Navigation

İşçi Sınıfı Açısından 2014 Yerel Seçimleri

2014 yerel seçimleri sonuçlanmış bulunuyor. Geniş işçi-emekçi kitlelerin bir kez daha kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde bir örgütlülükten yoksun olarak girdiği bu seçimlerde ortaya çıkan sonuçlar işçi sınıfı devrimcileri açısından şaşırtıcı olmamıştır. İşçi-emekçi yığınlar, yoğun olarak bulundukları kentlerde, işçi havzalarında, üç aşağı beş yukarı ülke genelindeki çizgilere uygun biçimde burjuva kamplaştırma siyasetinin kurbanı olmuşlardır. Yüzde 90’a yakın bir katılım oranının görüldüğü seçimlerde, resmi olmayan sonuçlara göre, Belediye Meclisi/İl Genel Meclisi oyları bazında AKP yüzde 43, CHP 26, MHP 18, BDP/HDP 6,5 civarında oy almıştır.

Bu sonuçlar işçi sınıfı düşmanı üç ana düzen partisinin oyların neredeyse yüzde 90’ını aldığını ortaya koymaktadır. Bu durum, öncelikli bir tespit olarak, geniş emekçi yığınların genel örgütsüzlük durumunun seçimler vesilesiyle bir kez daha teyit olması anlamına gelmektedir.

İşçi sınıfı bu haldeyken, düzen güçleri esas olarak gerilimin olağanüstü düzeyde yükseltildiği bir kutuplaştırma/kamplaştırma siyaseti izlemişler ve bunda ne yazık ki başarılı olmuşlardır. Partiler düzeyinde bu kamplaştırmanın bir kutbunu AKP, diğerini ise CHP ve MHP oluşturmaktaydı. Kürt illerinin özel durumunu bir kenara bırakacak olursak, ülkenin büyük bölümünde ve özellikle en büyük şehirlerde AKP-CHP, az sayıda bölgede ise AKP-MHP saflaşması yaşanmıştır. Oylardaki yoğun kümeleşme bunu açıkça göstermektedir. İstanbul, Ankara ve İzmir’de oyların yüzde 85-90’ı AKP ve CHP arasında dağılmıştır.

Düzenin kendi iç meseleleri açısından bakacak olursak, yerel seçimler geniş ölçekli bir düzen içi kapışmanın ilk raundunu oluşturmaktaydı ve bu ilk raundu AKP karşıtı burjuva cephe kaybetmiş, AKP kazanmıştır. AKP’nin aldığı oy (yüzde 43-45) bir önceki yerel seçimlere göre 4-5 puan dolayında artmış, genel seçimlere göre ise 5-6 puan kadar düşmüştür. Seçimin bir genel seçim havasında geçtiği düşünülecek olursa AKP’nin oylarında bir düşme olmuştur olmasına, ama işin asıl siyasi dinamiği ve yürümekte olan burjuva kamplar arasındaki mücadelenin ölçüleri açısından baktığımızda, bu raundu AKP’nin (Erdoğan’ın) kazandığı açıktır. Oldukça geniş bir cephenin, sansasyonel ses kayıtlarının katalizörlüğünde, AKP’nin “artık sonunun geldiğine” dair büyük beklentiler de yaratarak, yüksek perdeden bir kampanya yürütmesine rağmen, AKP ülke genelinde yüzde 43-45’lerin daha aşağısına inmemiştir. Ana rakip olan CHP ise yüzde 30’a bile erişememiştir.

AKP’nin sırrı güçlü bir emekçi alternatifinin olmayışıdır

Örgütsüz emekçi yığınların çoğunluk teşkil eden daha yoksul katmanları esas olarak AKP’ye oy verirken, CHP ise daha ziyade işçi sınıfının daha eğitimli kesimlerinden ve Alevi emekçilerin büyük bölümünden oy almıştır. Ülkenin asıl olarak Batı sahillerinin ve meselâ İstanbul’da da karakteristik biçimde Kadıköy, Beşiktaş, Bakırköy, Şişli gibi ilçelerin CHP tarafından kazanılmış olması bunu net biçimde göstermektedir. İşçi sınıfının ana çekirdeğini oluşturan kesimlerinin bulunduğu sanayi kentlerinde, sanayi havzalarında CHP pek oy almamakta, AKP ise net biçimde en çok oyu almaktadır.

Hiç kuşkusuz bu seçimlere ilişkin en çok merak konusu olan soru şudur: Emekçi yığınların çoğunluğu ve özellikle daha yoksul kesimleri neden son aylardaki onca sansasyonel yolsuzluk ifşaatlarına, Erdoğan’ın skandal niteliğindeki otoriter tutumlarına rağmen AKP’ye oy vermiştir? Bir yandan Gezi rüzgârı, bir yandan bu yolsuzluk ifşaatları, dahası internet yasakları, bunların medyada ve sanal âlemde estirdiği fırtınalar vs. vs., nasıl olmuş da AKP’nin yüksek oy desteğini kıramamıştır?

Evvela geniş yığınların örgütsüzlüğünü bir kez daha hatırlatalım. Bu en temel veridir. CHP’nin dönüp de bakmadığı, sosyalistlerin önemlice bir kesiminin bile unuttuğu, içinde bir çalışma yürütmekten geri durduğu geniş yoksul ve dindar emekçi kitlelere el uzatan, onların yaşamlarına dokunan ya da en azından böyle bir algı yaratmayı başaran AKP, bu yığınlar içinde en yaygın destek bulan güç durumundadır. Bu kitleler bu seçeneksizlik şartlarında kendi yanı başlarında olduğunu sandıkları ve istikrar unsuru olarak gördükleri seçeneğe yönelmişlerdir. Kitlelerin tercihinin bu anlamda bir mantığı vardır. Bu kitleler kendi bağımsız sınıf çıkarları temelinde bir örgütlülüğe ve dolayısıyla gerçek bir seçeneğe sahip olmadıklarından, kendileri için şimdiye kadar en çok faydayı sağladığını sandıkları burjuva seçeneği tercih etmişlerdir. AKP döneminde bu kitleler, alabildiğine düşen ücretler ve uzayan çalışma saatlerine rağmen, kredi mekanizması (kredi kartları) sayesinde artan borçlanma imkânları ve sağlıktaki bazı reformlar nedeniyle daha önceki dönemlere göre belli bir iyileşme yaşamışlardır. Bu sınırlı bir iyileşme olsa da, bazı yanılsamalar içerse de, ağır bir yoksulluk, ezilmişlik ve horlanma yaşamış bu kitleler, bu güdük iyileşmeleri yaşamsal önemde görmüşlerdir. Kemalizmin horladığı muhafazakâr kitleler AKP döneminde muteber bir kimlik ve özgüven kazanmışlardır. Bu durumda “ya AKP giderse başımıza ne gelir” sorusu temel bir belirleyicilik kazanmıştır. Ya yine eskiye dönülürse? Batılı büyük emperyalist güçlerin ve TÜSİAD’cı büyük sermaye çevrelerinin Gülen hareketiyle birlikte yürüttükleri AKP ve Erdoğan’a yönelik kuşatma harekâtının bu kitlelerde yarattığı algı temel olarak bu olmuştur. Bu da AKP ve Erdoğan etrafında bir kenetlenme doğurmuştur.

Dahası kapitalizmin dünya çapında içinde olduğu genel ekonomik kriz Türkiye’de kitlelerin yaşamında henüz çok büyük bir olumsuz değişim yaratmış değildir. Bu durumda bu yoksul emekçi kesimler, ortada daha iyi ve inandırıcı bir alternatif görmezken “neden atı değiştirelim?” demişlerdir.

AKP yolsuzluklardan aklanmış değildir

Aralarında kendine sosyalist diyenler de dahil olmak üzere tüm “Beyaz Türk”lerin genel değerlendirmesi, yoksul emekçi yığınların “hırsız”a, “yolsuz”a, bu anlamda “ahlâksız”a prim veren “ahlâk yoksunu” bir duruş içinde olduğu yönündedir. Ama gerçekte, kitleler bu iddiaları bir yönüyle fazla inandırıcı bulmadıkları, bunları ortaya getirenlerin niteliğini, bunların getiriliş biçimindeki pis kokuları sezinledikleri için söylenenlere itibar etmemişlerdir.

Yolsuzluk meselesi hiç kuşkusuz önemsiz bir mesele değildir. İşin aslı o geniş yoksul emekçi kitleler bunları genel tarihsel hafızalarının bir yerlerine not etmektedirler. Yarın kriz patlak verdiğinde, kitlesel işten atmalar, ani yoksullaşma vb. gündeme geldiğinde bunlar derhal hatırlanacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Ama geniş yoksul emekçi yığınların somut yaşam koşullarından pek haberi olmayan bulanık kafalı küçük-burjuvalar, somut ana indiğimizde bu kitlelerin nasıl davranacağını görememektedirler. Bu geniş yoksul yığınları ahlâken mahkûm etmeye çalışan bu küçük-burjuva zihniyetliler, ayrıca kendi gözlerindeki merteği de görmek istememektedirler. Kendilerinin tercih diye umut bağladıkları CHP eksenli cepheye oy verenler sanki çok “ahlâki” bir tercih yapmış oluyorlar! Sanki CHP tüm yolsuzluklardan ve diğer pisliklerden azadeymiş gibi! Bunlar 2001 krizinde patlayan yolsuzlukları, bankaların içinin boşaltılmasını ve yaşanan gerçek ahlâki düşkünlükleri unutmuş gibidirler.

Gerçek dünyada örgütlü olanlar kazanır!

Bugünlerde yeis ve öfke içinde sinir krizleri geçirmekte olan “Beyaz Türkler” bu emekçi katmanların dünyasından tümüyle uzak bir hayat sürdükleri için kendilerini bir kez daha boş hayallere kaptırmış ve sükûtu hayale uğramışlardır. Kadıköy-Beşiktaş-Taksim hattında ve internette kendilerine sanal bir dünya kurmuş olanlar, sonunda gerçekler dünyasının acı şamarını bir kez daha tatmışlardır. Aslında bu husus Gezi sürecine bakış konusuna da uzatılabilir. Gezi sürecinin gerçek ağırlığını ve sınıfsal dinamiklerini aslına uygun biçimde değerlendirmeyenler, buradan çok büyük beklentilere kapılmışlardır. Marksist Tutum o günlerden bu yana bu olguya ve asıl yapılması gerekene, yani uzun soluklu, sabırlı proleter sınıf temelli devrimci çalışmaya dikkat çekmiştir. Söz konusu çevrelere bir kez daha hatırlatalım: Sanal dünyada sükse yapanlar değil, gerçek dünyada örgütlü olanlar kazanır!

Aslında bazı açılardan benzer bir durumu olan Gülen hareketi için de aynı şey söz konusudur. Esasen devlet içindeki mevzilerine, medya gücüne ve uluslararası desteğine güvenen bu hareket gizli ses kayıtları vs. üzerinden yürüttüğü kampanyada istediği amaca ulaşamamıştır. Önceden şişirildiği gibi bir oy tabanının olmadığı alenen ortaya çıkmıştır. Gülenciler de yoksul emekçi halk kitleleri içinde yaygın ölçekte örgütlü bir güç değildir. Bu olgu, aynı zamanda AKP ile Gülenciler arasındaki önemli bir farkı da göstermektedir.

Kendine sosyalist diyenlerin bütün bu temel gerçeklerden ders alması gerekir. Kadıköy-Beşiktaş-Taksim hattından ve internetten devrim çıkmayacağı gibi, vasat bir seçim başarısı bile çıkmamaktadır. Kendilerini bu sınırlı dünyaya hapsedenlerin başarı şansı olmayacak ve emekçi kitleler buradan hayır görmeyeceklerdir. Tümüyle AKP’nin gitmesine kendini odaklayanlar bunun için AKP’nin seçim başarısının zemini olan yoksul emekçi halk kesimleri içinde, bıraktık uzun soluklu bir örgütlenme çabasını, anlamlı bir seçim çalışması bile yürütmemişlerdir. Çünkü ne zaten buralarda bulunmakta ne de zihnen buralarla ilgilenmektedirler. Hazin gerçek budur. Temelde CHP’nin peşine takılarak bir sonuç elde edilebileceğini sanmak bir gaflettir. ÖDP’nin İstanbul gibi bir kentte sadece belediye meclis üyeliği için kendine oy istemesi, ama belediye başkanlığında açık bir adres göstermemesinin anlamını aklı olan herkes bilir. Bu, bağırarak olmasa da CHP’yi desteklemektir. Daha bağımsız bir konumu varmış gibi bir tablo çizmeye çalışan TKP’nin üye ve taraftarlarının da büyük ölçüde CHP’ye oy verdiğini kendi liderleri bile satır arasında itiraf etmektedir. Örnekleri arttırmaya gerek yoktur, küçük-burjuva sosyalist solun büyük bölümü doğrudan ya da dolaylı olarak CHP’nin arkasına geçmiştir.

Kürt hareketi açısından da kısa bir değerlendirme yapacak olursak: Kürt hareketi Kürdistan’da gücünü ve etkisini arttırmıştır. Daha önce 8 il ve 50 ilçede belediyelere sahip olan Kürt hareketi bunu 10 il ve 67 ilçeye çıkarmıştır. Kürt hareketinin asıl hedefleri açısından bu bir başarıdır. Kürt illerinde yerel yönetimler düzeyinde güçlenerek “demokratik özerklik” olarak formüle edilen projenin fiiliyatta ilerletilmesi açısından kazanımlar elde edilmiştir. Ancak toplam oy oranı açısından büyük bir atılım gerçekleşmemiştir. Öte yandan Türkiye’nin batısında HDP pek başarılı bir sonuç alamamıştır. Bunun sebepleri üzerinde önümüzdeki dönemde tartışmalar olacaktır kuşkusuz. Ancak biz şimdilik birkaç noktayı vurgulayalım. HDP’deki genel eğilim de ne yazık ki Gezi “ruhunu” abartan bir tutuma ve buradan üretilen beklentilere kaymıştır. Erdoğan’ın Kürt hareketini genel olarak belli bir bekleme durumunda tutmayı başarması ve HDP’deki genel eğilimi oluşturan çevrelerin de ciddi bir seçim çalışması yapmaması ayrıca sıralanması gereken faktörlerdir. HDP içindeki sosyalist çevrelerin belli bir bölümünün tabanının bile CHP’ye meylettiği bir sır değildir.

Burjuva kutuplaştırmayı boşa çıkaralım!

Seçimden çıkan sonuçlar değerlendirilirken üzerinde durulması gereken son bir nokta, seçim gününe ve hatta sonrasına kadar devam eden gerilim ve kutuplaştırma konusudur. Seçim sona erdiği için bu gerilim sona ermemiştir, ermeyecektir. Kimse “maç bitti, herkes sonuca razı olsun” diyemeyeceği gibi, yaşanan süreç de seçimlerden ibaret değildir. 2014 yerel seçimleri daha büyük ölçekli bir kapışmanın sadece bir sahası, bir raundu idi. Somut olarak önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçim gibi rauntlar vardır. Daha önceki tahlillerimizde açıkladığımız gibi, başta ABD olmak üzere Batılı büyük emperyalist güçlerin de dahil olduğu büyük bir kapışma vardır ve bu güçler CHP, TÜSİAD ve Gülen hareketi ile birlikte Erdoğan’ı ve onunla birlikte AKP’nin son yıllarda uluslararası planda izlemekte olduğu politikaları tasfiye etmek istemektedirler. İşin özü ve genel çerçevesi budur. Küresel finans-kapitalin ana yayın organlarından Financial Times’daki seçim sonrası değerlendirmenin spot mesajının “Erdoğan muharebeyi kazandı, savaşı değil” olması boşuna değildir. Gerilim hem Erdoğan’ı götürmek isteyen burjuva güçlerin bu çabalarına son vermeyecek olmaları açısından, hem de Erdoğan’ın savunma stratejisi ve dahası cumhurbaşkanlığı ile ilgili hesapları açısından devam edecektir. Daha da ötesi büyük emperyalist güçler arasındaki küresel hegemonya mücadelesinin yeni ataklarının söz konusu olduğu bir evreden geçilirken, yukarıda Ukrayna ve Kırım sorunları aşağıda Suriye’deki durum yeni gerilimler üretmektedir. Son çıkan bir ses kaydı, ki hükümet dolaylı olarak teyit etmiştir, hükümetin Suriye’de nasıl kirli tertipler peşinde olduğunu alenen ortaya koymuştur. Bu kayıtlarda hükümetin kendini kurtarmak için bir savaş çıkarmaya bile soyunabileceği ifşa olmuştur. Yoksul emekçi çocuklarının kanları pahasına oynanan bir kirli oyun söz konusudur. Kaldı ki sadece hükümet değil, büyük emperyalist güçlerin ve diğer bölge güçlerinin içinde cirit attığı El-Kaide gibi şebekelerin de her iki yönlü taşeron olarak kullanıldığı başka tezgâhlar da pekâlâ söz konusu olabilir.

O nedenle burjuva kutuplaştırmanın dışına çıkarak her iki burjuva cepheyi de net biçimde hedefe koyan bağımsız işçi sınıfı siyasi hattını geliştirip büyütmek daha da büyük bir önem kazanmıştır. AKP’yi sandıkta alt edemeyen burjuva kesimlerin onu başka yollarla devirme çabaları, Erdoğan ve taifesininin mağdur rolünü oynamasını kolaylaştırmakta ve bunlar “dik duran kahramanlar” olarak prim toplamaya devam etmektedirler. AKP karşıtı burjuvazinin manipülasyonları, tezgâhları, dönüp dolaşıp işçi sınıfının devrimci mücadelesini vurma tehlikesi taşımaktadır. Erdoğan ve AKP’yi asıl götürmesi gereken işçi sınıfının mücadelesi olmalıdır. Bunun için de, hâlâ AKP’nin kontrolünde olan işçi sınıfının asıl geniş katmanlarının bulunduğu alanlarda sağlam bir örgütlenme çalışması yürütülmelidir. Bundan kaçıldıkça, AKP ya da Erdoğan’ın gitmesi zor olduğu gibi, gitse bile işçi sınıfı açısından temelde değişen çok şey olmayacaktır.

Bu bakımdan önümüzdeki 1 Mayıs süreci hem işçi sınıfı mücadelesinin ilerletilmesi hem de çeşitli tehlikelere karşı uyanık olunması bakımından büyük önem taşımaktadır. CHP-MHP-TÜSİAD ve Batılı emperyalist güruh ile AKP arasındaki burjuva kapışmada, işçi-emekçi kitlelerin bunlardan birinin payandası durumuna düşürülmesine asla izin verilmemelidir.

İşçi sınıfının gerçek sorunlarını ön plana çıkaran, burjuva kutuplaştırmaya ve tertiplere dayalı siyasete prim vermeyen, işçi sınıfının burjuva kutuplardan bağımsız sınıf hattını ve kimliğini net biçimde vurgulayan, işçileri bu iki burjuva kutuptan söküp kurtarmaya dönük, ezilen Kürt halkının mücadelesine sahip çıkan, emperyalist savaşlara ve tertiplere, savaş kışkırtıcılığına karşı ses yükselten bir duruşa ihtiyaç vardır. Meydan tartışmalarına, ikameciliğe, kendi ruhunu tatmine hapsolmayan, tüm ülkede birleşik, kitlesel, örgütlü, coşkulu 1 Mayıs mitinglerinin örgütlenmesine odaklanan bir duruşa ihtiyaç vardır. İşte bu bilinçle 1 Mayıs’ta mücadele bayrağını yükseltelim!