Navigation

Sosyal Güvenlik Saldırısı

AKP hükümeti SSGSS yasasını meclisten geçirmeyi başarmış bulunuyor. Böylece işçi sınıfının sermayenin uzun yıllardır süren saldırıları karşısındaki kayıplar listesine yeni ve kalın bir satır daha eklenmiş oldu. İşçi hareketinde bir süredir yaşanan kıpırdanma, yasa tasarısına muhalefet sürecinde de gelişerek belirli bir basınç yaratmışsa da, yasanın geçmesine engel olunamamıştır. Yine de, ortaya konan sınırlı muhalefet sayesinde bile, tasarının orijinal haliyle geçemediğini kaydetmek gerekiyor. Bu bir teselli olmamakla beraber, hükümet, geçiş sürecini iç ve dış sermaye örgütlerinin istediğinden daha yumuşak ve uzun vadeye yayarak düzenlemek, tasarıda ilk başta 68 olan yaş sınırını 65’e indirmek ve daha sonra da 9000 olan prim gün sayısını SSK’lılarda 7200’e indirmek zorunda kalmıştır.

Aslında bu, hükümetin işçi sınıfı karşısında şu ana kadar en zayıf düştüğü momenti oluşturuyordu denebilir. Eğer daha güçlü bir direniş sergilenebilseydi, içinde bulunduğu hassas durum nedeniyle hükümet daha fazla geriletilebilirdi. Tam da bu anın özgün somut şartları dolayısıyla, Türk-İş bürokrasisinin oynadığı hain rolün önemli bir belirleyiciliğinin olduğu hemen vurgulanmalıdır. Türk-İş’in bu yıl 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması konusunda ilk başta sergiler göründüğü tutum bir yönüyle SSGSS sürecinde oynadığı işbirlikçi rolün izlerini silme kaygısındandır. İşçi sınıfı bu hainlerden ve diğerlerinden elbet bir gün hesap soracak ve belini doğrultarak bu kayıpları geri alacaktır. Yine de sürecin bittiği söylenemez. SSGSS konusunu gündemden düşürmemek gereği bir yana, sırada kıdem tazminatları saldırısı bulunmaktadır. O nedenle 1 Mayıs sonrası süreçte bu konuları işçi sınıfının mücadele gündeminde tutmak önem taşımaktadır.

İdeolojik argümanlar ve gerçekler

Bu saldırıların dünya genelinde yürütülen saldırılar olduğunu uzun boylu anlatmaya gerek bulunmuyor. Son çeyrek yüzyıldır burjuvazi dünyanın her yerinde benzer saldırılar gerçekleştirdi ve hâlâ da buna devam ediyor. Sermayenin uluslararası ölçekte merkezi örgütlenmeleri ve ideologları bu saldırıları etraflıca planlayıp gerekli ideolojik argümanları da temin ediyorlar. Böylece oluşturulan somut saldırı programları dünyanın her bir köşesinde hemen hemen aynı söylemle uygulamaya sokulmaya çalışılıyor. IMF’nin herhangi bir ülkeye kredi vermek için bu tür yasal düzenlemeleri şart koşması, bu merkezi mekanizmanın yalnızca çarpıcı bir göstergesidir. Nitekim AKP yeni saldırı yasasını çıkarır çıkarmaz, IMF’nin 3,7 milyar dolarlık yeni kredi dilimini salıvereceği açıklanmıştır.

“Sosyal güvenlikte reform” adlı paket bu tür uluslararası merkezlerde hazırlanmış global bir sermaye programıdır ve bu saldırı programının temel maddeleri her yerde aynıdır. Emekliliğe ilişkin olarak, emeklilik yaşının yükseltilmesi, emeklilik maaşlarının düşürülmesi, emeklilik sisteminin özelleştirilerek özel emeklilik sigortasına geçilmesi hedefleniyor. Sağlığa ilişkin olarak da, parasız hizmetin asgari bir hizmet paketiyle sınırlandırılıp fazladan haraç alınması, koruyucu sağlık hizmetlerinin mümkün olduğu ölçüde tasfiye edilerek, toplumsal maliyeti çok daha fazla olan tedavi edici tıbbın mutlak hâkim kılınması amaçlanıyor. Ayrıca hem sağlık hizmetleri hem de sağlık sigortası fonları özelleştirilerek kamusal sağlık sisteminin tasfiyesi öngörülüyor.

Saldırıların bu evrensel karakterinin bir parçası olarak, işçi kitlelerin bilincini bulandırmaya yönelik benzer ideolojik argümanlar dolaşıma sokulmakta ve bunlar ülkelerin özgün şartlarına adapte edilmektedir. Örneğin emeklilikle ilgili olarak, özellikle gelişmiş ülkelerde yürütülen propagandanın temel ayağını “ortalama ömür uzuyor, doğurganlık azalıyor, bu nedenle daha uzun süre çalışmamız, daha azla yetinmemiz gerekiyor” iddiası oluşturuyor. Türkiye’de ise bunun bir çeşitlemesi olan “aktif sigortalı başına düşen emekli sayısı çok yüksek” argümanı ön plana çıkarılıyor. Hem dünyada hem Türkiye’de ortak çığırtkan söylem ise elbette hepimizin aşina olduğu, sosyal güvenlik sisteminin alarm zilleri çaldığı, birkaç yıl sonra çökeceği ve bir an önce uzun vadeli tedbir alınması gerektiğidir. Özü gereği anarşik ve plansız olan kapitalizmde, egemenlerin emeklilik konusunda 50-100 yıla yayılan uzun vadeli plan çığlıkları atması, ancak ikiyüzlülüğün bir ifadesi olarak görülebilir.

Burjuvazinin ideolojik söylemini açığa kavuşturmak için, sadece bir örnek olarak, en temel iddiayı ele alalım. “Yaşam süresi uzuyor, yaşlı sayısı artıyor” iddiasından, ya da diyelim ki tespitinden, çıkması gereken sonuç nedir? Daha ötesine gitmeye gerek olmadan, ilk akla gelebilecek insani ve mantıki sonuç, “demek ki toplumsal zenginlikten yaşlılar için, emekliler için ayrılması gereken pay arttırılmalı” sonucu değil midir? Ama sermaye ideolojisinin çıkardığı sonuç, zaten geçim savaşı veren yaşlıların, emeklilerin daha azla yetinmesi ve emekli olmak için de daha yüksek primlerle, daha uzun yıllar boyunca çalışılması gerektiği sonucu oluyor. Yani, milyarlarca işçi ve emekçi için sefil bir yaşlılık, mezarda emeklilik ve çalışanlar için de çok daha uzun yıllar kölece çalışma, toplumsal zenginlikten daha az pay ve daha ağır geçim şartları! Buna karşılık, dolar milyarderlerinin sayısında ve servetinde hayâsız bir artış! “Dünyaların en iyisi” kapitalist düzenin insanlığa vaat ettiği bu! Yani yaşam süresinin uzaması insanlık için bir mutluluk kaynağı olması gerekirken, haklarımıza saldırı için bir bahane yapılmaktadır.

“Düşene kadar çalış!”

Sermaye sözcüleri bazen daha dobra ve küstah olabiliyorlar. Böyle anlarda sorunu gerçekte nasıl gördüklerini daha iyi yakalamak mümkün oluyor. Dünya burjuvazisinin en önde gelen yayın organlarından biri olan Time dergisi 2002 yılındaki bir sayısının kapak konusunu “Bundan sonra emeklilik mümkün mü?” başlığıyla sunuyordu. İçerikte de, insanların “20-30 yıl” emeklilik dönemi geçirmelerinin, tarihte ancak bir istisna olan son devirde söz konusu olduğunu, bu konuda “tarihsel normun, ‘düşene kadar çalış’ ilkesi olduğunu” ve şimdi gidişatın da yine bu “tarihsel norma” doğru olduğunu belirtiyordu. Bu sözlerin tercümesi şöyle yapılabilir: işçi sınıfının elde ettiği kimi haklar görece kısa bir tarihsel döneme aitti ve o dönem artık bitmiştir, “normal” olan siz işçilerin ölene dek çalışmasıdır!

İşin doğrusu, daha ziyade İkinci Dünya Savaşı sonrası yaklaşık 40 yıllık dönemde hayat bulmuş olan sosyal güvenlik gibi kazanımlar, aslında önemli ölçüde ileri kapitalist ülkelerle sınırlıydı. Yani insanlığın çok geniş kesimleri için sosyal güvenlik söz konusu değildi ve halen de değildir. Ayrıca bu ileri kapitalist ülkelerde bile işçi sınıfının tamamı az çok güvenceli bir sosyal korumaya sahip değildi. Örneğin ABD’de nüfusun yüzde 40’ı sağlık güvencesinden yoksundur. Neo-liberal saldırı dalgasının hemen arifesi sayılabilecek 1980 gibi bir tarihte bile, Amerikan işçi sınıfının ancak yarısından azı garantili bir standart emeklilik maaşı sistemine dahildi.

Peki, Time dergisinde bahsedilen, “sağlıklı insanların ömürlerinin son 20-30 yılında çalışmadıkları tek tarihi dönem”in sırrı neydi? Eğer Time dergisi dobralığını biraz daha ileri götürseydi, bu dönemin sırrını “burjuvazinin işçi sınıfından ve devrimden korktuğu ve kapitalizmin de canlı bir yükseliş içinde olduğu dönem” diye açıklaması gerekirdi. İşin sırrı tastamam buradadır. Diğer tüm kazanımlar gibi sosyal güvenlikle ilgili kazanımlar da işçi sınıfına altın kase içinde ikram edilmemiştir. Bunlar, esas olarak işçi sınıfının dünya genelinde burjuvazinin yüreğine saldığı devrim korkusundan dolayı elde edilmişti.

Ancak işçi sınıfının gücü ve mücadelesi, sosyal demokrat ve Stalinist önderliklerin sınıf işbirlikçi tutumları nedeniyle başarılı devrimlere dönüşmedi. Bu hain önderlikler sayesinde işçi sınıfı burjuvaziden koparılan bu tavizlerle zaman içinde burjuva düzene iyice eklemlendirildi. Dolayısıyla bir yanıyla kazanımları oluşturan bu önemli reformlar, diğer yanıyla işçi sınıfını düzene bağlayan iplikler haline getirildi. O dönemde oluşan sınıflar arası yeni dengenin adlandırılışıydı aslında “sosyal devlet” ya da “refah devleti” kavramları.

Ne var ki, daha önceki bir yazımızda (bkz. Levent Toprak, Kapitalizmde Sosyal Güvenlik, MT, Nisan 2006) da açıkladığımız gibi, buna nesnel bir zemin sunan kapitalizmin 2. Dünya Savaşı sonrası yaşadığı canlı yükseliş, 70’lere gelindiğinde artık son bulmuş ve kâr oranları belirgin biçimde düşmeye başlamıştı. Sermaye bunu telafi edebilmek için işçi sınıfının yaratılan toplumsal zenginlikten aldığı payı azaltmaya yönelik büyük ölçekli merkezi bir saldırıya koyuldu. Bir geçiş dönemi olarak görülebilecek 70’lerden sonra, dünya burjuvazisi asıl olarak 80’lerle birlikte küresel saldırısını Reagan ve Thatcher’ın bayraktarlığında başlattı. O günlerde Reagan’ın bütçe işleri direktörü olan bir zat, hedeflerini, “refah devletinin ikiz kaleleri Social Security ve Medicare’i [ABD’deki kamusal emeklilik ile sağlık sigortası programları] fethetmek” diye açık biçimde ortaya koyuyordu.

Bunun anlamı, sermayenin esas olarak 2. Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfıyla yaptığı anlaşmanın artık tasfiye edilmesi zamanının geldiğiydi. Çünkü düzenle bütünleşen işbirlikçi, reformist sendikal ve siyasal önderlikleri aracılığıyla düzene eklemlendirilip uysallaştırılan işçi sınıfına saldırmak artık daha mümkün görünüyordu. Dolayısıyla, “sosyal devlet” ya da “refah devleti” gibi adlarla anılan sistem artık burjuvazi için gereksiz bir maliyet durumuna gelmişti ve tasfiye edilmesi gerekiyordu. 80’lerin sonunda SSCB’nin başını çektiği modern despotik bürokratik diktatörlüklerin çöküşüyle birlikte daha da pervasızlaşan burjuvazinin saldırı dalgası olağanüstü bir ivme kazandı. Bu saldırılar dünyanın birçok ülkesinde işçi sınıfına önemli kayıplar yaşatmasına rağmen, burjuvazi hâlâ işçi sınıfının bütününü “tarihsel norma” tam anlamıyla döndürmeyi başarabilmiş değil. O nedenle saldırılar tüm hızıyla sürmektedir.

Fonlar burjuvazinin iştahını kabartıyor

Amerikalı bütçe direktörünün “fethetme” gereğinden söz ettiği emeklilik ve sağlık sigortası programlarının sermaye için anlamı neydi? O sözün sarf edildiği sırada bu fonlarda işçi sınıfının sağlık ve emekliliği için trilyonlarca dolar birikmiş durumdaydı ve burjuvazinin ağzının suyu akmaktaydı. Bu fonlarda patronlardan vergi biçimi altında alınan kesintiler de bulunuyordu. İşte sermaye sınıfı, her şeyden önce kendisinden yapılan kesintinin azaltılmasını ve sonra da bu fonların giderek özel bireysel fonlara dönüştürülerek sermayenin kumarhaneleri olan mali piyasalara açılmasını istiyordu. Sermaye o günlerden bu yana sürdürdüğü ataklarla bu alanda önemli mesafe kaydetmiştir. ABD’de garantili emeklilik programına dahil olan nüfus 1980’den 1996’ya kadar olan sürede yalnızca 3 milyon kişi artarak 41 milyona çıkarken, propagandalar sonucu aldatılarak güvencesiz özel emeklilik programlarına dahil olanların sayısı ise bir patlamayla 20 milyondan 50 milyona çıkmıştır. Bu çoğunluk kesim, özel emeklilik fonlarının işleme sokulduğu borsalarda yaşanan çöküşler ve şirketlerin dalavereleri sonucu çok ciddi kayıplar yaşamış ve bunların önemlice bir bölümü tüm birikimlerini yitirerek yaşlılık günlerini sefalet içinde geçirmeye mahkûm hale düşürülmüşlerdir. Bu konuda özellikle ABD ve İngiltere’de 90’lar boyunca Enron’dan tutun, Maxwell’e, Unilever’e kadar birçok dev ve “saygın” şirketin işçilerin milyarlarca dolarını nasıl iç ettiğini anlatan sayısız öykü bulunmaktadır. Tüm dünyada yapılmaya çalışılan da budur.

Bugün dünya ölçeğinde borsalar ve diğer mali piyasalara sürülmüş olan özel emeklilik fonlarının büyüklüğünün 25 trilyon dolar olduğu söylenmektedir. 2001 yılına ait bir veriye göre, İngiltere’deki şirketlerin toplam hisselerinin yarısından fazlasını bu emeklilik fonları ve sigorta şirketleri ellerinde tutmaktadır. İngiltere’deki özel emeklilik fonları 1960’larda şirketlerin hisselerini ellerinde ortalama 23 yıl tutarken, 2000’lere gelindiğinde bu süre 18 aya inmiştir. Yani işçi fonları artan ölçüde kısa vadeli spekülatif mali oyunlara meze yapılmaktadır. Yine İngiltere’de 1990’lar boyunca çalışanlarına özel emeklilik planları sunan şirketlerin, “borsa nasıl olsa yükseliyor, bununla üzerini örteriz” hesabıyla, bu fonlardan toplam 18 milyar sterlin çaldıkları ortaya çıkmıştır. Türkiye’deki borsa için burjuva ekonomistlerin sürekli olarak “kurumsal yatırımcı” ihtiyacından dem vurmasının altında benzer hevesler yatmaktadır. “Kurumsal yatırımcı” sözüyle kast edilen tam da böylesi emeklilik sigortası fonlarıdır. Bütün burjuvalar bu fonları kumar masasına sürerek nasiplenmek istiyorlar.

Türkiye’de televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında mutluluk ve huzur tabloları eşliğinde verilen bunca bireysel emeklilik sigortası reklâmının hikmeti buradadır. Çalışanları bireysel emekliliğe geçişe zorlamak için izlenen politikanın temel ayaklarından birini kamusal emeklilik sisteminin getirisini işçi için olabildiğince yetersiz kılmak ve onu özel emeklilik sigortasına yönlendirmek oluşturmaktadır. Bunun için bireysel emeklilik sigortası şirketlerine yasa yoluyla vergi muafiyetleri gibi kıyaklar tasarlanmaktadır.

SSGSS’yi meclisten geçiren hükümet bu yasayla ayrıca bazı vakıf ve sandıklarda birikmiş emeklilik fonlarının da 3 yıl içinde Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) devredilmesini şart koşmuştur. Yapılan özel düzenlemeyle bunların özel emeklilik sistemlerine aktarılmasının planlandığı anlaşılıyor. Hazırlanmakta olan bir diğer yasayla da işçilerin kıdem tazminatları hedef alınmakta, büyük bir kıdem tazminatı fonu kurmak suretiyle bunun sermayeye peşkeş çekilmesinin hesapları yapılmaktadır. Bireysel emeklilik sigortası şirketleri bu iki kaynağın her birinin yaklaşık olarak 7-8 milyar dolarlık bir pasta oluşturacağını hesap ederek ellerini ovuşturuyorlar. Sabancı holdingin sigorta şirketi müdürünün basına alenen “bunlar iştahımızı kabartıyor” demekten kendini alamamış olması çok söze yer bırakmasa gerek.

Yeri gelmişken, hükümetin SSGSS’nin hemen ardından ilan ettiği bir başka saldırıdan, yani yeni “istihdam paketi”nden de bahsetmek gerekiyor. Bununla işverenin ödediği sigorta primi payı 5 puan indirilmekte, yani yetersiz olduğu söylenen sosyal sigorta fonları daha da azaltılmakta ve işsiz işçilerin çok azının yararlanabildiği işsizlik sigortası fonunun bir bölümüne de yatırımlara kaynak aktarma bahanesiyle el konulmaktadır.

Sosyal güvenlik ve ücret

Sermaye ve onun devleti işçilerin sosyal güvenlik fonları üzerinde kendilerini doğal hak sahibi olarak görmekte ve bu fonları tümüyle kendi istedikleri gibi kullanmaya çalışmaktadırlar. Ülkeler arasında farklılıklar olmakla birlikte, bu fonların yönetimi yasalar ve sözleşmelerle büyük ölçüde sermayeye ve onun devletine verilmiştir. Örneğin Türkiye’de SSK’nın yönetiminde işçi temsili bulunmasına rağmen, bu temsil sermaye ve onun devletinin toplam temsil oranı yanında azınlıkta bırakılmakta ve kararlarda belirleyici olma şansı verilmemektedir. Sermaye sınıfı işçilere ait hayati fonlar üzerinde söz hakkına sahip olmasını meşru göstermek için en çok “orada benim de katkı payım var” demagojisini ya da bu fonlar genelde çok büyük fonlar olduğu için “ekonominin bütünü üzerinde etkili, o nedenle bizim de işin içinde olmamız lazım” yollu argümanı kullanır. Bu ikincisini bir kenara bırakalım.

Sosyal güvenliğin finansmanı değişik ülkelerde değişik biçimler almaktadır. Bu fonlar için kesintiler kimi ülkelerde prim biçimi altında, kimi ülkelerde vergi biçimi altında, kimi ülkelerde de bu ikisinin bir bileşimi şeklinde yapılmaktadır. Fakat genelde tüm bu farklı uygulamalarda hem işçi hem işveren bu fonlara katkıda bulunuyor görünmektedir. Ancak görünüşteki bu durum, özde patronların az bir “katkı”yla fonların bütünü üzerinde söz hakkına sahip olmasını haklı göstermeye yarayan bir tür muhasebe oyunudur. Gerçekte, hangi muhasebe şeklini alırsa alsın bu kesintiler özde işçinin ücretinin bir parçasıdırlar.

Bunu iyi anlamak için ücret sorununu iyi kavramak gereklidir. Engels’in ifadesiyle, “Ortalama ücret, belli bir ülkenin işçilerine, bu ülkenin yaşam koşullarına göre kendi soylarını sürdürmeleri için gerekli geçim araçlarının toplamına eşittir.” Ve bu ortalama ücret (emek-gücünün değeri) Marx’ın dikkat çektiği gibi, yere ve zamana göre değişebilen fiziksel ve toplumsal koşullarla belirlenir. “Emek-gücünün değeri, biri salt fiziksel, ötekisi ise tarihsel ya da toplumsal olan iki öğeden oluşur. Emek-gücü değerinin alt sınırını fiziksel öğesi belirler… Salt fizyolojik olan bu öğe yanında, her ülkede, emeğin değeri, geleneksel yaşam düzeyi ile de belirlenir. Bir yaşam düzeyi, yalnız fiziksel yaşamdan ibaret olmayıp, insanların içinde yaşadıkları ve içinde yetiştirilmiş oldukları toplumsal koşullardan doğan bazı gereksinmelerin doyurulmasıdır… Emeğin değerine giren bu tarihsel ya da toplumsal öğe artabilir ya da azalabilir, büsbütün ortadan kalkabilir, öyle ki, geriye fiziksel sınırdan başka bir şey kalmaz.” (Ücret, Fiyat, Kâr)

Bu tarihsel ve toplumsal öğe esas olarak sınıf mücadeleleriyle belirlenen bir şeydir. İşçi sınıfı zorlu mücadeleler sonucunda yaşlılık, sağlık kaybı, işsizlik gibi çeşitli çalışamazlık durumlarında geçimini sürdürme araçlarını da gerekli geçim araçlarının bir parçası haline getirmiştir. Böylece, bunun elde edilebildiği ülkelerde, çalışamazlık durumlarında işçinin az çok geçiminin sağlanması doğal bir toplumsal kabul ve yasal hak düzeyine yükselmiştir. Dolayısıyla sosyal güvenlik patronların yüce gönüllü bir ihsanı ya da işçi sınıfı için bir lüks olmayıp, onun varlığını sürdürebilmesi için gerekli geçim araçlarının, yani ortalama ücretinin bir parçasıdır. Ancak ustaların da dikkat çektiği gibi ücretin içindeki “toplumsal öğe artabilir ya da azalabilir.” Nitekim yukarıda vurguladığımız gibi, sermaye 80’lerden bu yana işçi sınıfını “tarihsel norm” dediği fiziksel asgariye doğru geriletme gayreti içindedir ve bu yolda önemli mesafe kaydetmiştir.

Dolayısıyla, sadece ve sadece işçilerin mücadelesiyle ve onların çalışamazlık durumları için oluşturulmuş olan, harcamaları da tümüyle bu durumlarla ilgili olan bu fonların işçilerin fonları olduğu apaçıktır. Zaten tam da bu nedenle çeşitli ülkelerde işçi hareketinin haklı taleplerinden biri, bu fonların denetim ve yönetiminin tümüyle işçi sınıfının elinde olması ve sermayenin ve devletinin bunların yönetiminden elini tümüyle çekmesidir. O halde, konuya olması gerektiği gibi, ücret kavramının özü bakımından yaklaşıldığında, bu fonlara giden katkıların tamamı, kâğıt üstünde işveren katkısı ya da payı gibi gösterilen kısım da, ücrete dışsal olmayıp onun bir parçasıdır. Dolayısıyla işçiler, hangi ad altında olursa olsun kendi sosyal güvenlikleriyle ilgili bu katkı paylarını ücretlerinin parçası olarak görmeli ve ücretin doğrudan ceplerine giren kısmı konusundaki hassasiyeti, bu kısımlar için de göstermelidirler. Bu bağlamda, sosyal güvenlik fonlarının yönetiminden sermayenin ve devletinin tümüyle elini çekmesi talebi yükseltilmelidir.

Sermayenin bölücü taktikleri ve mücadele

İşçi sınıfının dikkatli olması gereken bir nokta da, sermayenin bu saldırılarını hayata geçirirken kullandığı bölücü taktiklerdir. Sermaye hükümetleri yaptıkları düzenlemelerde, işçi ile memuru, kayıtlı işçi ile kayıtdışı işçiyi, işçi sınıfının şimdiki kuşağı ile gelecek kuşaklarını karşı karşıya getirecek biçimde hareket etmekte, bunun yanı sıra işçi sınıfı ile Bağ-Kur kapsamındaki küçük mülk sahibi emekçinin birlikte hareket etmesini önlemeye çalışmaktadır. Bunlar tepkiyi kırma amaçlı, saldırı programlarını aşama aşama yürüten bölücü taktiklerdir.

Emeklilik yaşını yükselten düzenleme için başbakan muhtelif konuşmalarında sıkça, şimdi yapılan düzenlemenin mevcut çalışanları ilgilendirmediğini söyleyerek, işçilere “siz kendi keyfinize bakın, bırakın çocuklarınız mezarda emekli olsun, size ne?” demiş oluyordu. Bununla “acaba bu yasa beni etkiliyor mu, etkiliyorsa ne kadar etkiliyor” tasasına düşen birçok emekçinin aklını bulandırmayı ve tepkilerini savuşturmayı amaçlıyordu başbakan. İşçi sınıfının gelecek kuşaklarını sermaye canavarının ağzına atmakta beis görmeyen bu zat, aynı zamanda hiç utanmadan halka en az üç çocuk doğurmayı tavsiye edebiliyordu. Allah rızkını verirmiş! Bir rızk varsa, Allahın adını ağızlarından düşürmeyen din simsarlarının bu rızkı gasp etme konusunda en ileri gidenler olduğuna şüphe yok.

Benzer biçimde işçi sınıfının yapay olarak memur diye sınıflandırılan kesimi ile diğer kesimleri arasında önemli eşitsizlik duvarları çekilmekte ya da sözümona bu farkları kaldırma adına herkesi en kötüde eşitleme çabası gösterilmektedir. Yeni yasayla, halihazırda çalışmakta olan memurların, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emeklilik maaşlarının düşürülmesi uygulamasından muaf tutulmasının böylesi bir amaç güttüğü muhakkaktır. Başka bir böl-yönet uygulaması olarak, yine kayıtdışı çalışmaya bilinçli biçimde göz yumulmakta ve kayıtdışılığın suçu mevcut sosyal güvenlik sistemine atılmak suretiyle, yük kayıtlı işçilerin sırtına bindirilmektedir. Böylece, kayıtdışı çalışmaya mecbur bırakılan işçinin, “benim zaten bir sosyal güvencem yok, düzenlemelerden bana ne” şeklinde düşünmesi sağlanmaktadır. Tüm bunlar düşünüldüğünde, diğer mücadele konularında olduğu gibi, sosyal güvenlik konusunda da işçi sınıfının mücadele birliğinin sağlanması, saldırıların püskürtülebilmesi için son derece önemlidir. Bu nedenle, sınıfın tüm kesimleri için eşit biçimde en ileri kazanımların elde edilmesine çalışılmalı ve özellikle de büyük bir kangren olan kayıt dışı ve sendikasız çalıştırmaya karşı mücadeleye özel önem verilmelidir.

İşçi sınıfı başka birçok kazanımını olduğu gibi sosyal güvenliği de uzun mücadeleler sonucunda elde etmiştir. Bu mücadeleler sonucunda sosyal güvenlik işçilerin yaşamak için gerekli geçim araçlarının bir parçası haline gelmiştir. Ancak işçi sınıfı mücadeleden ve örgütlülükten uzaklaştığı ölçüde, sermayenin pervasız saldırılarına açık hale gelmiştir. O nedenle burjuvazi yıllardır işçi ücretlerini fiziksel asgariye indirme yolunda taarruzdadır. O halde gereken, mücadeleyi ve örgütlülüğü her düzeyde yükseltmekten başka bir şey değildir. SSGSS’ye karşı verilen sınırlı mücadele süreci bile, sermayenin ancak mücadeleyle geri adım atacağını açıkça göstermektedir.

Mücadele ve örgütlüğü yükseltebilmek için doğru bir perspektife sahip olmak gereklidir. İşçi sınıfının bütün kesimlerini gözeten, onun ulusal ve uluslararası birliğini sağlamaya dönük bir perspektifle hareket etmek, reformların her zaman büyük devrimci mücadelenin yan ürünleri olduğunu unutmamak, “sosyal devlet” gibi düzen içi hayalleri bir kenara bırakıp, sınıfsız toplum ve ona giden yolu açacak bir devrimci işçi iktidarı hedefiyle yürümek gereklidir. Marx’ın vaktiyle dediği gibi işçi sınıfı ya devrimcidir ya da hiçbir şey!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:38, Mayıs 2008