Navigation

Psikolojik Savaş ve Kürt Sorunu

27 Nisan’daki birinci muhtırayla başlayan süreç, 8 Haziran’daki ikinci muhtırayla devam ediyor. Gün geçmiyor ki, burjuvazinin iki kesimi arasındaki iktidar mücadelesinde kapitalist düzenin pisliklerini açığa vuran yeni olaylar yaşanmasın, yeni belgeler ortaya saçılmasın, yeni psikolojik savaş teknikleri ifşa olmasın.

Genelkurmay’ın 27 Nisan muhtırasıyla cumhurbaşkanlığı seçimine açıktan müdahalede bulunması, uzun süreden beri sergilemeye çalıştığımız burjuva iktidar bloku içindeki siyasal çatışmayı, artık hiç kimsenin inkâr edemeyeceği bir biçimde açığa çıkarmış oldu. Biz bu çatışmanın esasen din ya da laiklikle ilgisi olmayıp, başını asker-sivil bürokrasinin çektiği statükocu kanadın burjuva devlet aygıtı üzerinde kendi geleneksel ağırlığını sürdürme çabasından kaynaklandığını defalarca belirttik. Kendilerini Kemalist cumhuriyet rejiminin değişmez bekçileri, devletin gerçek sahipleri ve ulusun temel direği olarak gören bu bürokratik seçkinler, rejimin ancak kendi statükolarının muhafazası ve devamıyla ayakta durabileceğine ve bunun için de kendi ürettikleri kırmızı çizgilere dokunulmaması gerektiğine herkesi inandırmaya çalışıyorlar. Sivil siyasetçilerin oluşturduğu parlamento ve hükümetler eskaza bu kırmızı çizgilere dokunacak olsalar ya da bu kırmızı çizgilerin ne menem bir şey olduğunu kamuoyu önünde açıkça sorgulayacak olsalar, kıyamet kopuyor! Böylesi durumlarda burjuva blok içinde çatışma ve gerilim had safhaya varıyor ve tarafların birbirilerine üstünlük sağlamak için başvurdukları provokatif yöntemler ve kullandıkları araçlar, burjuva siyasetin gerçek yüzünü gözler önüne seriyor.

Nitekim bugün Ortadoğu’da yürüyen savaş ve özellikle Irak Kürdistanı’nda yaşanan gelişmeler karşısında nasıl bir tutum izlenmesi gerektiği konusunda, burjuva iktidar bloku içinde giderek şiddetlenen bir çatışmanın yaşandığı bilinmektedir.

ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana asker-sivil bürokrasi tarafından pompalanan ABD aleyhtarlığının ve milliyetçilik dalgasının hiçbir ilerici değere sahip olmadığını, bilakis Kürt düşmanlığı temelinde şekillenen şovenist-ırkçı bir içeriğe sahip olduğunu defalarca vurguladık. Kimileri, yurtseverlik, vatanseverlik vb. kavramlarla bu dalgadan nasiplenmeye çalışırken, bizler katıksız bir enternasyonalist duruş sergilemenin ve Türk milliyetçiliğinin şu ya da bu görünümüne karşı asla taviz vermemenin gerektiğini ısrarla belirttik. 27 Nisan muhtırası doğrultusunda yapılan büyük mitingleri değerlendirirken, şunları söylemiştik: “Demokratik değil, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde şovenist-ırkçı ve Kürt düşmanıdırlar. Mitinglere damgasını vuran “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Başka Kimlik Yok Hepimiz Türküz”, “Kahrolsun Kürt faşizmi”, “Kerkük Türktür” türünden sloganların, yine bu mitinglere büyük katkı sağlayan MHP’nin faşist söyleminden özde bir farkı var mıdır? Bu söylemin TSK muhtırasıyla resmileştirilmesi (“Ne Mutlu Türküm Diyene anlayışına karşı çıkanlar Türkiye Cumhuriyetinin düşmanıdırlar ve öyle de kalacaklardır”!!) yeterli bir kanıt değil midir? Bu mitinglerde ifade edilen ABD karşıtlığının en temel motifini Kürt halkına karşı düşmanlığın, aşağılamanın oluşturduğunu unutmamak gerekiyor. Böylesi bir ABD karşıtlığının anti-emperyalizmle, ilerici-sol değerlerle ortak bir tarafı yoktur.” (Oktay Baran, Postal Gölgesinde Devlet Solculuğu, MT, no:26)

Bu satırlar aradan geçen iki ay içerisindeki tüm olaylar tarafından doğrulandı. 27 Nisan muhtırasını değerlendiren kimi burjuva yazarlar, en sondaki “Ne Mutlu Türküm Diyene” diye başlayan satırların bağlamdan kopuk ve sanki aradan bir şeyler çıkarılmış gibi bir izlenim oluşturduğunu söylemişlerdi. İşte 8 Haziran tarihinde verilen ikinci muhtıra, “aradan çıkarılan” paragrafların düzeltilmiş ve genişletilmiş bir versiyonudur.

27 Nisan muhtırasıyla AKP hükümetini durduran, TÜSİAD’ı ürkütüp beklemeci bir pozisyona sürükleyen asker-sivil bürokrasi, siyasal alanda denetimi eline alıp saldırısını daha da şiddetlendirdi. Statükocu güçler hükümeti gerek içeride gerekse uluslararası alanda iyice sıkıştırmak üzere Kürt halkına karşı yürütülen haksız savaşı iyice tırmandırmakla kalmıyor, bu savaşı gerici bir iç savaşa çevirmekle ve hatta sınır ötesine yaymakla tehdit ediyorlar. Bugün artık laiklik sorunu değil, Kürt sorununun askeri boyutu tartışılıyor.

Ne ekersen onu biçersin

TÜSİAD’da cisimleşen mali-sermaye, bugün bir bakıma 12 Eylül faşizminin diyetini ödüyor. Yükselen ve kapitalist sistemi tehdit eder bir konuma gelmesinden korkulan işçi hareketini ezmek için 12 Eylül’de orduyu görev başına çağıran TÜSİAD’ın kendisiydi. Ordu eliyle işçi hareketi ezilmiş, her türden örgütlenme dağıtılıp yasaklanmış, gençlik politikadan uzaklaştırılmış, Kürt halkı en sembolik ifadesini Diyarbakır zindanlarında bulan muazzam bir baskıya maruz bırakılmıştı. 90’lı yılların ortalarından itibaren kendi iç siyasal bütünlüğünü sağlayan ve bir bütün olarak AB’ye üyelik hedefine kilitlenen mali-sermaye, bu noktada 12 Eylül rejiminin topluma giydirdiği deli gömleğinin kendi elini kolunu da bağladığını fark etmeye başladı.

Faşizmin çözülüş sürecinde kurulan ve kurdurulan sağıyla soluyla burjuva siyasal partiler MGK çizgisinde hizaya sokulmuş, hepsi de aynı programı izlemek durumunda bırakılmış, bunun sonucunda da burjuva siyaseti anlamsız bölünmeler temelinde parçalanmıştı. Mali-sermayenin istediği adımların atılabileceği bir siyasal istikrar bir türlü sağlanamıyor, bu temelde kapitalist entegrasyon süreci istenilen düzeye ulaşamıyor ve sonuçta kapitalizmin içsel yasalarından kaynaklanan krizler daha zor atlatılabildiği gibi, her türlü spekülasyona açık bir ekonomik yapıdan kurtulunamıyordu. Türkiye kapitalizminin kendine has yapısal sorunlarının AKP önderliğinde aşılabileceğini ve anayasayı bile değiştirebilecek bir parlamento çoğunluğu sayesinde asker-sivil bürokrasinin direnişini kırabilecek bir siyasal istikrarın nihayet sağlanacağını umut eden mali-sermaye, gerek kendi siyasal korkaklığı gerekse de uluslararası konjonktür nedeniyle bir kez daha fena halde çuvalladı.

80’lerin ortalarından itibaren yükselen Kürt direnişi, mevcut rejimi ciddi bir biçimde tehdit eder hale gelmişti. Sorunun geleneksel inkâr ve imha siyasetiyle çözülemeyeceği apaçık ortaya çıktığı halde ve üstelik 90’ların sonunda PKK önderinin yakalanmasıyla Kürt hareketi geriye çekilip bekleme pozisyonu almış olmasına rağmen hiçbir burjuva partisi, sistemin tıkanıklığını çözebilecek bir siyasal anlayışa, ordunun dayatmalarına kararlılıkla karşı çıkabilecek bir cesarete sahip değildi. Böylelikle Kürt hareketi sistemin sürekli kriz üreten kaynaklarından biri haline gelmişti.

Özellikle 2002 seçimlerinin ardından tıpkı TÜSİAD’da olduğu gibi Kürt hareketinde de, AB sürecinin siyasal bir çözümün önünü açacağına dönük boş bir beklenti oluşmuştu. AKP, uluslararası sermayenin ve TÜSİAD’ın tavsiyelerine uyarak, Kürt halkının ağzına bir parmak bal çalarak sorunu yatıştırmaya çalıştıysa da, devletçi-statükocu burjuvazinin sesini yükseltmesi karşısında her seferinde geriye çark etti. Nitekim çeyrek asırdır Kürt düşmanlığı temelinde hortlatılan şovenizm, emekçi kitlelerin denetim altında tutulmasının, en küçük demokratik hak taleplerinin bile bölücülük ve terör suçlamasıyla daha baştan ezilmesinin en kolay, en ucuz ve en etkili yolu olarak yalnızca ordu tarafından değil tüm burjuva hükümetler tarafından da kullanılagelmişti. AKP de her başı sıkıştığında bu şovenist histeriye katkıda bulunmaktan geri durmadı.

Çözülemeyip kangren haline gelen Kürt sorunu, ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte yepyeni bir safhaya girdi. Artık Güneydeki Kürdistan oluşumuyla birlikte bir bütün olarak Kürt sorunu uluslararası bir boyut kazanmıştır. Bu da demektir ki, Kürt sorunu, emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında bir bütün olarak (yani dört parçasıyla birlikte) masadadır artık. Burjuva iktidar bloku içindeki çatışma dün değil de bugün böylesine şiddetli hale gelmişse bunun en önemli nedenlerinden biri budur. Güneyinde resmen Kürdistan adını taşıyan bir bölgesel yönetimin varolması ve bu yönetimin uluslararası burjuva siyaset arenasında kendi adıyla arz-ı endam etmesi, bilhassa burjuvazinin statükocu kanadını ciddi sıkıntıya sürüklemektedir.

Savaş düzeninin amacı ne?

Emperyalistleşme arzusuyla yanıp tutuşan Türk mali-sermayesi, bugüne kadar, ABD’nin de beklentileriyle uyum içerisinde, Irak Kürdistanı’yla iyi ilişkiler kurmak, onun hamiliğine soyunmak arzusunda. Kimi burjuva ideologlar bu çizgiyi, Güneydeki Kürtlerle bir çeşit federatif yapı içinde kaynaşarak Türkiye’deki Kürt sorununu da yatıştırmanın mümkün olduğunu söyleyecek kadar ilerletiyorlar. Asker-sivil bürokrasi ise dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma korkusuyla, değil bu projeyi kabullenmeyi, TC’nin üniter yapısının ve ulus-devlet örgütlenmesinin tartışmaya açılmasını bile vatana ihanetle eş tutuyor. Her iki kanat da ABD ile işbirliğini güçlendirmekten yana olmasına rağmen, ABD’nin verili politikaları da tıpkı AB’ninkiler gibi, burjuvazi içindeki çatlağı Kürt sorunu temelinde derinleştirdi. Dahası basınç o denli büyüktü ki, statükocular cephesinin içerisinde de küçük çatlaklar oluşmaya başlamıştı: MİT yöneticilerinin açıklamaları, faşist Evren’in eyalet projesi, Ağar’ın beyanatları vb.

Tüm bunlar, işlerin giderek aleyhlerine dönmeye başladığını sezen statükocular cephesini, 2005 Newroz’undan itibaren sürdürdükleri gerginliği arttırma stratejisini yeni bir düzeye çıkarmaya zorladı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri onlar açısından hem bardağı taşıran son damla oldu hem de bir darbeci süreci başlatmak için mükemmel bir gerekçe. Hiç kuşku yok ki, ABD karşıtı böbürlenmelere ve yürüttükleri demagojiye rağmen, statükocu kanadın ABD’den kopması bugün için mümkün değildir. Böylesi bir gelişme genel düzlemde olanak dâhilinde bulunmasına rağmen, mevcut koşullarda düşünülebilecek en son olasılıktır. Statükocular, “ABD’nin TC’yi gözden çıkaramayacağı düşüncesiyle, ellerindeki kozları güçlendirmenin, körükledikleri milliyetçi hareketle ABD’ye blöf ve baskı yaparak onun Irak’taki Kürtlere verdiği desteği sınırlandırmanın hesabını yapıyorlar.” (Oktay Baran, Kürt Sorunu, MT, Nisan 2007) Bunun karşılığında ABD’ye, Ortadoğu’ya dönük planlarında çok daha aktif bir şekilde rol almaya razı olunacağının garantisinin verildiğinden kuşku duyulmamalı. Lübnan’a asker göndermekte sergilenen gayretkeşliğin nedeni de buydu.

İşin aslı şu ki, aristokratik bürokrasinin 27 Nisan muhtırasından sonra daha da yükselttiği ve 8 Haziran muhtırasıyla resmiyet kazanmış Kürt düşmanlığını pompalama operasyonunun gerçek nedeni, PKK değil, Irak’taki Kürdistan oluşumu ve daha da özelinde Kerkük’ün Kürdistan’a katılacak oluşudur. ABD’nin onayı alınmadan, TSK’nın istediği kapsam ve genişlikte (kendisiyle işbirliği içinde, sınırlı ve çizdiği çerçeveyi aşmayan bir operasyon iznini ABD zaten vermiş durumdadır) bir operasyonun yapılması, hele de Barzani-Talabani ile çatışma içine girilmesi imkânsızdır. Çünkü bu, doğrudan ABD ile savaşı göze almak demektir. Bu durumda, Barzani ve Talabani’nin gözünü korkutarak Kerkük konusunu ertelemelerini sağlama ve ABD’nin Kürtlere verdiği desteği zayıflatma hedeflerini bir tarafa bırakırsak, Kürtlere karşı savaş naralarının atılmasının ardında başka neler yatıyor acaba?

Birincisi, Ankara’nın göbeğinde patlatılan ve “pis kokular yayan” bombanın ardından, Büyükanıt’ın saldırıların devam edeceğini açıklaması, yeni bir psikolojik savaş döneminin açılışının işaretidir. Artan operasyonlarla birlikte ölen asker sayısı da arttıkça bunun faturası hükümete kesilerek AKP yıpratılıyor ve azgın bir milliyetçilik daha da körüklenerek, toplum psikolojik olarak bir savaş ortamına hazırlanmış oluyor. Bu ortamın, bıraktık sosyalistlerinkini, liberallerin muhalefetini bile bastırmak için ne denli elverişli olacağı ortadadır. 8 Haziran muhtırasında, “barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini” savunan “kişi ve kuruluşlar” daha şimdiden düşman listesine eklenmiştir.

İkincisi, 27 Nisan muhtırasıyla AKP’yi durduran ordu, kentli orta sınıfları da arkasına yedekleyerek CHP’ye güç kazandırmaya çalışmıştır. ANAP-DYP birleşmesinin suya düşmesiyle birlikte, meclisteki üçüncü parti olmaya en güçlü aday faşist MHP’dir. Yükseltilen ırkçı-milliyetçilik ve onun resmi ifadesi olan 8 Haziran’daki ikinci muhtırayla, MHP’ye takviye yapılarak onun ite kaka barajı aşması sağlanmaya çalışılıyor. Böylelikle AKP’nin meclisteki sandalye sayısının olabildiğince azaltılması hedefleniyor.

Üçüncüsü, “Ne Mutlu Türküm diyemeyen” Kürt halkının, bağımsız adaylarla Meclise girmesinin önünü kesmek, eğer bu başarılamıyorsa Kürtlerin temsilini mümkün olduğunca cılız tutmak hedefleniyor. Şırnak, Siirt ve Hakkari’nin “özel güvenlik bölgesi” ilan edilerek fiili bir olağanüstü hale geçilmesi, bölgede yapılacak seçimlerde geçmiştekileri misliyle aşan hilelerin de kolaylıkla hayata geçirileceği anlamına geliyor.

Dördüncüsü, savaş arzusu körüklenip toplumun geniş kesimlerine mal edildiği ölçüde, Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaşa doğrudan katılım durumunda gelişebilecek kitlesel ve militan bir savaş aleyhtarlığının önü de daha baştan kesilmiş olmaktadır. ABD’nin Kürtleri değil de TSK’yı müttefiki yapması durumunda, Irak’ta denetimi Müslüman ülkelerden oluşan bir BM gücüne bırakma düşüncesi hayata geçirilebilir. Böylesi bir gelişme durumunda, oraya Kürtleri engellemek için gidileceği ve bunun da milliyetçilikle alıklaştırılan bir topluma daha kolay kabul ettirilebileceği açıktır.

Yalancının mumu

Harp Akademilerindeki sempozyumda, “içeri girip sadece PKK ile mi uğraşacağız yoksa Barzani ile bir şeyler olacak mı? Ben asker olarak ihtiyaç bildirdim. Önüme sözlü değil yazılı talimat gelmesi lazım” diyerek yakar top oyununa devam eden Büyükanıt, bu sorunun ikinci kısmının yanıtının Barzani’ye ve ABD’ye uzandığını biliyor elbet. 23 Haziran’da süresi dolan İncirlik Üssü de dahil kimi üslerin kullanımının bir yıl daha uzatılma kararının ordunun onayı olmadan alınabileceğini düşünmek mümkün mü? Peki Barzani’yle ve dolayısıyla ABD ile “bir şeyler olmasını” göze alan bir Genelkurmay’ın böyle bir onayı vermesi mümkün olur muydu? Emekli generallerin ağzından “ABD de kim oluyor, biz kimseden izin alacak değiliz, gerekirse onlarla bile çatışırız” yollu mesajları topluma iletenler, bu söylediklerinde ciddi olsalar, geçtiğimiz haftalarda Konya ovasında, ABD, İngiltere ve İsrail’le birlikte “Anadolu Kartalı Tatbikatı”nı icra etmezlerdi herhalde!

Tüm bunların üstüne gelen iki gelişme, nasıl bir psikolojik savaş yürütüldüğünün, tüm toplumun nasıl terörize edildiğinin en açık kanıtları oldular. Hükümetin kasıtlı olarak yetki vermediği söylemiyle onu köşeye sıkıştırmaya çalışan Genelkurmay’ın, 6 Aralık 2006’da hükümete “terörle mücadele harekât planı” sunduğu ortaya çıktı. Hatırlanacağı gibi, o dönemde de bölgeye muazzam bir askeri yığınak yapılmıştı. İşin ilginç yanı ise, hükümetin daha 12 Mart 2007 tarihinde Genelkurmay’a sınır ötesi operasyon da dâhil olmak üzere tam yetki verdiğinin anlaşılmış olması! Görülüyor ki, hükümet cephesi bu haberi basına sızdırarak karşı saldırı başlatmış bulunuyor!

Esas bomba ise, 13 Haziran 2007’de Washington’daki Hudson Enstitüsü’nde yapılan toplantının basına sızdırılmasıyla patladı. TSK’nın “kuzey Irak”a girmesiyle sonuçlanan bir senaryonun tartışıldığı toplantıya katılanların kimlikleri olduğu kadar, söyledikleri de bir hayli yankı uyandırdı. Burada üstünde durulması gereken senaryonun kendisi değil katılımcıların düşünceleri. Hatırlanacağı gibi, Genelkurmay, Talabani ve Barzani’yi açıkça düşman ve PKK destekçisi ilan edip onlarla diplomatik ilişkiye resmen engel olmuştu. Washington’daki TC askeri ataşesi tuğgeneral Bertan Nogaylaroğlu ve Genelkurmay tarafından kurulan Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi’nin (SAREM) başkanı tuğgeneral Süha Tanyeri ise bu toplantıya katılıyorlar ve Kürdistan Bölgesel Hükümeti Washington Temsilcisi ve aynı zamanda Celal Talabani’nin oğlu olan Kubad Talabani’yle yan yana konuyu tartışıyorlar! Birkaç PKK önderinin ABD ya da Kürdistan yönetimi eliyle Türkiye’ye teslim edilmesi “fikri”, bu generaller tarafından “böylesi bir gelişme seçimler öncesinde AKP hükümetinin elini çok güçlendirir” gerekçesiyle reddediliyor! Abdullah Öcalan’ın ABD eliyle Türkiye’ye teslim edilmesinin siyasi mevta durumundaki Bülent Ecevit’i nasıl iktidara taşıdığı hatırlanacak olursa, hiç de yabana atılır bir itiraz değil doğrusu!

Bu ikiyüzlülüğün teşhir edilmesiyle aynı döneme denk düşen bir polis operasyonu, AKP hükümetinin son karşı ataklarından biriydi. Ümraniye’deki bir eve düzenlenen baskında, Cumhuriyet gazetesine geçen yıl düzenlenen saldırılarda kullanılanlarla aynı partiden 27 el bombasının yanı sıra, kont-gerilla örgütünün raporları ve dahası gizli MGK görüşme tutanakları çıkıyor. Evin sahibi de “Kuvvai Milliye Derneği”nin kurucularından emekli bir astsubay. Onunla irtibatlı yüzbaşı Muzaffer Tekin ve onun da “üstü” bir binbaşı hakkında nihayet tutuklama kararı çıktı! Eski jandarma komutanı Veli Küçük de bu subaylarla pek bir ahbaplık etmektedir! Ordunun manevraları karşısında sıkıştığı her durumda ya da işine geldiği ölçüde bu tip kontrgerilla birimlerinden birini deşifre etmeyi maharet sayan AKP’nin de ne denli ikiyüzlü olduğu apaçık ortada değil midir?

Bu karşı ataklarla AKP hükümeti son dönemde içine düştüğü zor durumu bir ölçüde dengelemiş oldu. Şimdi uygun ortamı beklemesi gereken karşı cephe. Önümüzdeki günlerde büyük sansasyon yaratacak provokatif gelişmeler hiç de şaşırtıcı olmayacaktır! Burjuva güçler arasındaki kapışmanın seçimlere kadar daha da şiddetleneceği görülüyor. Bu kapışmanın seçimlerle sona ereceğini düşünmek büyük hata olacaktır. Tersine seçimlerden çıkacak sonuç aslında daha şimdiden belli olduğu için, kapışma çok daha şiddetlenecektir.

Harekete geç!

ABD onayı olmadıkça geniş ve genel bir harekâtın olamayacağı ve dolayısıyla savaş çıkmayacağı gerçeği kimilerini rahatlatadursun, bizim ısrarla üstünde durmamız gereken, zaten savaşın sürmekte oluşudur. Evinin tepesine bomba düşmediği sürece dünyayı barış cenneti sanıp kendisini de masum ilan edenler, gerçekte emperyalistlerin suç ortaklarıdırlar. Yanı başımızda emperyalist savaş devam ediyor ve kısa vadede tüm bölgeyle birlikte Türkiye’yi de içine alması söz konusu.

Bu gidişata karşı harekete geçmek için illâ da Türkiye’nin bu büyük savaşa tümüyle dahil olmasını beklemek gerekmiyor. Gerçek şu ki, Türk birlikleri zaten sınırın ötesine sürekli harekât düzenlemekte, PKK mevzileri ve Kürt köyleri topçu ateşiyle bombalanmaktadır. Yıllardır zaten Kürt halkına karşı haksız bir savaş yürütülüyor. Burjuvazi, demokratik ve siyasal çözüm çağrılarına kulaklarını tıkayıp, ateşkes çağrılarını suskunlukla geçiştirip, bu haksız savaşı ardı arkası kesilmeyen askeri operasyonlarla daha da tırmandırıyor. Devrimcilerin, sosyalistlerin barış, demokrasi ve özgürlük çağrıları polis zoruyla eziliyor, Batı’daki şehirlerde genç Kürt işçileri linç edilmeye kalkışılıyor.

Tüm dünya çapında büyük altüst oluşlukların yaşandığı ve daha da artarak yaşanacağı bir dönemden geçiyoruz. Kısa ve orta vadede bugünküyle hiçbir benzerliği olmayan yepyeni güç dengeleri ve emperyalist kamplaşmalarla yüzyüze kalabiliriz. Açık olan tek bir şey var, işçi sınıfını ve emekçileri kapıda bekleyen şey barış, özgürlük ve refah değil, savaş, baskılar ve sefalettir. Değişen dünya dengeleri içersinde, yeniden paylaşım alanlarının tam ortasında bulunan Türkiye’de de dengeler değişiyor. Bu açıdan bakıldığında hiç kuşku yok ki her türlü senaryo kendisine kısa süre içerisinde yaşam alanı bulabilir. Bir toplum bunca terörize edilirse, bu denli savaş psikolojisine sokulursa ve gerici bir iç savaş kışkırtması bizzat devlet güçleri tarafından organize bir şekilde yürütülürse, küçük bir kıvılcım dahi işleri bir anda planlayıcıları açısından bile kontrolden çıkarabilir.

Tüm bu tehlikelere ve tehditlere karşı izlenmesi gereken tek yol, işçi sınıfının enternasyonalist devrimci yolu olmalıdır. Bugün psikolojik savaşa karşı mücadele yükseltilmezse, yarın emekçilerin ve yoksul halkların gerçek bir savaşın kurşun askerleri olmaktan kurtulmaları mümkün değildir. Güçlerini sınıfımızın örgütsüzlüğünden alanların şovenist “refleks gösterin” çığırtkanlığına karşı sınıfsal refleksimizi yükseltelim. Örgütsüz ve mücadeleden kaçan işçi sınıfı hiçbir şeydir, ama örgütlü ve militan bir mücadeleye atılan işçi sınıfının önünde hiçbir güç duramaz!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 28, Temmuz 2007