Navigation

Libya’da Kaos Derinleşiyor

Yaklaşık üç yıl önce emperyalist saldırının hedefi olan Libya’da, kelimenin tam anlamıyla bir keşmekeş hüküm sürüyor. Kaddafi’nin devrilmesiyle ülkeye “özgürlük ve demokrasi” getireceklerini iddia eden emperyalistler ve yerli burjuva güçler, elbirliğiyle, parçalanmış ve iç savaşın süreğen hale geldiği bir Libya yarattılar. Demokratik hak ve özgürlüklerini talep ettiği zaman Kaddafi’nin hışmına uğrayan ve üstüne kurşunlar yağan Libya halkı, bugün de emperyalist-kapitalist güçlerin yarattığı durumun bedelini ödüyor. İç savaşın ve emperyalist saldırının getirdiği yıkım tüm korkunçluğuyla yerli yerinde dururken, Libya, yeni bir iç savaşın içine çekiliyor. Eski bir general olan Halife Haftar liderliğindeki “Libya Milli Ordusu” 16 Mayısta “İslamcı terör örgütlerinin kökünü kazıma” iddiasıyla Bingazi’ye bir operasyon başlatmış ve bu operasyonda savaş jetleri bile kullanılmıştı. 18 Mayısta ise Haftar güçleri, başkent Trablus’da Meclis binasını basarak iktidarı ele geçirmeye çalıştılar.

Askeri polis güçleri denen bir savaş aygıtının başında bulunan ve Haftar’ın safına geçen Albay Muhtar Fernana, bir basın açıklaması yaparak parlamentoyu feshettiklerini, ortaya koydukları eylemin bir darbe olmadığını, Libya halkının taleplerini yerine getirdiklerini söyledi ve derhal seçimlere gidilmesi çağrısında bulundu. Haftar ise, Geçici Meclis olarak kabul edilen Milli Genel Kongre’nin hedeflerine ulaşamayarak başarısız olduğunu ve Yargı Konseyi’nin seçimlere kadar bir yönetim komitesi oluşturması gerektiğini belirtti. Bu arada 60 kişilik “Anayasa Kurucular Meclisi” atandı ve bu meclisin yasamadan ve seçimlerin düzenlenmesinden sorumlu olacağı duyuruldu. Ancak bunlar olurken, Müslüman Kardeşler kökenli Adalet ve İnşa Partisi’nin de içinde yer aldığı hükümet, yerinde olduğunu ve görevlerine devam ettiğini açıkladı. Haftar’ın yürüttüğü operasyon tam anlamıyla hedefine ulaşmamış gözüküyor, ne var ki çatışmalar da sürüyor.

Haftar güçlerinin Meclisi basmasından sonra çatışmalar hem Trablus hem de ülkenin ikinci önemli kenti olan Bingazi’de şiddetlendi. Başlattığı operasyona “Libya’nın onur savaşı” adını veren Haftar, Libya’nın “teröristlere yataklık eden bir ülke olmasına” izin vermeyeceklerini, hedeflerinde radikal İslamcı güçler olduğunu, El-Kaide, Müslüman Kardeşler ve diğer İslamcıları Libya’dan atacaklarını belirtiyor. Bu arada Kaddafi sonrasında oluşturulan ordunun önemli bir kısmı da Haftar’ın yanına geçmiş durumda. Tebruk hava üssünden donanma komutanlığına, özel kuvvetler komutanlığından birtakım milis örgütlenmelerine kadar önemli güçler ve bu arada ilginç bir şekilde Kaddafi yanlıları Haftar etrafında birleşmiş bulunuyorlar. Aslında Libya’da bildiğimiz anlamda düzenli bir ordu inşa edilebilmiş değil. İç savaş sürecinde aşiretlere, birtakım burjuva odaklara ve İslamcı güçlere bağlı onlarca milis ya da savaş örgütlenmesi ortaya çıkmış ve bunların bir kısmı daha sonra oluşturulan orduya bağlanmıştı. Nitekim kontrol altına alınamayan bu güçlerin bir kısmı Haftar’ın yanına geçerken, İslamcı örgütlere bağlı milisler ya da silahlı örgütlenmeler de hükümetin arkasında saf tutmuş durumdadır.

Haftar, 14 Şubatta bir darbe girişiminde daha bulunmuş ve fakat başarılı olamamıştı. Öyle gözüküyor ki üç aylık süre içerisinde köprünün altından çok sular akmış bulunuyor. ABD, Mısır ve Suudi Arabistan’ın yanı sıra içeride aşiretlerin, ordunun ve milis güçlerinin bir bölümünün Haftar’ın arkasında yer alması, 18 Mayıs darbe girişiminin boyutlarını ve ciddiyetini gözler önüne sermektedir. Nitekim mevcut hükümetin 25 Haziranda seçime gidileceğini açıklaması ve akabinde yeni seçilen başbakan Ahmed Maatik’in ulusal diyalog çağrısı yaparak yumuşak bir siyaset izlemesi durumun ciddiyetine işaret ediyor.

Başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçler, Müslüman Kardeşler’in ve diğer İslamcı güçlerin hükümette olmasından, Bingazi’de ortaya çıkan özerk yapının merkezi hükümetten bağımsız olarak petrol satışına girişmesinden ve merkezkaç güçlerin petrol yataklarını ele geçirme arzusundan bir hayli rahatsız olmuş gözüküyorlar. Bu nedenle Haftar’ın Müslüman Kardeşler’i de kapsayacak şekilde “İslamcı teröristlerin kökünü kazıyacağız” yönlü propagandası, Batılı emperyalist güçlerin hem Ortadoğu ve Kuzey Afrika politikasından hem de Libya’da kendi denetimlerine girecek bir hükümet kurma girişiminden bağımsız düşünülemez.

Kaddafi sonrasında ne oldu?

Muammer Kaddafi, iç savaş sürecinde ve emperyalist saldırının hemen öncesinde Batılı emperyalist merkezleri ikna etmeye çalışırken, ben gittikten sonra Libya’yı kontrol altına almak ve onlarca aşireti bir arada tutmak mümkün olmayacak demişti. Zira Libya’da burjuva devlet tam anlamıyla kurumsallaşmış değildi. Libya devleti, esas olarak Kaddafi ailesi ve onun etrafını saran Kaddafi aşiretinin üzerinde yükseliyordu. Öyle ki Kaddafi, kendisine karşı başlatılan darbe girişimlerinin merkezi konumunda olan orduyu dağıtarak ortadan kaldırmış ve onun yerine, Afrika ülkelerinden getirttiği özel paralı silahlı güçleri geçirmişti. Bir taraftan askeri şiddeti öte taraftan ise petrolden gelen paraları kullanan Kaddafi, yıllarca aşiretleri kontrol altına almış, onlar arasında dengeyi sağlamış ve bu şekilde iktidarını sürdürebilmişti. Ayrıca Kaddafi, özellikle de 2005’ten sonra ABD, İtalya ve Fransa gibi emperyalist güçlerle petrol anlaşmaları yaparak iktidarını sağlama almıştı. Lakin “Arap Baharı” denen sürecin başlaması ve Batılı emperyalist güçlerin halk hareketlerini kullanarak Ortadoğu politikalarını hayata geçirme arzusu, bu durumun değişmesine neden oldu. Ülkenin ikinci büyük kenti olan Bingazi’de başlayan halk hareketinin yerini kısa zamanda aşiretlerin ve Kaddafi’den kopan burjuva güçlerin silahlı mücadelesi aldı; hemen ardından ise Fransa öncülüğünde emperyalist saldırı başladı. Haftalarca süren emperyalist saldırı sonucunda Kaddafi linç edilerek öldürülürken, iktidarı Libya Ulusal Geçiş Konseyi aldı.

Emperyalist güçler akbabalar gibi Libya’ya üşüşüp petrol anlaşmaları yaptılar ve en yağlı parçaları kaptılar. Bu arada ise Libya’da başta radikal İslamcı örgütler olmak üzere pek çok silahlı örgüt peyda olmuştu. Emperyalist güçler, ABD’nin koordinasyonunda bu örgütleri ve Libya’daki silahları Suriye’de Esad rejimine karşı kullanmaya başladılar. Fakat Esad rejiminin yıkılamaması, buna karşın hem Libya’da hem de Suriye’de radikal İslamcı grupların oldukça palazlanarak Batılı emperyalistlerin denetiminden çıkması onlar açısından yeni bir soruna işaret ediyordu. Nitekim 11 Eylül 2012’de İslamcı gruplar ABD’nin Bingazi konsolosluğunu basarak, Kaddafi karşıtı muhalefeti örgütleyen ve daha sonra Libya’daki silahlı grupları Suriye’ye yönlendiren Christopher Stevens’ı üç elçilik görevlisiyle birlikte öldürdüler.

Merkezi yapının ortadan kalkması, İslamcı örgütlerin ve aşiretlerin tepesindeki “savaş ağalarının” kendi silahlı güçlerini kurarak iktidar kavgasına tutuşması Libya’daki keşmekeşi arttırdı. Kaddafi’nin düşmesinden sonra biçimsel olarak bir kurucu meclis ilan edildi ve anayasa hazırlanmaya başlandı. Lakin seçimler yapılmasına, cumhurbaşkanı ve başbakan seçilmesine rağmen düzen bir türlü dikiş tutmadı. Trablus merkezli hükümet, Libya’nın değişik bölgelerinde aşiretler ve İslamcı gruplar arasında süregiden çatışmaları kontrol altına alamadı. Aslında farklı burjuva kesimlerin çıkarları için savaşan pek çok milisin devletin yeniden örgütlenmesi sürecinde içişleri bakanlığına bağlanması oldukça anlamlıdır. Bir an önce Libya’da bir düzen inşa ettikleri mesajını vermek isteyen emperyalistlerin baskısı sonucunda ortaya çıkan iktidar, fazlasıyla biçimseldi ve “savaş ağalarının” koalisyonundan başka bir şey değildi. Hiç kuşku yok ki bu durum kalıcı olamazdı, olmadı. Pamuk ipliğine bağlı olarak şekillendirilen merkezi devlet örgütlenmesi kısa zamanda çözüldü. 2013’ün sonbaharında içişleri bakanlığına bağlı milis güçlerinden bir grubun Başbakan Ali Zeydan’ı kaçırması örneğinde olduğu üzere, çok sayıda burjuva kesim, aşiret ve silahlı grup arasındaki iktidar kavgası tam anlamıyla mafyatik karakter kazanmış durumdadır.

Bilhassa Bingazi’deki burjuva güçlerin 2012’de önce özerklik ilan etmeleri, bilahare hükümet kurduklarını açıklamaları, Libya’daki parçalanmışlığı derinleştirdi. Libya’nın doğusunda yer alan Bingazi ya da Barka denen bölge, önemli petrol yataklarına ve tesislerine ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla Libya’daki iktidar kavgasının ana merkezini Trablus ve Bingazi oluşturuyor. Nitekim Bingazi’yi kontrol eden burjuva güçler, kendi kurdukları petrol şirketi aracığıyla merkezi hükümetten bağımsız olarak petrol ihraç etmeye başladılar. Ancak ABD’nin de devreye girmesiyle, petrol yüklü gemiler açık denizde durdurularak merkezi hükümete teslim edildi ve Bingazi’deki güçlerin bu girişiminin önüne geçildi. Burada, radikal İslamcı grupların Bingazi’de yoğun bir şekilde faaliyet yürüttüğünü de vurgulamak gerekiyor. Nereden bakarsak bakalım Libya’daki siyasal tablo, tüm ülke ölçeğinde otorite kurmuş bir hükümetin olmadığını ortaya koyuyor. Özerklik ilan eden Bingazi’den sonra, şu ya da bu biçimde süregiden çatışmalara Haftar’ın eklenmesi ve çatışmaların derinleşerek yaygınlaşması söz konusu siyasal tablonun dışavurumudur.

İşte bu konjonktürde, kendi çıkarlarını garanti altına almak isteyen ABD ve Avrupalı emperyalistler, Haftar üzerinden harekete geçmişlerdir. Hiç kuşku yok ki Libya’ya dönük bu tutum değişimi, Batılı emperyalist merkezlerin Ortadoğu ve Kuzey Afrika siyasetinden bağımsız düşünülemez. “Arap Baharı”ıyla yeni bir fırsat bulduklarını düşünen bu güçler, ılımlı İslamcılar üzerinden bölgeyi dönüştürmeye giriştiler. Bu kapsamda Müslüman Kardeşler’in (İhvan-ı Müslim) Mısır’da iktidara gelmesine de göz yumuldu. Ne var ki İhvan’ın ABD ve Avrupalı emperyalistlerin talep ettiği politik çizginin dışına çıkması ve bu arada Türkiye ile birlikte görece bağımsız tutum geliştirmesi, bu güçlerin tepkisiyle karşılaştı. İhvan’ın kendi projelerini topluma dayatması ve otoriter bir rejim kurmaya heves etmesi ise içeride geniş kitlelerin itirazına neden oldu. Tam da bu siyasal birleşim noktasında generaller, Batılı emperyalist güçlerin de desteğini alarak, yükselen halk hareketinin üzerine basıp bir askeri darbeyle İhvan’ı iktidardan indirdiler. Batılı emperyalistler, askeri rejim altında İhvan’ın kanlı bir şekilde tasfiye edilmesini de desteklediler.

Kuşkusuz Batılı emperyalist güçlerin “Arap Baharı”yla uygulamaya soktukları politikayı geri çekmelerinin bir başka nedeni de, bilhassa Ortadoğu ve Afrika’da radikal İslamcı güçlerin kontrol edilemez biçimde büyümesiydi. Bu nedenle, ABD ve Avrupalı emperyalistler, genel olarak İslamcı güçlere mesafe koyan bir siyaset değişikliğine gitmiş ve bu arada kendi çıkarlarına aykırı hareket eden İhvan’ı da harcamışlardır.

Libya’da ise İhvan kökenli partinin iktidar ortağı olması, radikal İslamcıların giderek daha fazla palazlanması ve en önemlisi de petrol yataklarının kontrol altına alınamaması gibi hususlardan ötürü ABD, yedeğinde tuttuğu Haftar’ı iktidar değişikliği amacıyla ileri sürmüştür. 1978’de Çad’ı işgal eden Libya ordusunun başında bir general olan Haftar, yenildikten sonra Libya’ya dönmemiş ve Kaddafi karşıtı Libya Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne katılmıştı. 2011’de halk hareketi başladığında ise ABD tarafından Libya’ya gönderilmişti.

Haftar, İslamcı güçler karşısında “laik ve ulusal” bir cephe oluşturmaya çalışıyor. Haftar ve arkasındaki güçler, “kökü dışarıda İslamcı teröristlerin gitmesi ve Müslüman Kardeşler’in Libya’da faaliyetlerine son vermesi” propagandasıyla operasyonlarını meşrulaştırmayı hedefliyorlar. Şurası çok açık ki derin bir uçuruma fırlatılan Libya halkının buradan çıkışı bugünkü koşullarda mümkün değildir. Keşmekeşin ve iç savaşın yıllarca sürmesi ve yeni emperyalist saldırıların gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Nitekim ABD’nin Libya açıklarına savaş gemilerini göndermesi ve “tahmin edilemez ve istikrarsız koşullar” gerekçesiyle vatandaşlarını Libya’yı terk etmeye çağırması bu olasılığın bir ifadesidir.

Libya’daki siyasal ve toplumsal tablo da gösteriyor ki, Somali’den Fildişi Sahilleri’ne, Suriye’den Afganistan’a, Mali’den Irak’a kadar emperyalistlerin saldırdığı ve çatışmaların sürüp gittiği yerlerde korkunç bir yıkım meydana gelmektedir. Kapitalist sistemin derin ve tarihsel bir krizle boğuştuğu ve emperyalist güçlerin yatırım, pazar ve enerji kaynakları üzerinde kıran kırana bir savaşa tutuştuğu Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı daha kara günler beklemektedir. Bu durumu tersine çevirmek elbette mümkündür. Ancak bunun için kapitalist sistemi alaşağı edecek bir mücadelenin örgütlenmesi gerekmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Haziran 2014, no:111