Navigation

Doğa Yıkımının Sorumlularından Bol Laf, Sıfır İcraat

İklim değişikliği dünya için gerçekten büyük bir yıkım tehdididir ve bu sorunlara yol açan temel faktör kapitalist üretim tarzıdır. Bu yüzden bu tehdide karşı girişilecek hiçbir mücadele kapitalizme karşı mücadele ekseninde hareket etmeden başarıya ulaşamaz.

Kapitalizm ekolojik dengeyi esaslı şekilde bozarken doğayı da olağanüstü bir yıkıma doğru sürüklüyor. Bu yıkımın en belirgin göstergesi küresel ısınma ve buna bağlı olarak gerçekleşen küresel iklim değişiklikleridir. Deniz seviyelerinin yükselişi, buzulların ciddi ve önemli oranlarda erimesi, okyanusların derinliklerindeki sıcaklık artışları gibi pek çok gösterge küresel ısınmanın kesin emareleri olarak kendilerini ortaya koyuyorlar. Nitekim son 50 yıl içerisinde yer yüzey sıcaklığının 0,911ºC yükseldiği, yapılan güvenilir araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Birleşmiş Milletler raporları bile 2ºC’lik artışı, kritik noktanın aşılması, geri dönülemez bir tahribat noktası olarak belirlemişken, küresel ısınmadaki gelinen nokta tehlike çanlarının kuvvetli biçimde çaldığı anlamına gelmektedir.

Bilimsel araştırmaların sonuçları ve gözlemler tabloyu açıkça ortaya koymasına rağmen, kapitalistler ve onların sözcülerinin bir bölümü hâlâ iklim değişikliğinin, ekolojik sistemin doğal döngüsü içindeki olağan bir süreç olduğunu, ekolojik dengedeki bozulmanın kapitalist üretimden kaynaklandığına dair yeterli kanıtın olmadığını iddia ediyor. Bir başka bölümü ise, iklim değişikliğinin sonuçlarının olumsuzluğunu kabul etse de önemsememe yoluna gidiyor ve gelişen teknolojiyle birlikte ileride nasıl olsa bu durumun yarattığı sorunların da bir çaresi bulunur diye düşünüyor. Bu kesimler, fosil yakıtların büyük ölçeklerde kullanılmasına dayanan ve sera gazı salımını arttıran mevcut hâkim üretim yapısına herhangi bir müdahalede bulunulmasına zinhar karşı olanlardan oluşuyor. Bütün propagandaları da kitleleri uyutma temeline dayanıyor.

Ne var ki, küresel ısınma ve iklim değişikliklerinin ortaya çıkardığı yıkıcı sonuçlar bu denli ortadayken bu propagandanın kitleler üzerindeki etkisi de kaçınılmaz olarak sınırlı oluyor. Bu yüzden kapitalistler ve onların sözcülerinin bir başka bölümü de, bu sorunları kabul eden ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için hükümetleri çaba harcamaya çağıran içerikte bir propaganda tarzını kullanıyor. Ancak bolca güzel lafla süslenen bu propaganda da nihayetinde sıfır icraatla sonuçlanıyor. Örneğin, kapitalistlerin üst düzeyde görüş alışverişinde bulundukları, icraatlarını ortaklaştırdıkları toplantılardan biri olan Dünya Ekonomik Forumunda iklim değişikliğinin ana gündem olarak belirlenmesi tastamam bu oyalayıcı yaklaşımın bir ürünüydü. Bu toplantılarda Dünya Bankası Başkanı Jim Yong Kim, BM Genel Sekreteri Ban ki Moon başta olmak üzere birçok ülkenin lideri ve bakanları, şirket yöneticileri ve uluslararası örgütlerin yöneticileri tarafından iklim değişikliği konusunda acil önlemler alınması gerektiği telaffuz edildi. Bu önlemleri alma konusunda, önlemleri alma sorumluluğuna sahip olanların çağrı yapması, sorunun çözümüne dair hiçbir şey yapılmayacağını açık biçimde gösteriyordu.

23 Eylülde New York’ta yapılan ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban ki Moon’un özel daveti ile gerçekleşen İklim Zirvesi toplantısında oluşan tablo da bu durumun tipik göstergelerinden birisi oldu. 100’den fazla ülkenin devlet başkanlarının, 800’den fazla büyük şirketin ve sivil toplum örgütlerinin yöneticilerinin katıldığı bu toplantıda, iklim konusundaki olumsuz gelişmeler karşısında hassasiyetleri belirten pek çok konuşma yapıldı ama sonuç koca bir hiç oldu. Pek çok ülke BM’deki zirve öncesinde 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı sona erdirebilmek için ortak hareket edeceğini açıkladı. Ancak bu konuda en önemli pozisyondaki ülkelerden biri olan Brezilya, bu harekete katılmayacağını bildirdi. Zirveye Çin, Hindistan, Almanya, Rusya gibi sera gazı salımında üst sıralarda yer alan ülkelerin devlet başkanları katılmadı bile. Ban ki Moon, devlet başkanlarının kararlılık göstermelerini, kendilerini bağlayacak taahhütlerde bulunmalarını beklediğini söylüyordu ama zirve, anlamlı, yaptırım gücü olan tek bir adım bile atılamadan, 2015’de Paris’te yapılacak İklim Zirvesinde gerekli kararların alınacağına yönelik umut beyanlarıyla sona erdi.

İklim Zirvesinde Türkiye’nin tutumu

Zirveye Türkiye adına Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erdoğan da katıldı ve bir konuşma yaptı. Erdoğan ve Davutoğlu, daha önce yapılan İklim Zirvesi platformlarını, Batı uygarlığını ve Birleşmiş Milletler’in mevcut yapısını eleştirmek bağlamında bol bol kullanıyorlardı. Örneğin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2012’deki Rio+20 Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi konuşmasındaki sözleri, küresel adaletsizlik, iklim değişikliği gibi konularda ciddi eleştirileri içeriyordu: “Bakın şu anda, dünyanın belli bir bölümü fosil yakıtları gerçekten son derece müsrif şekilde tüketiyor. Çok büyük hacimli motorlara sahip arabalarla, lüks tüketimle, bir yandan insanlığa ait olan bir kaynak tüketilirken, aynı zamanda insanlığın ortak mülkü olan dünya ciddi şekilde kirletiliyor. Bir kaynağın, sadece belli kesim tarafından sınırsızca kullanılması, dünyanın sadece belli kesimler tarafından ciddi şekilde kirletilmesi, yeryüzünde eşitsizliği, adaletsizliği, bunun arkasından hukuksuzluğu körüklüyor. (…) Birileri zenginleşirken, birileri fakirleşiyorsa, bu büyüme sağlıklı değildir, sürdürülebilir değildir.”

Elbette bu sözler pek çok doğru şeyi içeriyordu ama belagatten ibaretti. Çünkü sözlerin sahibinin önderliğinde uygulamaya sokulan politikalar, Türkiye’de sermayenin hızlı bir tempoda büyümesi için karşısına çıkan her şeyi vahşice yıkıma uğratmasını esas alıyordu. Bu tahribatın başta gelen konusu işçi sınıfının hakları, örgütlülüğü iken, doğanın pervasızca talan edilmesi de ona eşlik ediyordu. Hızlı büyümenin ihtiyaçları için imkân bulduğu her yerde gözünü kırpmadan çevreyi ve doğal yaşamı tahrip eden HES’leri, termik santralleri inşa eden, köprüler, havalimanları yapmak için İstanbul’un kuzey ormanlarını bir çırpıda gözden çıkaran, fosil yakıt kullanımını her geçen gün arttıracak uygulamaları hayata geçiren bir siyasi anlayış için bu sözler ikiyüzlü bir tutumun ifadesinden başka bir şey değildi.

Ancak New York’daki son zirvede bunlardan söz etmedi Erdoğan. Türkiye’de pek çok kez yaptığı gibi yanıltıcı bilgilerle kendi reklâmını yapmayı yeğledi ve iklim değişikliğine karşı nasıl mücadeleler yürüttüğünden dem vurdu. “Ormanları arttırıyoruz” gibi sorunun boyutları karşısında hafif kaçan böbürlenmelerin ardından, “sera gazı salımında Türkiye 1990-2012 arasında %21 azaltım yaptı” dedi. Yani, Türkiye’nin 1990’da 181 milyon ton olan sera gazı salımını 2012’de %21 azaltarak 143 milyon tona indirdiğini açıklamış oldu! Oysa Türkiye’nin 2012 salımı 1990’dakinin %133 üzerinde, yani 440 milyon tondu. Erdoğan apaçık biçimde yanıltıcı bilgi veriyordu. Konuşmasında belirtmiyordu ama onun herkesi ahmak yerine koyan hesabı muhtemelen şu şekildeydi: Eğer Türkiye 1990’dan 2012’ye kadar ısınmada ve kısmen elektrik üretiminde kömürden doğalgaza geçmeseydi, eğer enerji yoğunluğu %20 azaltılmasaydı, o zaman salımımız 440 milyon değil, 555 milyon ton olacaktı, dolayısıyla biz uyguladığımız politikalarla salımlarımızı 440 milyon tonda tutarak “olması beklenen” düzeye göre %21 “azaltım” yapmış olduk! Erdoğan herhalde benzer bir hesapla, Türkiye’nin karbon yoğunluğunun da bu yıllar arasında yarı yarıya düşürüldüğünü konuşmasına ekledi.

İklim değişikliğinin dünyanın en önemli sorunu olduğunu bu türden toplantılarda altını çize çize belirten Erdoğan’ın tutumu, 2015’te Paris’te yapılacak İklim Zirvesinde alınması planlanan kararlar konusunda diğer burjuva politikacılardan farklı olmadı elbette. Erdoğan Türkiye’nin Paris Anlaşmasına ancak kritik kütleye ulaşılırsa taraf olacağını açıkladı. Yani ancak AB, ABD ve Çin bu anlaşmaya taraf olduğunda Türkiye de bu anlaşmaya taraf olacak. Fazla söze ne hacet! “İlkeli siyaset”in temsilcisi Erdoğan’ın bu tutumu diğer kapitalistlerin tutumuyla birleştiğinde, burjuvazinin çevre konusundaki politikasının onca lafa rağmen ne denli ikiyüzlüce olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Halkın İklim Yürüyüşü

İklim Zirvesi yapılırken New York’ta “Halkın İklim Yürüyüşü” adıyla yaklaşık 400 bin kişinin katıldığı bir eylem de gerçekleştirildi. Aynı kampanyanın yansıması olarak dünyanın çeşitli şehirlerinde toplam 700 bin kişi de alanlara çıktı. New York’taki büyük yürüyüşe çeşitli çevreci grupların, anti-kapitalist örgütlerin ve üniversite öğrencilerinin yanısıra işçi sendikalarından, farklı kiliselerden ve inanç gruplarından da büyük bir katılım oldu. Üç saat süren protesto gösterisi boyunca sloganlar atıp yürüyen topluluğun hedefi Birleşmiş Milletler binasıydı. Konuşma yapılmayan protestoda çeşitli gruplar da küçük çaplı programlar düzenledi iklim değişikleri konusunda.

Yürüyüşe sinema oyuncusu Leonardo DiCaprio, Ed Norton, Evangeline Lilly ve Sting gibi sanatçılar da katıldı. Asıl önemlisi BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, New York Belediye Başkanı Bill DeBlasio yürüyüşte bulundular ve “iklim değişikliği konusunda sorumluluklarını yerine getirmeyenleri” protesto ettiler. Yani iklim değişikliğinin sorumlusu olan burjuvazinin siyasi temsilcileri de ikiyüzlü bir tutumla bu gösterinin bir parçası oldular. Sorunu yaratan sistemin sorumluları ile sorunun ortadan kaldırılmasını isteyenler yan yana! Bu durum kapitalizm karşıtı bir temel üzerinden yükselmeyen mücadelelerin ve eylemlerin nasıl çelişkilerle yüzyüze kalacağının çarpıcı bir görüntüsünü veriyordu.

Kapitalizmin çevre üzerinde yarattığı tahribat gerçekten olağanüstü boyutlara ulaşmış vaziyette. Bu durum da normal olarak toplumda bu konuda bir hassasiyetin oluşmasına yol açıyor. Doğanın yıkımına karşı bir şeyler yapmak isteyen çeşitli kesimler, bu hassasiyetlerini ifade eden eylemlere, hatta siyasi hareketlere yöneliyorlar. Ne var ki kapitalizmin yarattığı pek çok toplumsal sorunda olduğu gibi o sorunla sınırlı bir bakış açısı, duruma tepki duyanları burjuva siyasetin kucağına düşürüyor.

Burjuvazinin kimi kesimleri, yukarıdaki tablonun ortaya koyduğu gibi çevre sorunları konusunda sanki sistem içi çözümler üretilebilirmiş gibi görüşler ortaya koyup, bunun propagandasını yürütüyor, bu içerikte organizasyonlar gerçekleştiriyorlar. Oysa bu görüşlerin hiçbiri gerçekten doğayı toplum çıkarına koruyacak bir içeriğe sahip değiller. Sadece sistemin ihtiyaçları doğrultusunda onu yeniden üretecek öneriler getiriyorlar. Kapitalist üretimin temellerine dokunmadan, mevcut sorunları yaratan etkenler bir kenara konulup yerine yenileri konulsa bile, bu doğaya yönelik tahribatı ortadan kaldıramıyor. Üstelik bunların önerilmesi çevre sorunlarını çözmekle değil petrol rezervlerinin tükenmeye başlamasıyla ilgili. Örneğin Batı ülkelerinin bir kısmının başkentlerinde bir süre sonra petrolle çalışan araçların kullanılmasının yasaklanacağı, biyoyakıta geçileceği gibi projeler açıklanıyor. Ancak bu projeler hayata geçse ve küresel ölçekte yaygınlaşsa bile sorunlar ortadan kalkmıyor. Meselâ biyoyakıt ürünlerinin ormanlar ve tarım alanları katledilerek yetiştirilmesi de büyük bir çevre ve gıda sorununu tetikliyor. Dolayısıyla sistem içi çözümlerle gidilecek bir yer yok.

İklim değişikliği dünya için gerçekten büyük bir yıkım tehdididir ve bu sorunlara yol açan temel faktör kapitalist üretim tarzıdır. Bu yüzden bu tehdide karşı girişilecek hiçbir mücadele kapitalizme karşı mücadele ekseninde hareket etmeden başarıya ulaşamaz. Sistemin ikiyüzlü temsilcilerinin reform, düzen içi dönüşüm önerileri sorunun boyutlarını bugüne kadar küçültmemiştir, bundan sonra da bunu başaramaz. Kapitalizmin yarattığı bütün sorunlarda olduğu gibi çevre sorunlarında da, esas çözümü üretecek olan gerçekçi yolların hayata geçirilmesi, ancak işçi sınıfının iktidarıyla mümkün olabilir. Bu nedenle bugün büyük ölçüde sistem içi perspektiflere sahip olan çevre sorunları alanındaki mücadelelerin devrimci sınıf mücadelesi ile bağlarının kurulması ve kuvvetlendirilmesi gerekiyor.