Navigation

Üç Tunuslu Gençle Sohbet Ettik

Atatürk Havalimanı’nda Tunus’taki isyan nedeniyle ülkelerine dönemeyen bir grup Tunusluyla bir söyleşi gerçekleştirdik. Dış hatlar kapısından girer girmez onları tanıdık. Kalabalıktılar. Kimisi bekleme salonunun koltuklarında, kimisi yerde oturuyordu. Çok yorgun ve uykusuz olsalar da yüzleri gülüyordu. Yanlarına gidip kendimizi tanıttık. Onlara ülkelerindeki ayaklanmayı ve bu ayaklanmaya dair düşüncelerini sorduk. Bu düşüncelerini Türkiyeli işçi ve emekçilerle paylaşmalarını istedik, sorularımızı sormaya başladık.

İçlerinden bir genç bizim soru sormamıza fırsat vermeden hevesle anlattı: “Ben ve bütün halkım Bin Ali’den nefret ediyoruz. 23 yıldır başımızdaydı. Şimdi devrildiği için çok mutluyum. Tunus halkının ne kadar mutlu olduğunu görmek istiyor musunuz? İnternetteki isyan görüntülerine bakın, polisle nasıl çatıştıklarına bakın. Etrafı nasıl ateşe verdiklerine bakın. Herkes olayların Muhammed’in kendini yakmasıyla başladığını zannediyor. Ama bu bizim ilk intifadamız değil.”

Sohbet ettiğimiz genç Kehili adında bir üniversite öğrencisiydi. Gözleri çakmak çakmaktı. Bizlere 2002 yılında Refik adında bir gencin aynı şekilde kendisini yaktığını anlattı. Gafsa bölgesinde fosfat madeninde çalıştırılan, bu yüzden kansere yakalanan işçilerin dramından söz etti. Gafsa’da insanlara Tunus’la Libya arasında fosfat kaçakçılığı yapmaktan başka bir iş imkânı sağlanmadığı için isyan eden halkın kanı akıtılmış. Onlar için hapishaneler inşa edilmiş. Orada 2002’den beri hiçbir şey değişmemiş. Üç ay önce bir kez daha isyan gerçekleşmiş. Devrik başkan her iki isyanı da büyük bir acımasızlıkla bastırmış, emekçilere işkence etmiş. Kehili, sömürgecilerin ve emperyalistlerin Bin Ali’yi çok iyi bildiklerini ve geçmişte bastırdığı isyanlar nedeniyle onu Tunus’un başına getirdiklerini anlattı:

“Ben bir genç olarak ülkeme döner dönmez daha fazla demokrasi için çalışmaya başlayacağım. Bizim kaybedecek hiçbir şeyimiz yok. En fazla fakirliğimizi kaybederiz. Ya da iş bulma ümidiyle İtalya’ya kaçak yollarla gitmeye çalışırken ölme özgürlüğümüzü kaybederiz. Oraya gitmeye çalışan gençlerimizin yüzde biri bile İtalya’ya sağ varamıyor.”

Sohbetimizin bu kısmında iki Tunuslu daha gelip yanımıza oturdu. Biri İngilizce bilmiyordu. Arapça bilen bir arkadaşımız onunla Arapça konuştu. Yabancı olduğu bir ülkede Arapça bilen biriyle karşılaştığı için mutluydu. Sözünü kesmeye çalışanlara kızarak bir çırpıda şunları söyledi: “Kuyumcuyum. Altın ve gümüş işleyip satıyoruz. Bin Ali rejiminde demokrasi yoktu. İş olanakları yoktu. Bin Ali’nin zenginlerle bir derdi yoktu. O hep küçük üreticilere ve işçilere saldırdı. Demokrasi istiyorum. Hukuk istiyorum. Islahat istiyorum. ”

Sözü yeniden Kehili aldı: “Düşünebiliyor musunuz fabrikalarda insanları gece gündüz çalıştırıyorlar. Peki, ya verdikleri ücret? 70 Dinar, yani 40 Dolar. Kapitalistler sürekli daha fazla ücret sözü veriyorlar. Ama asla tutmuyorlar. İşçi hakkını isterse polisi üzerine salıyorlar. Hatta size şöyle bir örnek vereyim. Tunus Telekom işçileri daha fazla ücret istediklerinde Bin Ali ve hükümet şirkete ücretleri arttırma yasağı koydu. Bu koşullara ilk isyan edenler Tunus İşçiler Birliği Sendikası öncülüğündeki tekstil işçileri oldu. Bizim ülkemizde kime sorarsanız sorun size en çok bilinen iki sloganımızı söyleyecektir. Birincisi, ‘İyi Bir İş Herkesin Hakkıdır, Hakkımızı Gasp etmeyin!’ İkincisi ise, ‘Ekmek, Özgürlük, Bağımsız Vatan!’ Biz bu sloganları haykırmaya devam edeceğiz. Şimdi geleceğe dair daha çok umudumuz var.”

Yanımızda oturan üçüncü gencin İngilizceyle bir sorunu yoktu. Onu daha rahat anlayalım diye tane tane konuşuyordu. Onu anladığımızdan emin olmak istiyordu. Hangi dilde söylenirse söylensin anlattıklarının yüreklerimize dokunması onun için önemliydi:

“Muhammed’i merak ediyorsunuz. Onun hikâyesi benim de hikâyem. Üniversiteyi bitirdim iki hafta önce. Elektrik teknisyeniyim. Ama tıpkı onun gibi iş bulamayacağımı biliyorum. Her şeyden önce iş istiyorum. Gelecek için tek ümidim saygı duyulacak bir işimin olması. Öyle bir işim olursa gece gündüz çalışırım. Muhammed’in babası Tunus’un Fransa’nın sömürgesi olmaktan kurtulma mücadelesinde yaşamını yitirmiş, ama Muhammed bir iş bile bulamamış bağımsız ülkesinde! Ailesini geçindirmek için sebze satmasına bile izin verilmemiş. Tunus’ta rüşvet vermeden hiç kimse işe giremez. 10 bin dolar ver öğretmen ol, 100 bin dolar ver bakan ol. Kafeler, doktor, mühendis çaycılarla dolu. En iyi doktor iş bulabilirse sizin paranızla 800 lira aylık alır.”

Gençler, Bin Ali ve ailesinin yolsuzluklarından ve mafyayla iç içe geçtiğinden söz ettiler. Tunuslu mültecilerin Avrupa’ya giderken başlarına gelenleri anlattılar. Biz bunları konuşurken, verdiğimiz dergiler ve işçi bültenleri Kehili’nin elindeydi. Kapaktaki resim 2007 1 Mayısından bir görüntüydü. Kehili resmi göstererek “Siz çok şanslısınız. Ülkenizde böyle eylemler, gösteriler yapabiliyorsunuz. İşte bizim de ülkemiz için istediğimiz şey bu” dedi. Bunun üzerine bizler de onlara kendi ülkemizdeki şartlardan, 12 Eylül darbesinden, giderek artan yoksulluktan bahsettik. Bizi gülümseten bir cevap verdiler: “Tunus’un durumu daha acil. Önce siz bizim ülkemize gelin. Bizim mücadelemize katılın. Biz kazanınca Türkiye’ye gelip beraber mücadele ederiz.”

Etraftaki birkaç Tunuslunun daha katılmasıyla uzayan sohbetimiz akşam yemeğine kadar devam etti. Ekmek arası yiyeceklerini almaya giderken internet üzerinden bağlantı kurmamız için bir sendikanın adresini verdiler. “Biz, Bin Ali’yi devirmiş isyankâr Tunus halkıyız. Bizim deneyimlerimize ihtiyacınız olabilir” diyerek gururlu bir gülümsemeyle bizlere el salladılar.