından hoşnutsuz kitlelerin zihinlerinin burjuvazi eliyle bulandırılması, çarpıtmalar yapılarak sorunların kaynağı olarak burjuvaların hedef gösterdiklerinin algılanması da lazımdır.

Tehdit algısının yükseldiği, dolayısıyla toplumun hezeyanlı bir konuma doğru sürüklendiği bir ortamda saldırganlık potansiyeli de yükselir. Osmanlı devletinin hızlı küçülme ve dağılma döneminden beri Türkiye’nin egemen sınıfının politik kültüründe tehdit algısı ve buna bağlı yok olma kaygısı yani onların deyimiyle “devletin bekası sorunu”nun derin izleri olmuştur. Bu yüzden Türkiye devleti her zaman iç ve dış düşmanlara karşı “millet”i teyakkuz halinde tutmaya özen göstermiştir. Yaratılan bu psikoloji sayesinde Türkiye’deki egemen düzen milliyetçi bir otoriterlik eşliğinde ve sık sık şiddete başvurularak korunmuş, ideolojik baskı ve ayrımcılıklar, baskıcı sert yasalar ve ağır cezalar bu durumun bir parçası olarak her zaman söz konusu olmuştur.

Bugün Türkiye’de birbirleriyle kıyasıya mücadele eden egemen sınıf içerisindeki kesimlerden statükocu burjuvalar, mevcut düzenin bugüne kadar geldiği gibi gitmeme ihtimalinin artmasını kendileri için bir tehdit olarak algılamaktadır. Bu tehdidi bertaraf edebilmek için de ellerindeki tüm mekanizmaları kullanmaya çalışmaktadır. Yaşanan kontrollü linç girişimleri ile milliyetçi devletçi ideoloji sokaktaki vatandaş tarafından sahipleniliyor görüntüsü diri tutulmaya çalışılmaktadır. Çok açık ki, iş, gerekli görüldüğü anda Türk-Kürt çatışması temelinde bir iç savaş kışkırtmanın planlanmasına kadar vardırılmıştır. Yaşananlar bunun provaları, nabız ölçümleridir. Çingenelerse, toplumun en zayıf, en örgütsüz kesimleri olarak, bu nabız ölçmede yem diye kullanılmaya en müsait kesimlerdir.

İzmir, Bayramiç, Dolapdere, Edirne, Selendi… Sonra?

Evet, yeni linç dalgası 22 Kasımda İzmir’de DTP konvoyunun taşlanması ile başladı. Bayramiç’te Kürtlerin ilçeyi terk etmesini isteyenlerin saldırılarıyla devam ettirildi. Dolapdere’de yine DTP’lilere saldırılması hatta üzerlerine silahların doğrultulmasıyla bambaşka bir boyut kazandı. Dolapdere’deki olayın ardından silah doğrultan lümpenlerden birinin, kendilerine iyi giyimli, jiple gelen birinin 500 TL ve silah vermesiyle bu işi yaptığını söylemesi, bu işlerin arkasında kimlerin olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyordu. Bu kişi bir kez daha gözaltına alındı, ama ne hikmetse yine serbest bırakıldı ve hakkında dava açılıp açılmadığına dair bile bir haber çıkmadı.

Edirne’de ise gözaltına alınan gençlik derneği üyelerini desteklemek için bu şehre gelenleri “PKK Edirne’yi basacak” kışkırtmasıyla linç girişimine maruz bırakanların çeşitli illerden Edirne’ye gelen istihbaratçılar olduğu ortaya çıktı. Şüphe üzerine yapılan kimlik kontrollerinde emekli astsubay ve istihbarat elemanı oldukları tespit edilen bu kişiler linç girişimlerini provoke edenlerdi.

Saydığımız bu linç girişimlerinin bütününde Kürt düşmanlığı temelinde bir kışkırtma söz konusuydu. Ancak Selendi’de hedef Romanlardı. Romanların evleri taşlandı, araçları yakıldı. Tekbir getiren binlerce kişi, yaklaşık 25 hanede oturan 74 Romanın üzerine yürüdü. Romanlar tehcir edildi ve Gördes’teki akrabalarının yanına taşınmaya zorlandı. Linç girişimine maruz kalanlardan Burhan Uçkun durumu şöyle anlatıyordu: “Olay sigara içme kavgası değildi. Ben kahveye gittim ve çay içmek istedim. ‘Çingenelere çay vermem’ cevabı alınca tartışma çıktı ve beni dövdüler. Önce hastaneye ardından da karakola götürüldüm. Babam da karakola geldi. Orada beni dövenleri görünce; rahatsızlığı da vardı, sinirlendi ve vefat etti. O gece beni karakolda tuttular ve sabah bıraktılar. Babamı defnettik. Dün benim eşim, amcamın ve halamın kızı ev gezmesine giderlerken, ‘Hastanelik yaptık utanmadan geziyorlar’ sataşmalarına maruz kaldılar. Tartışma yaşanmış. Bize haber verildi ve olay yerine giderek ailelerimizi eve getirdik. Saat 02.00 civarı Selendi Belediye Başkanı anons yaparak, halkı belediye önüne çağırdı. Akşam saatlerinde de gürültüler gelmeye başladı.” MHP’li Belediye Başkanının olayları ateşlediğine dair kanaat ve olaylar sırasında ilçe dışından gelen yaklaşık 100 kişilik MHP’li grubun yönlendirmesi Romanların dikkat çektikleri konulardı.

Linç girişimlerine karşı işçileri bilinçlendir, örgütle!

Bütün bu linç girişimlerinin kimler tarafından planlanıp yaşama geçirildiğinin üzerinde durmak önemlidir. Birbirini takip eden ve bundan sonra da benzerlerinin hayata geçirileceğinin beklenmesi gereken bu linç vakaları, köşeye sıkışan burjuva kesimlerin denetimi kaybetmemek için giriştikleri statükocu “açılımların” bir parçasıdır. Milliyetçilikle zehirledikleri, budalalaştırdıkları kesimleri, güçlerini sağlamlaştırmak için öne sürmektedirler ve böylelikle iktidarlarını kaybetmemek için neleri göze alabildiklerinin de mesajını vermektedirler. Özellikle Kürt sorunu konusunda atılacak adımlar karşısında nasıl duracaklarını göstermektedirler.

1850’lerden 1960’lara kadar olan dönemdeki ABD ve yine sadece bu yıl 219 kişinin linç saldırısına uğradığı ve 45 kişinin bu saldırılarda öldüğü Guatemala örnekleri gösteriyor ki, iç savaş yaşamış ülkelerde linç yaygın bir durum. 26 yıldır aktif biçimde süren bir savaşın içindeki Türkiye toplumu da bu hastalıklı duruma ruhen yatkın hale gelmiştir. Bu yatkınlık da burjuvaların yeri geldiğinde kullanacakları bir potansiyel anlamına gelmektedir.

Son günlerde ortaya çıkan “Balyoz Harekât Planı” vesilesiyle bir kez daha gördük ki, burjuvazi kendisi için öngördüğü tehlikeler karşısında pervasız eylemleri de içeren hazırlıklar yapmakta ve bunları geçmişte defalarca gördüğümüz gibi çekinmeden hayata geçirmektedir. “Harp oyunları”nda, “plan tatbikatları”nda emekçileri birbirine düşürecek, halkları birbirine düşman edecek planlar tezgâhlamaktadır. Söz konusu linç girişimleri Türk emekçileri Kürt halkına ve gerektiğinde sosyalistlere karşı kışkırtmak için yapılmış denemelerdir. Selendi’de örgütsüz ve toplumsal güçleri sınırlı Romanlardan 74’ünün tehcir edilebilmesi, Edirne’de “PKK’lılar burayı basacak” yaygarasıyla binlerin harekete geçirilebilmesi ve benzerlerinin başka yerlerde yapılması bunun örnekleridir.

Bu türden linç girişimlerine karşı açık tutumlar almak, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi sınıfı örgütlerinin görevi olmalıdır. Linç olaylarının birkaç başıbozuğun işi olmadığı, arkasında örgütlü düzen güçlerinin olduğu her durumda teşhir edilmeli, işçilerin bu durumları kanıksamalarına müsaade edilmemelidir. İşçi sınıfını uyuşturan ve ipleri burjuvaziye teslim etmesine yol açan şovenizm zehrine ve burjuvazinin bu zehrin dozunu giderek arttırma girişimlerine karşı mücadeleyi bıkmadan sürdürmek gereklidir. Linç dalgalarına karşı işçi sınıfı öncülerine düşen görev, sınıfın uluslararası birliğini ve halkların kardeşliğini temel alan dalgakıranları bir an önce inşa etmektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:59, Şubat 2010