Navigation

Mutluluk mu Dediniz?


Sizce mutluluğun sırrı nedir? Bu sorunun cevabı herkese göre değişecektir. Suriyeli mülteci ailelere sorsak kendi ülkelerinde savaşın bitmesi, evlerine ve yurtlarına geri dönebilmektir. İşsiz işçiler için bir işinin olmasıdır. İşi olup çalışan işçilerin daha iyi koşullarda ve ücretlerde işlerinin olması onları mutlu edecektir elbette. Kirada oturan işçilere sorsak başımızı sokacak bir evimiz olsaydı ne mutlu olurduk diye cevap verirlerdi. Sağlık problemi yaşayan insanlara sorduğumuzda sağlıklarına kavuşmalarıdır mutluluk.

İnternette yer alan ve daha ziyade hali vakti yerinde kesimlere hitap eden bir web sitesinde, mutluluğun sırrının bilgelikte olduğu anlatılıyor. “Bilgelik Bilinci” isimli bu siteye göre, bilgelik bilinci “ilahi varlığını fark edip coşku içinde yaşamanın yolu” olarak tarif ediliyor. Böylece insanlar mutlu olabilirmiş. Benzer örneklerin epeyce yayıldığı bu tür sitelere ve/veya kitaplara göre (ki bunlar fabrikalarda işçilere de bolca tavsiye ediliyor), koşulları ne olursa olsun herkes mutlu olabilir. Tabii mutluluğun yolunu öğrenmek için lüks otellerde düzenlenen bazı ücretli seminerlere katılmak gerektiği gibi “ufak” ayrıntılardan söz etmiyoruz…

Bu konudaki bir seminerin davet yazısında aşağıdaki cümlelere yer verilmiş:

“Her birimiz parmak izlerimiz kadar farklı ve kendimize özel maddi, manevi sıkıntılarımız içerisinde bunalmış bulunuyoruz. Bu sıkıntılarımız; ekonomik, sosyal, sağlıksal, ailesel, sevgi ve özgürlük ihtiyacı olabilmektedir. Ya da bunların hiç birisi değilse de insanın canı sıkılmaktadır. Gönlündeki, pek de açıkça bilemediği, özlemlerinin mutluluğun arayışında ihtiyacındadır ki; bu sıkıntılı, problemli, tatminsiz yaşam, bizlerde önce psikolojik ve devamında da fizyolojik rahatsızlıklara sebep olmaktadır. 20 yıl önce insanların stres içinde oldukları bildirilirken, 10 yıl önce bu teşhis anksiyete (stresin kalıcı ve ileri hali) ifadesine dönüştü. Şimdilerde ise toplumda en yaygın bulunan bu teşhis, artık hastalık boyutu olan depresyon sözcüğü ile ifade edilmektedir. Dünyasal şartlar zorlaştıkça, yaşam çemberimiz daraldıkça, acaba hâlâ insanın mutluluğu mümkün müdür? Bunun cevabı bize bağlı olarak hem hayırdır, hem de evettir. Acaba biz bu mutsuzluk çemberinden çıkacak dönüşümü becerebilecek kararlılıkta mıyız ve bize bu çözümü sunabilecek bir çözüm var mı? Kişiyi kuşatan şartlar ne olursa olsun, mutlu ve huzurlu olabilmek bir yaşam sanatıdır ve bu sanata da ‘bilgelik’ adı verilir.”

Sitede anlatılanlara göre mutluluğa kavuşmanın yolu doğru bir teknik öğrenmek ve bilgelik yolunda ilerlemekten geçiyor. Acaba insan gerek kitaplardan gerekse de hayat deneyiminden öğrendiği şeylerle mutluluğun formülünü ya da sanatını öğrenmiş olur mu?

Mutluluk çok geniş bir kavramdır. İnsanların hayat biçimleri, kültürleri, hayattan beklentileri, zevkleri ve tutkuları, inançları ve daha birçok faktörün devreye girmesiyle herkese göre değişiklik gösterecektir. Ancak ortak olan bir şey var ki, o da öncelikle insanların yaşayabilmeleri için gereken ihtiyaçların karşılanabilmesidir. Örneğin en başta gıda, barınma, eğitim, sağlık ihtiyacını karşılayabilmek gibi. Yaşadığımız dünya üzerinde işçi-emekçiler için bu en temel ihtiyaçlara ulaşmak bile bir hayli zorlaşmış durumda. Bunların yanı sıra savaşlar, krizler, hava kirliliği, dünyamızın sellerle, fırtınalarla yerle bir olması gibi büyük sorunlar da var…  Doğanın ve insanların felâkete sürüklenmesinin, var olan tüm kötülüklerin ve olumsuzlukların daha da şiddetlenmesinin sebebi ise kapitalizmdir. Tabii ki bahsi geçen sitede veya ona benzer fikirleri işleyen pek çok kitapta, işin bu yanlarına hiç değinilmiyor. Bir anlamda işçilere, emekçilere, ezilenlere ve sefalet içinde acı çeken milyonlara “iyi şeyler düşünür, pozitif enerjiye sahip olur, bilgelik yolunda ilerlersen mutlu olursun” deniliyor. Sanki kapitalizmin cenderesinde ezilirken, karnın açken, işsizliğin getirdiği sorunlarla boğuşurken, savaşlarda mahvolurken yahut kapitalizmin yarattığı felâketlerde acı çekerken Polyannacılık oynamak mümkünmüş gibi!

Kapitalizm çürüyüp bunadıkça insanları da çıkmaza sürüklüyor. Birçok araçla burjuvazi kitleleri istediği kalıba sokabiliyor. Bunlardan en etkili olan medyayı muazzam biçimde kullanıyor. Dizi ve filmlerde kullandığı temalar etkisini fazlasıyla gösteriyor. Bunların çoğunda zenginlik içinde yüzen ailelerin hikâyeleri konu ediliyor. Ya da fakirlik konu alınıyorsa, başroldeki kişi sonunda mutlaka zengin oluyor. Film ve dizilerin konuları bunlarla sınırlı değil elbette. Milliyetçilik, ırkçılık, savaş kışkırtıcılığı, tüketime özendirme, kıskançlık, bireysellik, bencillik, rekabet,  kimseye güvenmeme gibi birçok şey inceden inceye ipek dokur gibi işleniyor. Bu dizi ve filmlerin pıtrak gibi çoğaldığını düşündüğümüzde izleyiciye nefes alacak alan kalmıyor. 

“Filmlerde sıkça kullanılan ‘uygar insan’ın hayat tarzı, davranış biçimleri ‘makbul olan’ olarak kitlelere dayatılıyor. Bu modele göre hayatın temel felsefesi eğlenmek, para kazanmak ve harcamaktır. Hayat tüketmek için yaşanmalı, kişi sürekli kendisini düşünmelidir. Çünkü mutluluk bu formülde gizlidir! Dünya genelinde bu yaşam tarzına özenen insan sayısı bilindiği gibi oldukça yüksek.” (Yılmaz Seyhan, Sinema ve İdeoloji, Hollywood ve Burjuvazi /1, marksist.com)

Yapılan reklâmların da hakkını verelim. Reklâmlar psikolojik, sosyolojik, görsel ve daha birçok faktör düşünülerek hazırlanıyor. Bir çikolatayla çok mutlu olabilirsin. Bir otomobille ayrıcalıklı olabilirsin. Lüks bir rezidanstan ev alarak hayata meydan okuyabilirsin. Bunun gibi reklâmlarla “ben” duygusu öne çıkarılarak önemli ve ayrıcalıklı olabilirsin fikri işleniyor. Gerçek hayatta değer görmeyen işçi-emekçi insanlarda bu maddi olanaklara kavuşursa önemli ve değerli olabileceği hissi oluşturuluyor. İnanılmaz bir tüketim kışkırtması yapılıyor. Her ürünün veya metanın “eskileri” çöp, yenileri moda haline geliyor. Kısacası tükettiğin kadar mutlusun deniliyor!

Ancak işçiler bir yandan bu duygularla kışkırtılırken, öte yandan kendi maddi koşullarıyla yüzleşince işler tersine dönüyor. En temel ihtiyaçlar dahi zar zor karşılanırken tüketim kışkırtması kitlelerde kötü bir ruh hali yaratıyor. Örneğin antidepresan kullananların sayısı her geçen gün daha da artıyor. Türkiye’de 2011-2016 yılları arasında antidepresan kullanımı yüzde 25,6 artmış durumda. Her sekiz kişiden biri antidepresan kullanmaktadır.

İnsanlar yaşadığı dünyada bir anlam bulmaya çalışıyorlar. Kendilerini değersiz hisseden, yaşamanın pek de anlamı olmadığına kanaat getiren kişiler çareyi antidepresana ya da uyuşturuculara sarılmakta buluyorlar. Bu konuyla ilgili yapılan bir röportajda şunlar söyleniyor: “Bir şeyi ihtiyaç gibi gösteren, onu alırsanız daha güzel, daha mutlu olacağınızı vadeden yalanlarla dolu görsel kirlilik. Bunlar bana ne kadar yapay bir hayatın içinde olduğumuzu gösteriyor sadece.”

Kapitalizm insanları o kadar sığ ve küçük beklentilere hapsetmiş durumda ki, büyük idealler ve amaçların olabileceği fikri bile insanlara uzak gelmektedir. Küçücük maddi varlıklara sahip olma duygusu insanları esir almış durumda. Bu durum da beraberinde bencilliği, bireyciliği, rekabeti körüklemekte, körükledikçe de ruh dünyalarında bir yıkım oluşturmaktadır.

Sahi mutluluk nedir ve sırrı nerede yatar?

Mutluluk kuru bir tarifle anlatılabilecek bir şey değildir elbette. Bizler her olayda olduğu gibi bu duruma da sınıfsal bakmalıyız. Savaşların ve açlığın olmadığı, sınıfların, sömürünün olmadığı, herkesin bolluk içinde yaşayabildiği, yeteneğine göre ürettiği ve bunu haz alarak yaptığı, paranın olmadığı, sanatın, müziğin, şiirin özgürce icra edilebildiği bir dünyadır hayal ve umut ettiğimiz dünya.

Bakın ünlü Bolşevik devrimci kadınlardan Nadejda Krupskaya ne demiş; “Marksizm, bir insanın isteyebileceği en büyük mutluluğu verdi bana: Bunlar nereye gidileceği bilgisi ve yaşamını bağladığın davanın nasıl sonuçlanacağını bilmenin verdiği huzurlu güven duygusuydu.”

Ne var ki, olmasını istediğimiz bu dünya sadece hayal etmekle gelmeyecek. Hayalimizi gerçekleştirmek için örgütlenmemiz ve mücadele vermemiz gerek. Şuna hiç kuşkumuz yok ki, devrimci işçi sınıfı var olan umutsuzluğu, bir karabasan gibi çöken karanlığı yırtıp atacaktır. Maxim Gorki’nin dediği gibi, “Ben inanıyorum, bir zaman gelecek ki, insanlar birbirlerine değerlendirici gözlerle bakacak, herkes birbirinin gözünde bir yıldız gibi parlayacak. Herkes birbirinin sesini güzel bir müzik gibi dinleyecektir. O gün gelecek.”