Navigation

Venezuela’da Chavez’in Pirus Zaferi

Latin Amerika’da yaşanan son gelişmeler, küçük-burjuva sosyalistleri, reformistleri, oportünistleri fena halde kaygılandırıyor. Küba’da yaşanan gelişmeleri mazur gösterme çabaları devam ederken, şimdi de kızıl gömlekli Chavez’in 26 Eylül seçimlerinden bir pirus zaferiyle çıkmasına “devrimci izahat” bulma göreviyle karşı karşıyalar. “Bolivarcı Devrimin” geleceği hakkında derin kaygılara kapılan küçük-burjuva sosyalistler, “devrimci süreçte sıçrama yaratma zorunluluğundan” bahsediyorlar. Devrimi zaten muazzam bir sıçrama olarak değil de reformların birikiminden oluşan bir evrim süreci olarak algılıyor olmalılar ki sıçrama zorunluluğundan bahsediyorlar.

Seçim sonuçları

2011 Ocağında görevi devralacak yeni meclis için 26 Eylülde yapılan seçimlerde, PSUV (Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi) ile PCV (Venezuela Komünist Partisi) koalisyonu 98 sandalye kazanırken, Demokratik Birlik koalisyonu (MUD) adı altındaki sağcı muhalefet 65 sandalye kazandı. Bu durum Chavez hükümetinin seçimlerden galibiyetle çıktığı görüntüsü yaratmasına rağmen, hükümet meclisteki üçte iki çoğunluğunu kaybetmiş oldu.

Bolivarcı PSUV-PCV koalisyonu 5 milyon 422 bin oy alırken, muhalefet 5 milyon 320 bin oy almayı başarmış gözüküyor. Bu sayılara her iki bloğa da dahil olmayan küçük partilerin aldığı 520 bin oyu da eklediğimizde Bolivarcı bloğun yüzde 50’nin biraz altında kaldığını söyleyebiliriz. Bu yüzde 50-50 durumunun meclise büyük bir fark oluşturarak yansıması ise, Chavez hükümetinin asıl desteği daha ziyade kırsal kesim ve taşradan aldığını gösteriyor. Nitekim Chavez’in galip çıktığı 18 eyaletin çoğu nüfus bakımından diğerlerinden daha küçük eyaletler. Seçimlerle ilgili bir başka önemli veri de yüzde 66 düzeyindeki katılım oranı. Aslında düşük bir düzey anlamına gelen bu oran, Venezuela için normal hatta normalin üstü olarak değerlendiriliyor. Ne var ki, başlı başına bu oran bile, devrim olduğu, devrimci sürecin ilerlediği vb. iddia edilen bir ülkede, emekçilerin siyasete ilgisinin sınırlarını göstermektedir.

İster Chavez karşıtı olsun ister hayranı, neredeyse tüm siyasal analizlerin, yeni oluşan mecliste Chavez’in üçte iki çoğunluğu kaybetmesine özel bir önem atfettiğini görüyoruz. Nedir bu üçte ikinin önemi? Böylesi bir çoğunluğun varlığı durumunda, Başkan Chavez, kanun hükmünde kararnameler aracılığıyla yasal düzenleme yetkisine sahip oluyor. Muhalefet, bu durumun “diktatörlüğe doğru bir gidiş” olduğunu savunurken, Chavez hayranı sosyalistler, bu yetki aracılığıyla barışçıl bir şekilde sosyalizme geçmenin hayallerini kuruyorlar.

Sonuçları nasıl okumalı?

Ülke genelinde seçimlerden kıl payı farkla birinci çıkmasına ve mecliste üçte ikinin altında kalsa bile hatırı sayılır bir çoğunluk elde etmesine rağmen Chavez hükümetini önümüzdeki dönemde zor günler bekliyor. 2005 yılındaki seçimlere hem kendi içindeki parçalanmışlık hem de kazanma şansının bulunmayışından ötürü katılmayan sağcı muhalefet, bu kez büyük bir moralle ve önemli bir sayıyla meclise girmiş oldu. Bir başka deyişle şu an Chavez gerilemekte, sağcı muhalefet ise gelişmektedir. Önümüzdeki dönemde sağcı muhalefetin, meclis çalışmalarını kilitleyeceği, Chavez’in kararnamelere dayalı uygulamalarını bloke edeceği ve onu kendisiyle uzlaşmalara zorlayacağı, hükümetin yeni adımlar atmasını zorlaştırarak emekçi kitleler nezdinde daha da itibar yitirmesine çabalayacağı açıktır. Böylelikle sağcı muhalefet, burjuva reformcu Chavez yönetimini 2012 başkanlık seçimlerinde devirmenin hesabını yapıyor.

Kimileri 2012’de yapılacak başkanlık seçimleri açısından bu parlamento seçimlerinin esaslı bir gösterge olmadığını, Chavez’in kişi olarak yıpranmadığını ama hükümetinin giderek gözden düştüğünü söylüyorlar. Nitekim bu seçimlerde Chavez hükümetinin bakanlarına, valilerine, belediye başkanlarına ve onların bulaştıkları yolsuzluklara karşı ciddi bir tepkinin dışa vurduğunu biliyoruz. Bolivarcı hareketin çok güçlü olduğu kimi bölgelerde bile seçim yenilgisi tatması, kimi yorumcularca, emekçilerin Bolivarcı hareketten yüz çevirmesi olarak değil onu uyarmak istemesi olarak değerlendiriliyor. Kimi bölgeler için doğru olduğu anlaşılan bu tür yorumları temel almak ise abartılı bir iyimserlik olacaktır.

Bu tür abartılı yorumlara göre, Chavez’in karşısına sağcı bir aday çıktığı sürece, Chavez yeniden başkanlık seçimlerini rahat bir şekilde kazanacaktır. Oysa Chavez yanlısı iyimser yorumların tersine gerçek şu ki, Chavez 1998’den bu yana yapılan neredeyse tüm seçim ve referandumları kazanmış olsa bile gerek kendisi gerekse de hükümeti aslında bir gerileme içerisindedir. Bunun belirgin işaretlerinden biri 2007 yılında yapılan anayasa referandumunda Chavez’in yenilmesiydi. Son seçim Chavez açısından bu negatif eğilimin giderek güçlendiğini gösteriyor. 2006 yılındaki Başkanlık seçimlerinde aldığı 7 milyon 300 bin oyun yaklaşık 2 milyonunu (üstelik de büyük kentlerde) kaybetmiş olması, emekçi halkın gözünde Chavez’in giderek itibar kaybettiğini belgeliyor.

Üstelik unutmamak gerekir ki, son tahlilde karizmatik kişiliklerin oynayabilecekleri tarihsel rolün sınırları o kişilik etrafında seferber olan kitlelerin bilinç ve örgütlülük düzeyiyle belirlenir. Sağlam unsurlardan oluşan bir kadro aracılığıyla kitlelerle doğrudan bağ kurup onları bilinçsiz bir yığın olmaktan çıkararak örgütlü ve bilinçli bir kitle haline getiremediği sürece, hiçbir kişilik, ilanihaye sürecek sorgusuz bir halk desteğine sahip olmamıştır ve olamaz da. Yaratılan tüm şaşalı görüntüye rağmen bugün Venezuela emekçileri örgütsüz durumdadırlar. Komite, halk inisiyatifi vb. adı altında var olan yüzlerce örgütlülük işlevsiz durumdadır. 6 milyondan fazla olduğu söylenen PSUV’un üye sayısı bile gerçekte bir örgütsüzlüğe işaret etmektedir. Nitekim PSUV’un seçimlerde aldığı oy sayısı kendi üye sayısından daha azdır. PSUV içindeki birçok devrimci unsurun, partinin bir “seçim partisi” durumunda olmasından, yönetiminin bürokratizminden, işçilerin söz sahibi olmamasından, karar süreçlerine katılamamasından yakınması boşuna değildir.

Arayana bahane bol!

Chavez’i devrimci bir lider olarak görenlerin bir kısmı, seçim sonuçlarının aslında bir yenilgi olduğunu kabul etmekle birlikte, burjuva siyasetin çok bildik pespaye bahanelerinin ardına sığınabiliyorlar. Kimileri işi kuraklığı mazeret olarak ileri sürme noktasına kadar götürebiliyor: Yağmur yağmadı, barajlar boş kaldı, elektrikler kesildi, halk tepki gösterdi!

Daha ciddi bahanelerin başında ise ABD emperyalizminin sağcı muhalefeti para yardımına boğması geliyor: ABD’li vakıflar sağcı muhalefete “sadece son bir yılda 50 milyon dolar yardım” yapmış! Devrim olduğu ve on yıldır devrimci bir sürecin yaşandığı iddia edilen bir ülkede altı milyon üyeli bir iktidar partisinin seçimlerden kıl payı galip çıkmasının nedeni 50 milyon dolar ise, vay olsun o devrimin haline. Bu parayla bıraktık devrimci bir iktidarı devirmeyi, iddialı bir futbol takımı kurmak bile mümkün değildir! ABD emperyalizminin bu miktardan çok daha fazla bir yardım yaptığından en küçük bir kuşkumuz bile yoktur. Ancak devrimlerin kaderi emperyalistlerin karşı propaganda için ayırdıkları bütçenin büyüklüğüne bağlı olsaydı, emperyalistlerin muazzam finansal kaynaklarını hesaba katarak proleter devrimin bir hayal olduğu iddiasını kabul etmekten başka bir seçeneğimiz olmazdı. Devrimci bir iktidarın temel ve esas gücü ya da güçsüzlüğü, finansal kaynaklarla değil, emekçi kitlelerin özörgütlülüğüne dayanıp dayanmamasıyla, onların taleplerini hayata geçirip geçirmemesiyle, burjuvaziyi toptan mülksüzleştirmeye girişip girişmemesiyle, yani özetle devrimci program, ilke ve yöntemlere ne denli sadık olduğuyla ölçülür.

Bahaneler dünyasından gerçekler dünyasına adım atan ama yetersiz kalan tespitlerin başında ise, özellikle kapitalist dünya kriziyle bağlantılı olarak son yıllarda ekonomik sıkıntıların artması, petrol fiyatlarının düşmesi, enflasyonun tırmanması, reel ücretlerin gerilemesi, gıda fiyatlarının artması, karaborsanın yaygınlaşması ve tüm bunlarla birlikte suç oranlarının tırmanması gelmektedir. Yalnızca geçen yıl Venezuela ekonomisi yüzde 3,3’lük bir küçülme yaşamıştır. Tüm bunlara ek olarak, hükümetin üst düzey görevlilerinin, yani bakanlardan valilere, belediye başkanlarından uzmanlara ve PSUV yöneticilerine kadar birçok unsurun emekçi kitlelere sırtını dönmüş bürokratlardan, burjuvalardan, dolandırıcılardan, hortumculardan vb. oluştuğu tespiti de son derece önemlidir. Bu tür unsurların, emekçilerin taleplerine kulaklarını tıkayarak her seferinde burjuvaziden yana tavır koyması ve büyük boyutlara ulaşan yolsuzluklara karışmaları, hiç kuşku yok ki emekçilerde hükümete karşı artan bir hayal kırıklığı ve öfke yaratmaktadır. Burada tuhaf olan şey, bir ülkede bunlar yaşandığı halde, nasıl olup da o ülkenin “sosyalizm yolunda ilerlediği”nin, “sosyalizmin inşasını derinleştirdiği”nin vb. söylenebildiğidir.

İşin ekonomi boyutuna bakacak olursak, Venezuela dünya kapitalizminin organik bir parçasıdır; üretim araçları ve bankalar hâlâ burjuvazinin özel mülkiyetindedir; dış ticaret üzerinde devlet tekeli bulunmamaktadır; üretimde hüküm süren kapitalist anarşidir. Kopartılan tüm yaygaraya rağmen, petrol sanayii hariç bırakıldığında, Chavez hükümetinin son beş yılda yaptığı devletleştirmelerin oranı çok düşüktür. Venezuela’daki devlet sektörünün ekonomi içindeki payı, Fransa gibi önde gelen bir emperyalist ülkenin sahip olduğundan daha geridedir. Kararnameler aracılığıyla sağlanan devletleştirmeler yoluyla sosyalizme ilerleneceğini söyleyen sözümona sosyalistlerin yalanını gerçekler apaçık ortaya koymaktadır. Venezuela’da milli gelirin yüzde 70’inden fazlası halen özel sektörde üretilmektedir. Bir başka deyişle, büyük toprak sahipleri köylüyü ezip sömürmeye, kapitalistler bankaları ve tüm kredi sistemini ellerinde bulundurmaya ve işçi sınıfını iliklerine kadar sömürmeye, emperyalist tekeller serbest ticaret araçlarıyla her türlü spekülasyonlara devam ediyorlar.

Aynı soruyu “burjuvaziye hizmet eden bürokratlar” hususunda da tekrarlamak mümkündür. Chavez’in baş destekçilerinden Eva Golinger, “ABD’nin sadık temsilcilerinin hepsi şu an ülke bürokrasisinde bazı kilit noktaları tutuyorlar” diyor. Doğru ama eksik! Asıl sorun şu ki, sözkonusu bürokrasi, başında Chavez’in bulunduğu kapitalist bir devletin bürokrasisidir. Tüm kapitalist devletlerde olduğu gibi Venezuela’daki bürokrasi de burjuvaziye, kapitalizme ve emperyalist tekellere hizmet etmektedir, başka türlüsü de zaten mümkün değildir.

Sebep = Gerçekler

Chavez’in gittikçe itibar kaybetmesinin temelde tek bir gerçek nedeni vardır: İktidarını koca bir sosyalizm yalanına dayandırması! Venezuela’da bir devrim olduğu, devrimci sürecin ilerlediği, sosyalizme doğru yol alındığı vb. gibi iddiaların gerçeklikle hiçbir ilişkisi yoktur. On iki yıl boyunca Chavez, kapitalizme lafta meydan okumakta ve sosyalizme övgüler düzmekte eşi görülmedik bir performans sergilemiştir. Ne var ki, gerçekte bu doğrultuda atılmış hiçbir ciddi adım mevcut değildir. Chavez elbette ki birçok alanda birçok reform yapmıştır, fakat kapitalizmi ıslah etmeye dönük bu burjuva reformları sosyalizm yolunda atılmış adımlar olarak adlandırmak, bunları “devrim” olarak görüp göstermek oportünizmden, reformizmden başka bir şey değildir. Ne de olsa reformistlere reformlar daima devrim olarak gözükür! Kapitalizm, bıraktık Chavez gibi burjuva sol bir önderliği, en saf proleter devrimci bir önderlik tarafından bile, tepeden reformlarla, yasal düzenlemelerle ve barışçıl yöntemlerle sosyalizme dönüştürülemez. Kapitalizm dönüştürülmez, proleter bir ayaklanmayla devrimci tarzda yıkılmak zorundadır.

Milenyum dönemecinde Latin Amerika’nın genelinde yükselen devrimci kabarma Venezuela’ya da yansımış ve Chavez bu kabarışı kullanarak iktidar koltuğuna yerleşmiştir. Dahası, maruz kaldığı bir darbeyle yitirdiği iktidarını bu devrimci kabarış sayesinde kurtarabilmiştir. Korkunç bir sefaletin, faşizan baskıların, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerden yoksunluğun, inanılmaz boyutlardaki yolsuzlukların ve bariz bir emperyalist yağmanın hüküm sürdüğü Venezuela’da Chavez iktidarı, kitlelere nefes aldıracak reformlara girişmiş ve bu kadarcık reform bile onun büyük bir halk desteğini arkasına almasına yetmişti. Buradan Chavez’in ne denli devrimci olduğu değil, olsa olsa Venezuela’da kitlelerin bir yudum hayat suyuna ne denli ihtiyaç duyar bir halde oldukları gerçeği çıkar. Chavez’in sosyalizm söylemine sarılması, onun bu doğrultudaki niyetlerini değil, kitlelerin yükselen hareketinin düzen için oluşturduğu devrimci tehdidin büyüklüğünü gösteriyordu. Kızıl gömlekler giymenin hiçbir burjuvayı komünist yaptığı görülmemiştir, ama kitleleri bir süreliğine oyalayıp uyutmakta epey işe yaradığı da bilinmektedir.

Bugün Venezuela’da komün, konsey ve işyeri komiteleri gibi örgütlenmelerin büyük bir bölümü, kitle hareketinin yükselişinin bir ürünü olarak değil, tersine hareketin gerilediği bir dönemde, Bolivarcı hükümetin kararnamelerinin sonucu olarak oluşmuştur. Üstelik sözkonusu örgütlülüklerin ürettiği projeler ve dillendirdiği öneriler, tıpkı şikâyet dilekçeleri gibi göz ardı edilmekte, burjuva devletin tozlu raflarında çürümeye bırakılmakta, bu örgütlülükler pratikte etkisiz hale getirilmeye, kadükleştirilmeye çalışılmaktadır. Son sözü söyleme ve karar verme hakkı olmadığı sürece, hele de gerçek proleter devrimcilerin yönlendirmesi altında değilse, işçilerin bu tür örgütlülüklerinin her derde deva bir sihirli formül olmadığı açıktır. Bıraktık Venezuela’yı, 1917 Rusya’sında gerçek bir devrimin organı ve aynı zamanda da ürünü olarak ortaya çıkan işçi sovyetlerinin, Menşeviklerin ve SR’lerin elinde nasıl burjuva iktidarın payandası haline getirilebildiğini biliyoruz. 1918’den itibaren Almanya ve Avusturya’da ortaya çıkan işçi sovyetlerinin sosyal-demokratların elinde nasıl bir oyuncak haline getirildiğini, bu kurumlar aracılığıyla devrimin pörsütülerek yenilgiye uğratıldığını ve arkasından da kanlı bir karşı-devrim süreciyle faşizme kapıların nasıl açıldığını unutmamalıyız.

Sosyalizme ancak proleter devrim aracılığıyla kurulan bir işçi devleti sayesinde geçilebileceğini, böylesi bir devletin işçilerin özörgütlülüklerine dayanan ve bürokrasisiz bir devlet olması gerektiğini oportünistler hatırlamaya hiç mi hiç yanaşmıyorlar. Burjuva devletin ve bürokrasinin tasfiyesini hiç dillerine almıyorlar. Yalnızca kötü bürokratların değiştirilmesinden ve devletin dönüştürülmesinden dem vuruyorlar! “Bolivarcı devrimin ilerleyişinin yavaşlığı”ndan yakınırken ve son seçimin ortaya çıkardığı gerçekleri yorumlarken, ister Troçkist geçinsin ister Stalinist, tüm oportünist ve reformistlerin, Chavez’e toz kondurmayarak, onun “danışmanları”nı, bürokrasiyi ya da “reformlara ayak direten devlet aygıtı”nı hedef olarak göstermesi ilginçtir. Bakanlarından valilerine ve bürokratlarına, danışmanlarından parti yöneticilerine kadar dayandığı ve tepesinde bulunduğu tüm ekibi kişisel kariyer ve zenginleşme peşindeki “sonradan görme kalın bir tabaka” olarak adlandırarak, Chavez’i bu burjuva kariyeristler ordusu içindeki yalnız ve mağrur devrimci general olarak pohpohlamak mide bulandırıcı bir oportünizmdir. Yargı ve ordu da dahil olmak üzere bürokrasideki tüm kilit noktalara istediği ismi atama ve eğitim, sağlık, yerel yönetimler ve maliye alanlarında istediği değişiklikleri kolayca yapabilme yetkisine sahip olmasına rağmen, Chavez de aynı bahanelerin ardına sığınmakta ve sürekli olarak bürokrasiden şikâyetçi olmaktadır.

Emekçi kitlelerin tepkilerini manipüle etmenin en iyi bilinen yollarından biridir bu. Bürokratik hiyerarşinin egemen sınıfın hizmetine sunduğu yeri doldurulmaz olanaklardan biri: Sorumluluğu ve suçu bir alt kattakilerin sırtına yükle, kitlelerin önüne linç edecekleri birkaç günah keçisi fırlat, kitleler yatışsın, sen aklan. Bu tür gerekçelendirmelerle suiistimal edilen şey, işyerinde yaşadığı tüm sorunların kaynağında patronu değil de müdürü ve şefleri gören bilinçsiz işçinin ruh halidir. Geri ve bilinçsiz kitleleri bu şekilde yatıştırmanın kapitalizme has olmadığını da ekleyelim. Kitleler kazan kaldırdığında onların önüne, “padişahım çok yaşa” nidaları eşliğinde, vezirlerinin ya da bilmemnecibaşının kellesini atarak paçayı kurtarmanın pek makbul bir yöntem olduğunun tüm despotlar farkındaydı. Daha ileri gidelim. Stalinist diktatörlüklerdeki despot yöneticilerin de, Stalinist örgütlerdeki bürokratik liderliklerin de tabanın hoşnutsuzluğu karşısında en güvendikleri can simidiydi bu.

Chavez, kapitalist sistemi tahkim etmeye, burjuva devleti güçlendirmeye ve Venezuela’yı bölgesel bir güç haline getirmeye çalışan Bonapart özentisi bir burjuva liderdir. Onun reformları burjuvaziyi ve kapitalist sistemi yıkmayı değil, kapitalizmi emekçiler nezdinde biraz daha katlanılır kılarak düzenin devamını garanti altına almaya hizmet etmektedir. İster özel sektörde olsun ister devlet sektöründe, işçi sınıfının iktisadi sömürüsünün tüm hızıyla sürdüğü, Bolivarcı burjuvazinin (“boliburjuva”) giderek daha da semirdiği, yolsuzlukların arkasının kesilmediği, enflasyonun tırmandığı, kitlelerin devrimci taleplerinin hayata geçirilmediği bir ortamda, sahte sol bir söylemle emekçi kitlelerin ilelebet uyutulmasının mümkün olmadığı açıktır. Son yıllarda muazzam ölçülerde artan petrol fiyatları sayesinde finanse edilen sosyal reformlar bugün artık tıkanma noktasına gelmiş, kapitalist dünya krizinin etkileri çok güçlü bir şekilde kendisini hissettirmiştir.

Aslında bu durum, son seçim kampanyasında gerici-Amerikancı muhalefet koalisyonunun (MUD) söylemine de yansımış, bu gerici blok Chavez karşıtlığına indirgenmiş bir söylem yerine, Bolivarcı hareketin pek çok hedefini de (yaşam hakkı, özgürlük, gerçek eşitlik, sağlık ve eğitim hakkı, konut hakkı, sosyal güvenlik, insanca bir ücretle çalışma hakkı vb.) kendi propagandasına dahil ederek emekçi kitleler nezdinde kendisini bir alternatif gibi gösterme gayretine girişmiştir. Görülüyor ki, bu gayretinde maalesef belli sonuçlar da almıştır. Bu koşullarda, yalanlara, oyalamaya ve petrol gelirlerinden nemalanan bir göz boyamaya dayanan Chavez ve hükümetinin giderek itibar kaybetmesi kaçınılmazdı, bugün yaşanan da budur.

Sözlerimizi, bir önceki referandum yenilgisinin ardından dikkatleri çektiğimiz temel hususla bitirelim: “Peki, burjuva devlet aygıtının tümüyle parçalanarak siyasal iktidarın işçi konseylerinin eline geçtiği, tüm ekonominin bu konseyler aracılığıyla yönetildiği, yoksulluğun değil zenginliğin paylaşıldığı, demokratik temellere dayanan bir işçi devleti, Chavez’in kuyruğuna takılarak inşa edilebilir mi? Bu soruya devrimci Marksistlerin verdiği yanıt, hiç tereddütsüz hayırdır. Tersini düşünen reformistler, işçi ve emekçileri oyalamak, devrimci enerjilerini söndürerek yok etmek ve onları bir Bonapart’ın esiri haline getirmek dışında hiçbir şey yapmamakta, son tahlilde, kitlelerin proleter devrimci bir yola girmelerine engel olmak suretiyle devrimci davaya ihanet etmektedirler. Bugün devrimci Marksistlerin önünde duran yakıcı görev, Chavez’e yönelik ölümcül yanılsamaya bir son vermek ve kitlelere gerçek devrimci alternatifin yolunu göstermek için kararlı ve sabırlı bir çalışma yürütmektir. Aksi halde neler olacağını görmek için tarihteki sayısız örneğe bakmak yeterlidir.” (İlkay Meriç, Chavez’in Referandum Yenilgisi, MT, Ocak 2008)

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 68, Kasım 2010
... önceki yazı
Fatmagül’ün Suçu Ne?