Navigation

Krizin Ateşi Yunanistan’ı Sararken

Başbakan Papandreu’nun ülkenin borç batağına sürüklenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğundan bahsetmesiyle, Yunanistan’daki ekonomik kriz, hem etkilerinin başta İspanya, Portekiz, İtalya olmak üzere diğer ülkelere sıçramasından korkan Avrupa burjuvazisinin hem de krizin faturasını ödemeye zorlanan işçi sınıfının gündeminde önemli yer işgal etmeye başladı. Burjuvazi Yunan hükümetinin derhal borçlarını ödemeyi garanti altına alan bir ekonomik programı hayata geçirmesini sağlamaya uğraşırken, Yunanistan işçi sınıfı da 10 ve 24 Şubatta yaptığı etkili genel grevlerle burjuvazinin bu saldırılarına karşı koymaya çalıştı.

Yunanistan’da yaşanmakta olanlarla birlikte, kapitalist ekonominin küresel krizinin “bitti artık” çığlıklarının aksine derinleşerek ilerlediği bir kez daha ortaya çıkıyor. Krize yönelik etkili tedbirler alındığına dair yorumların içinin ne denli boş, G-20 vb. zirvelerin sorunu çözme konusunda ne kadar etkisiz olduğu Yunanistan aynasında net bir biçimde görülüyor. Yunanistan aynasında net bir biçimde görülen bir başka gerçek de benzeri her durumda olduğu gibi kapitalistlerin krizlerinin faturasını işçi sınıfının omuzlarına yıkarak süreçten kurtulmaya çalışmalarıdır. Ancak Yunanistan işçi sınıfı da bu durum karşısında sessiz kalmayacağını, gerçekleştirdiği genel grevlerle açık biçimde ortaya koymuştur.

Gelişmeler, kapitalizmin içten içe korlanan krizinin belirlediği koşullarda, kapitalistler arasındaki uluslararası rekabetin de harlamasıyla ateşi artan Yunanistan’daki ekonomik krizin ve onunla birlikte yükselen sınıf mücadelesinin kendi sınırlarını aşan etkileri olacağını gösteriyor. Bu yüzden Yunanistan’daki duruma yakından bakmakta fayda var.

Yunanistan ekonomisinin durumu ve burjuvaların tedbirleri

Maliye Bakanı Papaconstaninou’nun açıklamalarına göre, Yunanistan 2008 yılında yüzde 2 oranında büyüme kaydetmesine rağmen 2009’da yüzde 1,2 oranında küçülme yaşadı. Yatırımlarda yüzde 20, ihracatta yüzde 16, ithalatta ise yüzde 25 oranında daralma yaşayan Yunanistan’da resmi işsizlik oranı yüzde 9,1. Ancak yine hükümet sözcüleri, Avrupa Birliği’nin finanse ettiği işsizlerin kamu hizmetlerinde çalışmasını sağlamaya yönelik programın geçen ay sona erdirilmesiyle bu oranın yüzde 18’e çıktığını açıklıyorlar.

Yunanistan bütçe açığı ve cari açıkla aynı anda boğuşuyor. Bütçe açığının gayri safi yurtiçi hâsılaya (GSYH) oranı yüzde 12,7’ye, cari açığın GSYH’ye oranı ise yüzde 12’ye ulaşmış durumdadır. Bütçe açığı oranıysa euro kullanan 16 ülkede izin verilen yüzde 3 oranının dört katından fazladır. Dünya Bankası’nın 2009 yılı üçüncü çeyrek verilerine göre, Yunanistan’ın kamu borcu 384 milyar dolara, toplam dış borcu ise 594,5 milyar dolara çıkmış bulunuyor. Bu miktar, Yunanistan’ın GSYH’sinin yüzde 113,4’ü dolayında. Yunanistan’ın borcunun üçte ikisi Alman bankalarından ve yatırımcılarından alınmış durumda. Bu borcun, burjuvaların diliyle söylersek, “sürdürülebilir” olması için yeni borçlanmaların yapılabilmesi gerekiyor. Artan risk primleriyle birlikte faizleri de otomatik olarak yükselen bu borcun ödenebilmesi içinse, daha çok vergi toplanması, kamu harcamalarının kısılması ve işçi ücretlerinin olabildiğince düşürülmesi lazım.

Böyle bir tablo karşısında bulunan Papandreu başkanlığındaki PASOK hükümeti, faturayı işçi sınıfına ödetmeyi amaçlayan bir dizi acil “önlem” açıkladı. Uygulanmak istenen “önlem”ler başta Türkiye olmak üzere dünyadaki tüm işçiler için oldukça tanıdık. Alınan kararların başında kamu harcamalarının yüzde 10 kısılması geliyor. Özellikle kamuda istihdamın düşürülmesi planlanıyor. Örneğin emekli olacak her 5 kamu çalışanının yerine kamuya 1 yeni işçi alınacak. Bu, işçi sınıfının işsizlik yoluyla cezalandırılması olduğu gibi, yararlandığı kamu hizmetlerinin nicelik ve niteliğinin düşmesi yoluyla da kayba uğraması anlamına gelmektedir. Sosyal güvenlik sistemi de yeniden ele alınacak. Bunun anlamı da elbette emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emekli maaşlarının düşürülmesi. Sosyal güvenlik harcamalarının bütçe üzerindeki yükünün böylelikle azaltılması umuluyor.

Esnek üretimin yaygınlaştırılması, ücretlerin dondurulması hatta düşürülmesi, ikramiyelerin kaldırılması, sağlık alanında “reform” adı altındaki saldırılara hız verilmesi, eğitimin iş piyasasıyla “uyumlu”laştırılması, dolaylı vergilerin arttırılması gibi tanıdık “önlemler” de bunları takip ediyor. Hükümet bu önlemlerle bütçe açığının GSYH’ye oranını 2013’te yüzde 3’e indirmeyi umuyor. Ama bu önlemler hayata geçse bile 2010 yılında kamu borcunun GSYH’nin yüzde 120,8’ine tırmanmasını önleyemeyeceğini itiraf ediyor.

İşçi sınıfının “önlem”lere tepkisi

Kapitalist sistemin yapısından kaynaklanan ekonomik sorunların ortaya çıktığı her yerde çözüm olarak sunulan ve uygulandığında da işçi sınıfının yaşam koşullarını alabildiğine geriye götüren bu “önlem”lerin topluma benimsetilme yöntemleri de epeyce tanıdık.

Yunan halkı da son haftalarda krizin boyutları konusunda burjuva medya tarafından tam anlamıyla bir bombardımana tutuldu. Bu propaganda bombardımanıyla amaçlanan şey, emekçiler arasında genel bir şaşkınlık ve suçluluk psikolojisi yaratmaktı. Bu yolla benimsenmesi beklenen temel düşünce ise, krizin asıl sorumlusunun hak ettiğinden daha iyi koşullarda yaşayan işçi sınıfı ve diğer emekçiler olduğuydu. Krizin gerçek sorumlusu, dolayısıyla bedelini ödemesi gereken kesim, kriz koşullarında bile büyük kârlar elde eden bankalar ve diğer sermaye sahipleri olacak değildi ya! Bu krizi “gencecik yaşta” emekli olan, iki ay fazladan ikramiye alan “rahatına düşkün” işçiler ve yüksek maaşlı “faydasız” kamu çalışanları ile “vergi kaçıran” küçük esnaf yaratmıştı, bedelini de onlar ödeyecekti artık!

Avrupa’da da, Türkiye’de de burjuva medya üzerinden, “iyi niyetli ve akılcı” Avrupa Birliği’nin desteğini “çarçur eden”, “müsrif”, “tembel”, “şımarık” Yunanistan değerlendirmeleriyle işçi sınıfının genelinin zihninde Yunanistan işçi sınıfına dair olumsuz bir imaj yaratılıyor. Ayrıca, “kemer sıkma önlemlerine ses çıkarırsanız sonumuz böyle olur” tehdidiyle gözdağı veriliyor. Böylece Yunanistanlı işçilerin mücadelesine uluslararası desteğin ve sempatinin azaltılması da umuluyor.

Ancak her şeye rağmen Yunanistanlı işçiler burjuvazinin bu saldırılarına karşı diri ve etkili eylemlerle mücadele ediyorlar. Nitekim 10 ve 24 Şubatta gerçekleştirilen genel grevler birçok eksiklikler içermelerine rağmen burjuvazinin saldırıları karşısında Yunanistan işçi sınıfının kolayca teslim olmayacağını gösterdi. Kamu çalışanlarının 10 Şubatta gerçekleştirdiği 24 saatlik uyarı grevi Yunanistan’da yaşamı gerçek anlamıyla felç etti. Yunanistan Kamu Çalışanları Konfederasyonu (ADEDY) ve Yunanistan Komünist Partisinin (KKE) işçi kolu olan Tüm İşçilerin Militan Cephesinin (PAME) çağrısıyla yapılan greve, vergi daireleri, sigorta, belediye, valilik, adliye, arkeolojik alan, müze, hava ve deniz yolu taşımacılığı çalışanları, doktorlar ile öğretmenler katıldı.

Grev nedeniyle devlet dairelerinde müşteri hizmetlerinde aksaklıklar yaşanırken, okullarda da dersler yapılmadı. Mahkemelerde duruşmalar ertelendi, hastanelerde yalnızca acil durum ve güvenlik personeli görev yaptı. Müzelerle arkeolojik alanlar da açılmadı. Havaalanı kontrol kulesi çalışanlarının da greve katılmaları nedeniyle gece yarısından itibaren tüm uçuşlar iptal edildi. Deniz yolu çalışanları da greve etkili biçimde katıldı ve yolcu gemileri hareket etmedi, bu yüzden ana kara ile adalar arasındaki bağlantı koptu. Demiryolu çalışanları ise gün içinde yaptıkları iş durdurma eylemleriyle greve destek verdiler. Bu arada başkent Atina’da kent merkezinde gösteriler ve yürüyüşler yapıldı. ADEDY’nin Klathmonos, PAME’nin ise Sindagma meydanında miting yapması nedeniyle kent merkezi uzun süre ulaşıma kapatıldı.

10 Şubatta yapılan grev çağrısına, “alınan önlemlerin somutlaşmasından sonra işçiler üzerindeki etkilerinin ne olacağını beklemek gerektiği” gerekçesiyle olumlu yanıt vermeyen PASOK yanlısı Yunanistan Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu (GSEE) ise tabandaki basınç nedeniyle 24 Şubatta grev kararı almak zorunda kaldı. Bu karara ADEDY de destek verince 10 Şubata göre daha yaygın, özel işletmeleri de içine alan bir grev gerçekleşti. Yunanistan’da çalışan yaklaşık 5 milyon işçinin yarıya yakın bir kesimini temsil eden ADEDY ve GSEE konfederasyonlarının 24 Şubattaki grevinde de yaşam tam anlamıyla durdu. Bu durum burjuvazinin çözüm reçetesinin işçi sınıfı tarafından kolayca kabul edilmeyeceğini bir kez daha ortaya koyuyordu. Ancak işçi sınıfına ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışan başbakan Papandreu (aynı zamanda Sosyalist Enternasyonal’in de başkanı), bu grevler karşısında, “Ülkemiz yoğun bakımda. Geçmiş hükümet savaş alanını mücadele etmeden terk etmiş olabilir, ancak biz geri adım atmamaya kararlıyız” sözleriyle burjuvazinin de kararlı olduğunu açıkça ifade etti. Dolayısıyla işçi sınıfını zorlu bir mücadele süreci bekliyor.

Yunanistan işçi sınıfının mücadelesi uluslararası dayanışmayla büyümeli!

Bütçe açığı ve borç batağı sadece Yunanistan için geçerli değil. Portekiz, İspanya ve İngiltere de aynı sorunlarla yüz yüze ve zor durumda. Ancak Avrupa Birliği’nin başat ekonomisi Almanya bu yükü üstlenmeye yanaşmıyor. Bu yüzden Yunanistan’daki iflas durumu, Portekiz, İspanya, İtalya ve İngiltere üzerinden tüm Avrupa’ya yayılma ihtimalini kuvvetli bir biçimde bünyesinde taşıyor.

Bu durum da, on yıllar içerisinde sınıf mücadelesi ile kazanılmış olan haklara yönelik olarak burjuvazinin topluca ve ağır bir taarruza geçeceğine işaret ediyor. Geçtiğimiz yıllar içerisinde burjuvazinin Avrupa çapında yükselttiği ancak henüz istediği düzeyde ilerlemeler sağlayamadığı saldırıların artması gündemdedir. İşçi sınıfı da bu noktadan hareketle kendi mücadelesini örgütleme sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Yunanistan işçi sınıfının gerçekleştirdiği grevlerle ortaya koyduğu irade, İspanya işçi sınıfının yükseltmeye başladığı eylemlerle de genişleme eğiliminde olduğunu göstermiştir. Sendikalar İspanya’da da emeklilik yaşının yükseltilmesi, ücretlerin düşürülmesi ve işten atmalarla karakterize olan “önlem”leri reddetmişlerdir. İspanya’nın birçok kentinde 23 Şubat gecesi binlerce işçi, hükümetin kamu harcamalarında yapmayı planladığı kesintileri protesto eden gösteriler düzenlemiştir.

Gelişmeler, ulusal ölçekteki bu tür eylemlerin yanı sıra tüm Avrupa işçilerinin ortak inisiyatifler ve eylemlilikler geliştirmelerini zorunlu kılmaktadır. Bu dayanışmanın örülmesi ve örgütlenmesi, sermayenin yarattığı krizin bedelini işçilerin daha fazla ödememeleri için zorunludur. Çünkü burjuvazi tüm ülkelerde aynı öze sahip politikalarla işçi sınıfına saldırmaktadır ve bu politikaların yaşama geçmesi için uluslararası örgütlerini tüm imkânlarıyla kullanmaktadır. Bu yüzden işçi sınıfı da burjuvazinin saldırılarını ancak eş düzeyde bir örgütlülük ve dayanışmayla göğüsleyebilir.

Tüm bu gelişmeler, yani sonuna gelindiği söylenen küresel ekonomik krizin Yunanistan’ı da içerisine alarak derinleşmeye devam etmesi, işçi sınıfı öncülerinin sorumluluklarını yerine getirme ihtiyacının yakıcılaştığını bir kez daha gösteriyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:60, Mart 2010