Navigation

Referandum Sonuçları Üzerine

12 Eylülde yapılan Anayasa değişikliği referandumu ülke genelinde %77,5 katılım ve %58 evet oyuyla, Kürt illerinin büyük bölümünde de boykot tutumunun baskın gelmesiyle sonuçlandı. Hemen her bakımdan net mesajlar içeren bu referandum sonuçları, öncesindeki birçok tartışma ve kutuplaşma konusuna da ışık tutacak niteliktedir. Kürt hareketinin uyguladığı ve Kürt illerinde başarılı olan boykot dışında, boykotun bir hükmü olmamış, evet oyları birçoklarının oylama öncesinde telkin etmeye çalıştığı gibi kılpayı değil, açık arayla önde çıkmıştır. Bu sonuç hiçbir matematik hilesiyle değiştirilemeyecek bir gerçekliktir.

Referandum sonuçlarına iki farklı düzlemden bakılabilir. Birincisi egemenler açısından, ikincisi yoksul emekçi kitleler açısından. Egemenler açısından baktığımızda referandum sonucu gayet net bir anlama sahiptir. 12 Eylül rejiminin oluşturduğu anayasal kurumların aynen muhafazasını isteyen statükocu cephe, egemenler arası mücadelede yeni bir boy ölçüşme olan bu raundu da kaybetmiş ve böylece önemli bir yenilgi almıştır. Söz konusu değişikliklerin hayata geçirilmesiyle birlikte, egemen sınıf içi siyasal güç dengelerinde statükocu güçler aleyhine bir kayma daha gerçekleşecektir. Zira kabul edilen bu değişiklikler neticesinde, militarist statükocu cephenin temel dayanaklarını oluşturan kurumsal yapıların kapalı devre bürokratik kast duvarında önemli gedikler açılmış olacaktır. Gerici statükocu cenah kritik nitelikte (anayasal düzeyde) bir yenilgi aldığı için telaş içindedir. Bir yandan, son ümit misali sarıldığı Kılıçdaroğlu’nu yenilgiden azade tutmaya, bir yandan yeni korku senaryoları yaymaya çalışmaktadır. Diğer taraftan bu cephenin ve onun belkemiği olarak ordunun işinin bittiği yolundaki kimi liberal yorumlar da abartılıdır. Bu iç kapışma devam edecektir ve önümüzdeki genel seçimler bu kapışmanın yeni bir raundu olacaktır.

İşçi sınıfı ve geniş emekçi yığınlar açısından meseleye bakacak olursak bu referandum sürecinin ve sonuçlarının ortaya koyduğu birçok önemli husus var. Bu noktada yapılması gereken önemli tespitler, çıkarılması gereken önemli dersler bulunuyor.

Referandumda çıkan sonucun açıklanması bağlamındaki hususlara geçmeden, ilk yapılması gereken tespit, geniş kitlelerin genel siyasal sorunlara ilgisinin ciddi anlamda arttığı canlı bir politizasyon sürecinin yaşanmış olduğudur. Sokaklar, mahalleler, semt merkezleri günler boyunca ve hatta geceleri canlı açık hava toplantılarına sahne olmuştur. İnsanlar haftalar boyunca işyerlerinde, komşu-akraba ziyaretlerinde, kahvelerde vb. referandumu konuşmuş, tartışmışlardır. Tüm bu atmosfer toplam olarak geniş emekçi yığınlar arasında genel demokratik bilincin gelişimine katkı yapmıştır. Bir yandan demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıran 12 Eylül faşist rejiminin yıllar boyunca toplumda yarattığı depolitizasyon ve diğer yandan bu ülkede demokratik bilincin tarihsel olarak zaten zayıf oluşu hesaba katılacak olursa, bu son süreçte yaşananlar işçi ve emekçi kitlelerin mücadelesinin gelişimi açısından son derece anlam kazanmaktadır.

Bu durumun yanı sıra referandumun konusu ve tartışmaların içeriği de dikkate alındığında ortaya çıkmaktadır ki, geniş emekçi yığınlar genel siyasal sorunlara ilgisiz değildirler. Genel örgütsüzlük koşulları devam ettiği sürece elbette bu noktada ciddi bir zaaf varlığını sürdürecektir, ama demokrasi, özgürlükler, anayasa gibi gündelik maddi-ekonomik çıkarlarla doğrudan bağlantısı olmayan siyasal sorunlar, gündeme belli bir yoğunluk eşiğinin üzerinde sokulduğu ölçüde, sıradan emekçilerin bu sorunları tartışmaya son derece istekli hale gelebildiği de açıktır.

Kılıçdaroğlu tüm referandum kampanyasını, anayasa paketinin içeriğini neredeyse tümüyle bir kenara bırakıp, sığ bir biçimde iş ve aş sorunlarına odakladığı halde aldığı sonuç ortadadır. Referandumu AKP’nin yoksulluk ve yolsuzluk bakımlarından sınava çekildiği bir arenaya çevirmeye çalışan sığ Kılıçdaroğlu popülizmi bekledikleri kadar iş görmemiştir.

Halkın demokrasi ve özgürlük sorunlarına tümüyle ilgisiz olduğunu düşünenler sadece büyük bir yanlış yapmış olmuyorlar, aynı zamanda seçkinci bir tavır takınmış oluyorlar. Tam da kendilerine yaraşır biçimde, bu kesimler, çıkan sonucu “halkın cehaletiyle” açıklamaya çalışmakta ve bu temelde emekçi kitleleri aşağılamaya devam etmektedirler. O kadar ki, bu kesimlerin tipik bir sözcüsü olan Danıştay eski başsavcısı, şimdiki ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) genel başkanı, Emin Çölaşan’ın karısı Tansel Çölaşan, evet oyu veren %58’lik kitlenin, “gaflet, dalalet ve ihanet içinde olduğunu” söyleyecek kadar ileri gidebildi.

Referandum sonuçlarına sınıfsal açıdan bakılacak olursa, evet oyu veren ve çoğunluğu oluşturan kitlenin çok büyük oranda yoksul emekçi katmanlardan oluştuğu açıkça görülür. Buna mukabil, hayır oyu veren kitlenin ise, yoksul Alevi emekçilerin çoğunluğu hariç, önemli ölçüde statükodan yana tutum alan eğitimli kesimler ve orta sınıf katmanlarından oluştuğu görülür. Sosyalistleri özellikle ilgilendirmesi gereken bir husus olarak, sanayi proletaryasının yoğunlaştığı işçi havzalarında (Pendik, Tuzla, Gebze, Dilovası, Bursa gibi) evet oyları yüksek çıkmıştır. Hayır oylarının yoğunlaştığı noktalar ise, esas olarak ülkenin batı sahil bölgelerindeki en tuzu kuru ilçeler olmuştur.

Dolayısıyla, özel bir durumu olan ve boykotun ağır bastığı Kürt illeri bir kenara bırakılacak olursa, geniş emekçi yığınlar çok belirgin ve açık bir farkla evet oyuna yönelmişken, yine özel bir durumu olan yoksul emekçi Alevi kitleler hariç, eğitimli kesimler ve geniş orta sınıf katmanları yoğun biçimde hayır oyuna yönelmiştir. Hangi sınıfsal dürtüler bu eğilimleri açıklar? Çok açıktır ki, geniş emekçi yığınlar mevcut durumdan hoşnutsuzdur ve bu durumun değişmesi gerektiğini düşünmektedir. Şüphesiz bunun tam olarak nasıl olması gerektiğine dair net bir bilinç olmasa da, bu geniş emekçi kitleler sınıfsal sezgileriyle değişimin hangi yönde olması gerektiğinin işaretini vermektedirler. Diğer taraftan, kendi durumunun sarsıldığını ve zemin kaybettiğini düşünen kesimlerle, şartlanmış bir AKP düşmanlığı temelinde davranış gösteren eğitimli kesimler, 12 Eylül anayasasında yapılacak değişikliklere karşı hayır oyuna yönelmişlerdir.

Serinkanlı biçimde ve sadeleştirerek bakıldığında ortaya çıkan manzara şöyledir: Faşist cuntanın hazırlamış olduğu gerici 12 Eylül anayasasında kısmi de olsa genel hatlarıyla olumlu yönde bir değişiklik yapılıyor ve geniş emekçi yığınlar bunu onaylıyor, Kemalizmin ideolojik etkilerine çok daha açık olan toplum kesimleri ise buna karşı çıkıyor. Sınıfsal tablo budur. Bu tabloyu pekiştiren bir boyut da, referandum dolayısıyla çatışan burjuva kampların yürüttüğü propagandanın ana içeriği ve vurgularıdır. AKP’nin başını çektiği kanat esas olarak özgürlükler ve demokrasiyi öne çıkararak, artık bu düzende ezilenlerin lehine bir değişim gerektiği fikrini işlerken, CHP ve MHP ise, değişik vurgularla da olsa, inandırıcılıktan uzak bahanelerle, eğer bu değişim yaşanırsa ülkenin karanlığa, bölünmeye vs. gideceğini işleyen korku senaryoları temelinde, mevcut durumun daha yeğ olduğu ve dolayısıyla muhafaza edilmesi gerektiği düşüncesini savundular. AKP’nin bir “aldatmaca” yapıp yapmadığından ya da “samimi” olup olmadığından bağımsız olarak, geniş yoksul emekçi yığınlar hangi yöndeki mesajlara rağbet etmişlerdir? Özgürlük ve demokrasi vurgularının, “12 Eylül’le hesaplaşma” düşüncesinin bu kitlelere daha cazip gelmiş olduğu açık değil midir? Ve bu olumlu bir şey değil midir?

Bir soru daha soralım. Kendine sosyalist diyenlerin, emekçi yığınların sınıf dürtüleri, davranış eğilimleri ve bu temelde ne yöndeki mesajlara eğilim gösterdikleri bakımından, bu olguya sevinmeleri ve olumlu yaklaşmaları gerekmez mi? Ne yazık ki sosyalist hareketin geniş bölümü, özellikle de onun Kemalist-devletçi-ulusalcı eğilimleri baskın olan (ÖDP, TKP ve Halkevleri gibi) kesimi, büyük ağırlığını yoksul emekçi kitlelerin oluşturduğu %58’lik açık çoğunluğu küçümsemekte ve onları “muhafazakâr sağ oy deposu” olarak damgalamaktadırlar. “Daha çok demokrasi”, “daha çok özgürlük”, “12 Eylül’le hesaplaşma” gibi mesajlara kanan “muhafazakâr sağ” kitleler! Birçok temel siyasal kavramın olduğu gibi bu muhafazakâr kavramının da Türkiye’deki şekillenişinde ciddi sorunlar olduğu açıktır. Ancak bu konuya girmenin yeri burası değildir. Burada asıl önemli olan, söz konusu sosyalist çevrelerin referandum bağlamında aldıkları hatalı tutumların, onları, hem öncesinde sağlıklı değerlendirmeler ve öngörüler yapmaktan, hem de sonrasında sonuçları doğru değerlendirmekten alıkoyduğudur.

Referandum öncesinde statükocuların hayırcı cephesine katılan sosyalist çevreler, bir yandan statükocuların anket kılığındaki manipülasyonlarına dahi kendi yayınlarında ses vermiş, bir yandan da onların akıl yoksunu kesimleri gibi, evet-hayır oylarının birbirine çok yakın olduğuna ve hatta hayır oylarının az farkla üstün gelebileceğine inanmışlardır. Geniş emekçi kitlelerden bu denli kopuk olunca ve beklentiler de bu derece yükseltilince, sonuç elbette tüm bu kesimler için ağır bir hüsran olmuştur. Bu hüsranı zoraki gizlemek için, “şaşıracak bir şey yok, bu oranlar zaten Türkiye’deki geleneksel sağ-sol oy oranlarını yansıtıyor” iddiasına sarılıyorlar. Halkoylamasına yönelik ciddiye alınabilir sınıfsal bir tahlil yapmaktan kaçınıyorlar.

Boykotçular cephesine gelince, BDP’nin boykot çağrısına Kürt illerinde büyük oranda uyulduğu doğrudur ve Kürt halkı böylece egemenlere önemli bir mesaj vermiş olmaktadır. Kürt illeri dışında boykot çağrısının emekçi halk üzerinde bir etkisinin olmadığı ise ortadadır. Ama Fırat’ın batısında boykot taktiği uygulayan solcular, buna rağmen izledikleri boykot taktiğinin “zaferinden” söz edebiliyorlar. Bazıları işi abartıp, sandığa gitmeyen %23’ün boykot cephesine ait olduğunu bile söylüyor. Kürt illeri dışında katılım oranı son yılların katılım oranlarıyla aynı düzeyde ve hatta referandumlar söz konusu olduğunda daha yüksek olmasına rağmen bunu yüzleri kızarmadan iddia edebilmektedirler.

Bilindiği gibi Marksist Tutum olarak bizler, getirilen anayasa değişikliklerinin genel olarak Türkiye’deki burjuva demokratik dönüşüm sürecinde kısmi bir iyileştirme, bir adım olduğu tespitinden hareketle, mevcut somutlukta işçi sınıfı açısından en doğru tutumun evet oyu vermek olduğunu savunduk. Hayırcı sosyalistler ise, başından beri vurguladığımız üzere, iliklerine kadar küçük-burjuva karakterli oluşlarının, hem fiziken hem zihnen işçi sınıfından ve geniş yoksul emekçi katmanlardan kopukluklarının ve yanlış solculuk anlayışlarının kurbanı olmaya devam etmektedirler.

Referandumda geniş emekçi kitleler tarafından onaylanan anayasa değişiklikleri, başından beri vurguladığımız gibi, genel hatlarıyla olumlu yönde kısmi değişikliklerdir. Hem despotik devlet geleneklerinin duvarında gedikler açılması, hem genel demokratik bilincin gelişimi, hem de değişikliklerin bir kısmını oluşturan ve işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren maddeler bakımından referandum sonucu olumlu yönde bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Ancak yapılan değişiklikler işçi sınıfının acil demokratik talepleri bakımından bile son derece eksiktir. Bu çerçevede dahi çok daha fazlasına ihtiyaç var.

Diğer taraftan acil demokratik adımlar atılması gereken bir sorun olarak Kürt sorunu tüm yakıcılığıyla önümüzde durmaktadır. Anayasa değişiklik paketinin Kürt sorununa ilişkin bir açılım içermemesi dolayısıyla Kürt ulusal hareketi boykot tutumu almış ve Kürt illerinde büyük oranda da başarılı olmuştur. Kürt halkının ulusal demokratik taleplerinin karşılanması, asla ertelenemeyecek bir zorunluluk olarak gündemde durmaktadır.

12 Eylül’le hesaplaşma ve 12 Eylülcülerin yargılanması gibi konular da yürütülmesi gereken genel demokrasi mücadelesiyle bağlantılı bir başka boyutu oluşturmaktadır. 12 Eylül’le tam ya da gerçek bir hesaplaşmanın 12 Eylülcü generallerin ve bazı diğer yüksek devlet görevlilerinin yargılanmasına indirgenemeyeceği açıktır. Ancak darbenin sembolü olmuş ve en yüksek düzeyde sorumluluk almış isimlerin yargılanması da asla önemsiz bir konu değildir. Bu isimlerin yargılanmasını ve bunun önündeki anayasal engelin kaldırılmasını sosyalistler en başından beri savunmuşlardır. Ama özellikle statükocuların eteğindeki bazı solcular şimdi adeta Kenan Evren’in avukatlığına soyunmuş durumdadırlar. Bir yandan AKP’nin bu konuda samimi olmadığını geveleyip duruyorlar, bir yandan da, bin dereden su getirip, hukukçu kılığındaki statükocu-darbeci lafebelerinin teranelerine sarılarak, bunların yargılanmasının mümkün olmadığını savunuyorlar. Ve bunun devamı olarak da somut adım atmıyorlar.

Doğrusu darbecilerin lehine argüman üretip, bunları yayanların sosyalist sıfatını taşıması hazin bir durumdur. Bunların argümanlarının savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Birincisi AKP’nin bu konuda samimi olup olmaması konuyla ilgisizdir. Çünkü yargılamayı yapacak (ya da yapmayacak) olan yargı kurumudur. Statükocu burjuvazinin ve onların peşine takılmış sosyalistlerin sempatiyle baktığı o yargı çevreleridir yapılan başvurulara olumlu yaklaşacak ya da resen harekete geçecek olan. Yani bu konuda esas samimiyeti sorgulanacak olanlar tam da örneğin YARSAV’cı yargı bürokrasisidir.

Ama daha önemli bir husus var ki, o da sosyalistlerin bu konuda nasıl bir tutum ortaya koyacaklarıdır. Çünkü gayet iyi bilinir ki, mesele hukuki mülahazalarla karara bağlanacak bir mesele değildir. Meselenin akıbeti hangi toplumsal ve siyasal güçlerin ne yönde bastıracağına bağlıdır. Sosyalistlerin işi bu konunun en önde gelen takipçisi olmak ve bastırmak mıdır, yoksa geri durmak mıdır? Ya da 12 Eylülcülerin fiilen yargılanmasına odaklanmak mıdır, yoksa AKP’nin bu konudaki samimiyeti sorununa odaklanmak mıdır? Ne yazık ki, sosyalist hareketin büyük bölümü bu konuda geri durmakta, hep küfrettikleri liberallerin bile gerisinde kalmaktadırlar. 12 Eylülcülerin yargılanması konulu mitinglere bile bilinçli biçimde katılmamaktadırlar. Bu utanç verici bir durumdur.

Toparlayacak olursak, gerek 12 Eylül’le hesaplaşma konusunda gerek Kürt sorunu konusunda gerekse de yeni anayasa tartışmaları bağlamında, demokratik hak ve özgürlüklerin eksiksiz biçimde geliştirilmesi talebini en geniş kitleselliğe ulaştırarak yükseltmek gerekmektedir. Önemli bir politizasyon yaşanmıştır, bu sürdürülmeli, ileriye doğru taşınmalıdır. Hem geniş emekçi kitlelerin bir kez daha ifade etmiş olduğu değişim isteği dolayısıyla, hem de anayasa değişikliği ve “yeni anayasa” tartışmaları dolayısıyla oluşmuş olan yeni iklim de değerlendirilerek bu doğrultudaki talepler daha güçlü, örgütlü ve mücadeleci bir biçimde dillendirilmelidir.