Navigation

Sermayenin Fendi Kırmızı Çizgileri Yendi

ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle birlikte, Türk burjuvazisinin statükocu-devletçi kesimi, Irak’ta kurulacak bir Kürt devletinin savaş sebebi sayılacağını açıklayarak “kırmızı çizgilerini” bir kez daha belirtik hale getirmişti. Bu çizgilerin zamanla nasıl sararıp solduğunu uzun süre önce dile getirmiştik. Daha işgalin ilk aylarında, Temmuz 2003’te, Süleymaniye’de bulunan TC ordusuna ait bir özel kuvvetin komutanlarıyla birlikte ABD tarafından gözaltına alınıp başlarına çuval geçirilmesiyle, bu çizgilerin pek de kaale alınmadığı mesajı verilmişti Ankara’ya. Emperyalist hiyerarşi içerisinde herkesin haddini bilmesi gerektiği, Türkiye gibi bir ülkenin kendi bölgesinde bir güç olmak istiyorsa bunu ancak büyük ağabeyin verdiği icazetle ve onun çizdiği sınırlar çerçevesinde kalarak yapabileceği hatırlatılıyordu böylelikle.

Türk egemen sınıfı, o günden bu yana, Irak’ta zaten uzun süredir yol almakta olan Kürt devletleşmesinin önüne geçmek, süreci mümkünse durdurmak, değilse alabildiğine sekteye uğratarak yavaşlatmak için elinden geleni yaptı. Bu arada Türkiye’deki Kürtlere dönük saldırılar, provokasyonlar, katliamlar, devlet eliyle tezgâhlanmış linç girişimleri ve haksız savaş da dönem dönem alevlendirildi. Ne var ki TC’nin tüm geleneksel çabalarına rağmen hem içeride hem de dışarıda süreç hiç de onun arzu ettiği gibi ilerlemedi. Türkiye’deki Kürt hareketi bir hayli geri adım atmasına ve uzun süredir bir bekleyiş havası içerisinde olmasına rağmen, TC’nin istediği şekilde yok edilemedi. Güneyli Kürtler ise, Irak Anayasasının onaylanmasıyla bugün artık Irak’ın bir parçası olarak federal bir devlete sahip oldukları gibi, son seçimlerde aldıkları oy oranı ile Irak’ın ikinci büyük siyasal gücü olarak konumlarını da pekiştirmiş oldular.

Hal böyle olunca, genelde burjuvazi özelde ise onun statükocu-devletçi kesimi, tüm böbürlenmelerine rağmen emperyalist sistemin gerçek güçler dünyasına toslayarak, Irak Kürtleri hususunda yeni bir politika belirleme zorunluluğu ile karşı karşıya kaldı. Başlarda tıpkı Türkiye’deki Kürtleri aşağıladıkları gibi Güneyli Kürtlere de yukardan bir edayla bakan, Irak’taki Kürt önderlerini “aşiret reisi” olarak küçümseyen generaller ve onlarla aynı kafada olanlar, bugün artık “realiteyi kabullenmek”ten bahseder oldular. Liberal geçineninden devletçi olanına, yazarlarından profesörlerine bugün tüm burjuva kesimler, Türkiye’nin “Kuzey Irak” politikasını tümüyle değiştirmesi gerektiğini ifade ediyor ve henüz bir kesinliğe ve netliğe ulaşmamasına rağmen yeni yaklaşımlar tartışılıyor, tartıştırılıyor.

Çeşitli burjuva kesimlerin Kürt sorununa yaklaşımlarındaki farklılıklar, AB sorununa ilişkin farklılıklarla sarmaş dolaş devam ediyor. Bir başka deyişle, Federe Kürdistan’a ilişkin ileri sürülen açılımları ve bu temelde yürüyen tartışmaları, Türk burjuvazisinin iç çatışmasından bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Bu çatışmanın sonucu bir parça netlik kazanmadan TC’nin Kürtlere dönük iç ve dış politikasında köklü ve radikal bir değişim beklemek pek doğru olmaz. Diğer taraftan Türkiye’nin kendine has “tuhaflık”larının bir sonucu olarak, ordunun oluşturduğu sermaye grubu OYAK, burjuva iş âleminin en önde gelen gruplarından biridir. Kapitalizmin ekonomik gerçekleri ve burjuva pragmatizmi ile siyasal darkafalılık, statükoculuk ve akıldışılık arasındaki çelişkilerin yansımaları, toplumsal yaşamın içinde ve ekonomik faaliyet alanında olduğu kadar, giderek ordu içinde de ifadesini buluyor. Ordu içinde üst düzey bürokratlarla daha düşük rütbeliler arasında da çeşitli ihtilafların var olduğuna dair fısıltılar medyada dolaşıyor. Demek ki, burjuvazi içerisindeki çelişki ve ihtilaflar çeşitlenerek keskinleşiyor. Bu sorunda da, son tahlilde ve uzun vadede iktisadi çıkarların belirleyici olacağına ve yeni politikaların somut iktisadi çıkarlar temelinde şekilleneceğine hiç kuşku yok!

Tarih düz bir çizgide değil gelgitlerle ilerliyor. Ama yine de ilerliyor. Tüm bu sorunlar hakkında bugünkü manzara her ne olursa olsun, kapitalizmin tarihsel hareketi içerisinde konjonktürel olanla, tarihsel eğilimleri birbirine karıştırmamamız gerekir. Kapitalizmin kendi yasaları temelinde ilerleyişi, statükocuların direnişi gibi faktörlerle yavaşlatılabilir olsa bile son tahlilde engellenemez. Sermaye kendi bildiği yoldan çelişkili bir biçimde de olsa ilerlemeye ve er ya da geç önündeki engelleri temizlemeye devam eder. Bugün Türk burjuvazisinin iç çatışmasının nasıl sonuçlanacağını da ancak bu perspektiften öngörebiliriz.

Bugün bu değişim arayışının uzun vadeli hedeflerinin ve sonuçlarının ipuçlarını çeşitli vesilelerle görmek mümkün. Son dönemde Güney Kürdistan’da yaşanan süreçle Türk burjuvazisinin ilişkilenme tarzındaki değişime bakmak bu açıdan yeterli olacak.

Türkiye’ye “Irak olmayan” yeni yatırım alanı: Federe Kürdistan

Güney Kürdistan’da yaşanan çuval hadisesinin “mağdurları”nın gerçek ve çok “derin” dostları, “vadi”lerinden çıkarak sinema perdesinde “emperyalizm”den aldıkları intikamla “milletin sızlayan yarası”na bir nebze de olsa merhem oldular. Bu arada ürettikleri sinema filmi rekorlar kırarak ceplerini şişirmelerini de sağlamış, ne âlâ! Ama burjuva iş âleminin intikam ve rövanş anlayışı, “itler vadisi”nin kahramanlarından biraz farklı. Burjuvazi kitlelere her türlü ve her renkten hayaller aşılamaktan ve hayali rövanşlar yaratmaktan geri durmazken, kendisinin hayallerle pek işi yoktur. O sanal başarılar ve intikamlar peşinden değil, gerçek, somut, elle tutulur şeylerin peşinden koşar. Onun tek başarı ve kahramanlık kriteri vardır: daha fazla kâr. İşte bu nedenledir ki, burjuvazi bugün Irak’ın kuzeyine, “kahraman Polat” gibi savaşmaya değil, onun savaştıklarıyla ticari anlaşmalar imzalamaya gidiyor.

Burjuvazinin tüm değişim arayışlarına rağmen, bugün birkaç istisna dışında burjuva ideologlar gerçekliği adıyla anma cesaretini henüz gösteremiyorlar. Hâlâ Kuzey Irak diyorlar. Oysa o bölge artık herhangi bir coğrafi bölge değil, farklı statüsü olan bir siyasal-idari birim, adı da Federe Kürdistan. Uluslararası burjuva hukukuna göre artık federal bir devlet olarak tanımlanan Irak’ın bir parçası olan ve kendi idari aygıtı, parlamentosu, bakanlıkları, ordusu, polisi ve kuşkusuz hapishaneleri olan bir burjuva federe devlet! Bu oluşumun bir numaralı yöneticisi de Federe Kürdistan Bölgesi Başkanı sıfatıyla Barzani.

Ve ne tuhaftır ki, “aşiret reisi” olarak horladıkları Barzani’nin önünde iş anlaşmaları için sıraya girenlerin ve pastadan en büyük payı kapanların başında da OYAK ve ona bağlı şirketler geliyor. Hani şu, başına çuval geçirilenlerden kesilen zorunlu primlerle kurulup bugün en büyük mali-sermaye gruplarından biri haline gelmiş olan pek milli ve pek millici olan holding!

OYAK’ın cirit attığı Kürdistan bugün bir şantiyeye dönüşmüş durumda. Tüm Kürt kentleri yeniden inşa ediliyor. Ve altyapıdan otoyol ve kavşaklara, kentsel konut projelerinden üniversitelere, havaalanlarına, bakanlık binalarına, emniyet saraylarına ve kışlalara kadar neredeyse tüm inşaat faaliyetlerini Türk firmaları yürütüyorlar. Yalnızca 2005 yılı içerisinde bölgede 1 milyar doların üzerinde bir inşaat işinin yapıldığı söyleniyor. Kürt hükümeti bu yıl bu altyapı yatırımları için 5 milyar dolarlık bir ödenek ayırmış durumda. İnşaat alanındaki bu pastadan en büyük payı ise OYAK’a bağlı şirketler alıyorlar. Öyle ki, bir burjuva gazetesi, bir sürçü lisanla olsa gerek, o tabu sözcüğü kullanarak şöyle manşet atıyor: “Kürdistan’ın temelini OYAK atıyor”.

Bu inşaatların demirinden çimentosu ve çivisine kadar tüm malzemeleri yine Türkiye’den getiriliyor ve dünya piyasalarındakinden çok daha yüksek fiyatlarla satılıyor. Türkiye’nin en büyük çimento üreticisi de, Erdemir’i almak için seferber olan ve bunu başaran da yine OYAK! Bir zamanlar Kürt devletinin kurulmasını savaş nedeni sayan silahlı bürokrasinin organik bir uzantısı olan bu holding, bugün Kürdistan parlamentosu ek binalarını, bakanlık konutlarını ve emniyet sarayının inşasını da üstlenmiş durumda! Federe Kürdistan’ın tümünün olduğu gibi Barzani’nin KDP’sinin yayın organlarının kâğıt ihtiyacını karşılayan da yine OYAK. KDP’nin denetimindeki televizyonun stüdyoları ve teknik altyapısı da Türk genelkurmayının onayını alan Türk burjuvalarınca hazırlanmış.

Türk şirketlerinin faaliyet alanları inşaatla sınırlı değil. Bankacılık sektörüne de el atan Türk bankalarından şu anda yalnızca bir tanesi faaliyet izni almış durumda. 2 milyar dolarlık bir ihracat gerçekleştiren 200’e yakın şirket, gıda, mobilya, beyaz eşya, elektrik, elektronik gibi alanlarda faaliyet yürütüyor. Kürt yetkililer Kürdistan’da tüketilen ürünlerin yüzde 90’ının Türk malları olduğunu söylüyorlar. Bunun dışında özellikle Türkiye’den gelen Kuzeyli Kürt işadamları lüks lokantalar ve otellerden güzellik salonlarına kadar hizmet sektörünün her alanına el atmış görünüyorlar. “Türkiye’nin Güneydoğu’sundan ayrılıp bambaşka bir diyara ayak bastığınızı düşündürecek bir izlenimi fazlaca almıyorsunuz” diyor bölgeye giden gazeteciler.

Habur sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapılırken, üzerinde Kürdistan kelimesi yazılan tek bir malı ve hatta Türkiye’de basılmış ve içerisinde bu kelimenin geçtiği tek bir kitabı bile sınırdan içeri sokmak yasak. Ama Türkiye’den “Kuzey Irak”a birkaç milyar dolarlık ihracat yapmak serbest. Barzani’ye “Başkan” denmesi egemenlerimizi kızdırıyor. Ama aynı Barzani’nin Kürdistan Bölgesi Başkanı mührünün üzerine imza attığı kağıt yüz milyonlarca dolarlık bir ticaret anlaşması ise, burjuvalar sevinç içerisinde ellerini ovuşturuyorlar. Kırmızı çizgilerin yerini yeşil dolarlar aldığı sürece sorun yok.

Burjuva ideologların Güney Kürdistan’ı Türkiye’ye “bağlama” arayışları

Bu çelişik görüntüden çıkartılması gereken önemli sonuçlar var kuşkusuz. Yıllar boyu kendisini koruyup palazlandıran devletin, onun resmi ideolojisinin ve geleneksel politikalarının biçtiği gömlek bir süredir burjuvaziye dar geliyor. Onun mümkün olduğunca dışa açılmaya, yeni pazarlar bulmaya ve etine buduna uygun nüfuz alanları elde etmeye ihtiyacı var. Tek kelimeyle, Türk burjuvazisi en azından yakın çevresinde bölgesel bir güç olmak, alt-emperyalist bir role soyunmak istiyor. Bunu başarmak içinse eninde sonunda resmi ideolojisini, iç ve dış politikalarını köklü bir değişikliğe uğratmak, toplumsal-siyasal-iktisadi yapısını kapitalizmin gerçekleriyle tam uyumlu hale getirmek zorunda. Buna karşı çıkan dar kafalı, statükocu ve kapitalist maddi çıkarlar dünyasının pragmatizmiyle uyuşmayan sivil-asker bürokrat unsurlar, mali-sermayenin geniş kesimleri tarafından bir engel olarak görülüyor. Bu çelişkiler ve çatışmalarla yüklü, mehter temposuyla gerçekleşen gelişme, emperyalistleşmek ve daha büyük rollere soyunmak isteyen burjuvaziyi tatmin etmekten uzaktır.

Bu nedenledir ki, burjuvazinin emperyalistleşme arzusunun sözcülüğüne soyunan burjuva yazarlar takımı, Güney Kürdistan’daki süreci kendi emperyal sınıf çıkarları açısından faydacı bir yaklaşımla değerlendiriyorlar.

“Bizimkiler, bağımsız devlet oluşursa bizim Kürtlerimiz de onlarla birleşir diye korkuyorlar”. TC’nin “Kuzey Irak hassasiyeti”nin gerçek nedeni olarak dile getirilen bu sözler, gazetecilik, danışmanlık, gayri resmi arabuluculuk vb. gibi işlerle de uğraşan bir burjuvaya, İlnur Çevik’e ait. Onun Kürt sorununa ilişkin yaklaşımları, yalnızca kendi şahsi yaklaşımını değil, tekelci burjuvazinin en geniş kesiminin ve bu arada öyle görünüyor ki ABD’nin de yaklaşımını ifade etmesi açısından önemli. Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına bile “paranoya”yla yaklaşmamak gerektiğini, Kuzey Kürtlerinin Türkiye’den kopmaya niyetleri olmadığını söyleyen İlnur Çevik, gelişen mali-sermayenin emperyalist arzularını dile getiriyor: “Türkiye’ye göbekten bağlı bir Kürt devleti Türkiye’nin yararına olacaktır, buna göre politikaların hazırlanması gerekir”.

Solcu geçmişinin kendisine sağladığı entelektüel avantajlarla, aynı misyonu üstlenen bir başka gazeteci Cengiz Çandar da benzer görüşleri ve açılımları savunuyor: “Kuzey Irak, Irak’tan ziyade, Güneydoğu üzerinden Türkiye’nin bir "doğal uzantısı" gibi.” Bugün gazetesinde 6 Ocak 2006 tarihli yazısının başlığı şöyle: “Kuzey Irak: Güneydoğu’nun Devamı ya da Türkiye’nin "Ekonomik Nüfuz Alanı"...” Şunları söylüyor: “Kuzey Irak, sadece oradaki "Kürt oluşumu"nun alacağı şekil veya PKK isminin telaffuz edilmesiyle "Türkiye gündemi"ne giren bir alan değil. Türkiye’nin "siyasi sonuçlar üretecek" cinsten yoğun ekonomik faaliyet alanı ve hatta Türk ekonomisinin "doğal nüfuz alanı". (...) Irak bütçesi 21 milyar dolar. Petrolden elde edilen gelir, toplam ihracat gelirlerinin yüzde 98’i ve bütçenin yüzde 90’ı. Ve ülkenin petrol rezervlerinin yüzde 40’ının Kuzey’de yattığı tahmin ediliyor. [Bunlar] Türkiye’de Kuzey Irak ve Kürtlerle ilgili "stratejik bakış açısı"na sahip olanların göz önünde tutması gereken olgular.”

Mehmet Ali Birand da şunları yazıyor: “Kuzey Irak Kürdistanını düşman görmemeli, aksine kucaklamalı ve korumamız altına almalıyız. Bütün bunları, Ankara’da hem hükümet hem MİT hem de bazı askeri yetkililer bilmekte, düşünmekte ancak henüz uygulamaya cesaret edememektedir.” (Milliyet, 8/12/2005)

Dikkat edelim, Güney Kürdistan’ı işgal etmek, Musul ve Kerkük’ü Türkiye’ye katmak ve Kürdistan’ın o parçasını da bir sömürgeye dönüştürmek değil dile getirilen. Onu Türkiye’ye göbekten bağlı hale getirmek, Türkiye’nin doğal uzantısı ve iktisadi nüfuz alanı kılmak, kucaklamak ve koruma altına almak! Burjuvazi, bir bölgeyi kendisine tâbi kılmanın ve sömürmenin, o bölgeyi sömürge ya da yarı-sömürge haline getirmekten çok “daha güvenilir ve kârlı yöntemleri” olduğunu 20. yüzyılın başlarından itibaren biliyor ve uyguluyor.

Emperyalizmi özü itibarıyla en doğru biçimde tahlil eden Lenin bu noktanın altını defalarca çizmişti. 31 Ocak 1917’de, emperyalist savaş süreci içerisinde, egemen sınıfın kitleleri pasifize etmek için birtakım reformları da yapmak zorunda kaldığını belirtirken, emperyalist-kapitalist sistemin ezilen ulusların “siyasal bağımsızlığı” olgusuyla bağdaşmayacağı düşüncesinin yanlışlığını şu güzel örnekle anlatıyordu:

Ulusal kaynaşmanın gücü, ulusal sempatilerin önemi bu savaş sırasında açığa çıktı, örneğin İrlandalıların bir emperyalist koalisyona, Çeklerin ise bir diğerine yönelmesi gibi. Emperyalizmin zeki liderleri kendilerine şunu söylüyorlar: Şüphesiz, küçük ulusları boğazlamaksızın hedeflerimizi gerçekleştiremeyiz; ancak bunu yapmanın iki yolu var. Bazen, bunu sağlamanın daha güvenilir ve kârlı yolu, politik olarak bağımsız devletler yaratmakla emperyalist savaşta “anavatan savunusu”nun candan ve vicdan sahibi destekleyicilerinin hizmetlerini sağlamaktır; “biz”, şüphesiz mali bağımlılıkları için gerekeni yapacağız! Emperyalist güçler büyük bir savaşa tutuşmuşken, bağımsız bir Bulgaristan’ın müttefiki olmak, bağımlı bir İrlanda’nın efendisi olmaktan çok daha kârlıdır. Ulusal reformlar alanında eksik bırakılmış olanları tamamlamak, bazı durumlarda emperyalist bir koalisyonu içsel olarak güçlendirebilir... (Lenin, Emperyalizm Üzerine, “Dünya Politikasında Bir Dönemeç”, www.marksist.com)

“Zeki” burjuva ideologların Güney Kürdistan’a ilişkin önerdikleri proje de işte budur. Ve üstelik bunun yalnızca ekonomik getirisi değil siyasi getirisi de mevcut onlara göre. Güneyli Kürtlerin hamiliğine soyunarak ve kendi Kürtleriyle de “barışarak” İran ve Suriye üzerinde belli bir yaptırım gücüne sahip olmak. Böyle bir “koalisyon” için ulusal-siyasal reformlar yapmak ve “paranoya”dan kurtulmak gerektiğini aynı ağızlardan duymak da hiç tesadüf değil.

Burjuvazinin bildiği, Lenin’in uzun yıllar önce tahlil ettiği bir gerçekliği bugün döne döne hatırlatmak zorunda kalışımız, sol hareketin ne denli gerilere savrulduğunu kanıtlıyor maalesef: Emperyalizm sömürgecilik değildir.

Emperyalist güçlerin ekonomik üstünlükleri sayesinde zayıf durumdaki ülkelere kendi siyasal koşullarını, askeri planlarını dikte ettirdikleri bir sistemi, “bu da sömürgeciliğin bir çeşididir” diye tanımlayanlar, –eğer kötü niyetli değillerse– en azından sorunu bulandırmaktadırlar. (...) emperyalist kapitalist sistem altında, bazı istisnalar dışında genelde eski sömürge ülkelerin çoğu siyasal bağımsızlığını kazanmış ve böylece asıl bağımlılığın ekonomik bağımlılık olduğu gerçeği olanca çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. (...) Dolayısıyla, emperyalizm döneminin bu ekonomik bağımlılığını, sömürgecilik döneminin siyasal bağımlılığı ile bir tutmanın hiç ama hiçbir bilimsel temeli yoktur. Zira, siyasal bağımsızlığın kazanılması kapitalist sistemin işleyişi ile çelişmemektedir. Tam tersine, emperyalist kapitalizm altında güçlü kapitalist ülkeler, bu bağımsızlığa sahip tüm ülkeleri de bin bir türlü ekonomik mekanizmayla kendilerine bağımlı kılmaktadırlar. (...) ekonomik bağımlılığı gerekçe göstererek, az ya da orta derecede gelişmiş kapitalist ülkelerin bir zamanların sömürge ya da yarı sömürge ülkelerinde olduğu gibi bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermeleri gerektiğini ileri sürmek hiç doğru değildir. (Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, s.33)

Türk burjuvazisinin Federe Kürdistan’daki ekonomik icraatından, onun emperyalist niyetlerini ve yağmacı çıkarlarını teşhir etmek için değil de, gerçek vatanseverlerin burjuvalar değil kendileri olduğunu ispatlamak için yararlanmaya çalışanlar var. Çuval hadisesiyle onuru kırılan, bayrak hadisesini esefle karşılayan, ulusal onur, vatan ve yurt aşkının heyecana sevk ettiği reformist sol kesimlerin ve hatta küçük-burjuva devrimci çevrelerin önemli bir bölümünün durumu bu. Türkiye gibi emperyalistleşme arzusuyla ve emperyalistleşememenin sancılarıyla kıvranan bir ülkede, AB ve ABD emperyalizmine karşı ulusal kurtuluş mücadelesi vermek gerektiğinden, yurtseverlikten vb. bahsetmek, işçi sınıfını açıkça aldatmak demektir.

Egemen burjuva sınıfa ve onun askeri ya da sivil yöneticilerine ve temsilcilerine “sizin hiç mi ulusal onurunuz yok” kabilinden bir ajitasyonla hücuma kalkarak emekçi kitleler nezdinde prim toplama planı yapanlar, gerçekte işçi sınıfının başına bir çorap örüyorlar. Enternasyonalist komünistler, burjuvaziyle milliyetçilik konusunda bir yarışı kesin bir dille reddederler. “Burjuvazinin milliyetçiliği bu kadardır” demekle, “milliyetçilik bir sahtekârlıktır” demek arasında dağlar kadar fark vardır. Burjuvazinin milliyetçiliğe karnı toktur, ama karnı aç gezenleri avutmak ve uyutmak için her türden milliyetçi ideolojiyi canlı tutmak zorundadır. Bu tuzağa karşı bizlerin görevi şu ya da bu türden milliyetçiliği değil, yalnız ve yalnızca proletarya enternasyonalizmini savunmak ve tüm diğerlerinden önce “kendi” burjuvazimizi hedef tahtasının ortasına oturtup teşhir ederek onun saltanatına son vermeye çalışmaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:12, Mart 2006
... önceki yazı
EKLER
sonraki yazı ...
Stalin ve Çin Devrimi