Navigation

Kürt Sorununda Açmaz Sürüyor

Geçtiğimiz birkaç hafta içinde Kürt sorunu bağlamında hızlı ve yoğun gelişmeler yaşandı. Önce Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ı Kürt sorununu görüşmek üzere ziyareti, ardından Leyla Zana’nın yaptığı açıklamalar, arada Kürtçenin seçmeli ders yapılması, sonra da Kandil’e giden gazeteci Avni Özgürel’in ziyaretinin içeriği hakkında açığa vurulan hususlar ve tüm bunların ardından gelen PKK’nin Oramar (Dağlıca) eylemi. Derken, çok geçmeden, Suriye hava sahasını ihlal eden bir Türk savaş uçağının Suriye tarafından vurularak düşürülmesi ve savaş tamtamlarının çalmaya başlaması.

Yine bu süreçte KESK’teki Kürt emekçilere yönelik olarak KCK operasyonları kapsamında başlatılan tutuklama dalgası, Leyla Zana’nın Kürt hareketi cephesinden uyarı ve eleştiri almasına rağmen Erdoğan’la görüşmesi, artan asker ve gerilla ölümleri gibi gelişmelerle birlikte, Kürt sorunu ve onunla doğrudan ilişkili Suriye sorunu bağlamında çatışmanın kızıştığı yeni bir evreye geçilmekte olduğu görülüyor. Kimi çevreler Kürt sorununda çözüm çabalarının hâkim olduğu yeni bir yumuşama dönemine girilmekte olduğu yönünde hava yaratmaya çalışsalar da gerçeklik bunun tersine işaret etmektedir. Ortada hiçbir net bilgi olmamakla birlikte bazı mahfillerde birtakım çabaların yürütüldüğü varsayılsa bile, iç siyasetin muhtelif düzeylerdeki çelişkileri, bölgesel ve küresel dinamiklerin sergilediği eğilimler düşünüldüğünde, bunlar genel tabloyu değiştirmemektedir.

Burada birçok faktörle belirlenen karmaşık bir denklem bulunmaktadır. Bu denklemin temel unsurunu hiç kuşkusuz uzun yılların çözümsüzlüğü içinde Kürt sorununun giderek ağırlaşması, yani birikim etkisi oluşturmaktadır. İçinde bulunulan dünya ve bölge konjonktüründe sorunun inatla sürüncemede bırakılması, çözümden ısrarla geri durulması Kürt halkının ve ulusal hareketinin tahammül sınırlarını zorlamaktadır. Bunun yanında en önemli dolaysız etmen olarak Suriye sorununun giderek kızışması yer almaktadır. Bir başka etmen ise devletin bir yandan umut dağıtıp, diğer yandan Kürt hareketinin elini kolunu budama ve bölerek güçsüz düşürme siyasetini ısrarla sürdürmesidir. Son olarak vurgulanması gereken bir etmen de yeni bir anayasa sürecinin işlemekte oluşu ve AKP’nin bu süreçte bir tür başkanlık sistemine geçmeyi arzulamasıdır. Bu arzu, başkanlık sistemi için ihtiyaç duyduğu ekstra oyları asıl olarak MHP seçmeninden devşirebileceğinin hesabını yapan Erdoğan’ı, bu seçmen kitlesini kritik dönemece kadar kendisinden uzaklaştırmayacak bir yol tutturmaya sürüklemektedir.

Suriye

Bu etmenler dizisi içinde Suriye sorununun özel bir ağırlık ve öncelik taşıdığını görmek gerekiyor. Bölgesel ve küresel ölçekli dinamiklerin doğrudan doğruya işlemekte olduğu Suriye sorunu birçok gelişmeyi belirlemektedir. Türkiye’nin de bir parçası olduğu ve dahası mızrak uçluğuna soyunduğu emperyalist Batı ittifakının Suriye üzerindeki baskıları gitgide artmaktadır. Bir yandan silahlı muhalefete yapılan yardımlara hız verilmekte ve bu doğrultuda uluslararası medyaya yansıyan haberlerin dozu giderek artmakta, diğer yandan ise Esad rejimi üzerindeki basınç her düzeyde arttırılmaktadır. Bu durum Suriye’nin arkasında saf tutan ve onu silahlandıran Rusya’yı bile doğrudan etkilemeye başlamıştır. Örneğin Suriye’ye helikopter parçaları götüren bir Rus gemisinin İskoçya açıklarında durdurulması ve sevkiyatın engellenmesi bu açıdan dikkate değer bir gelişmedir. Batılı emperyalist güçler Rusya üzerindeki baskılarını gözle görülür biçimde arttırmış durumdadırlar.

Bunun karşısında Rusya ise diş göstermekte, Suriye’ye bir askeri saldırıya asla cevaz vermeyeceğini ilan etmektedir. Elbette bunlarla yetinmemekte, Suriye’yi silahlandırmaya alabildiğine hız vermektedir. Sevkiyatı engellenen helikopter parçaları bunun sembolik ifadesidir. Suriye’de bir tampon bölge oluşturma tartışmalarının ayyuka çıktığı bir süreçte Suriye’nin hava savunma sistemlerinin modernleştirilerek güçlendirilmesi ve Türk uçağının da düşürülerek gözdağı verilmesi hep bu çerçevede düşünülmesi gereken gelişmelerdir. Zaten o Türk savaş uçağı da, belirtilerin kuvvetle işaret ettiği üzere, Suriye’nin hava savunma sistemi hakkında istihbarat toplama amacıyla o bölgelerde keşif uçuşu yapmaktaydı.

Suriye’nin Rusya için kritik bir öneme sahip olduğu uzun boylu anlatılması gerekmeyen bir olgu. Rusya’nın Akdeniz’de sahip olduğu tek deniz (ve aynı zamanda hava) üssü Suriye’de bulunuyor. Suriye’nin kaybedilmesi Rusya için bölgede çok önemli bir müttefikin ve dayanağın kaybedilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Suriye bağlamında karşı karşıya gelen güçler Suriye’nin çok ötesine taşan bir anlam ifade etmektedir. Bir yanda Suriye-İran-Rusya-Çin ekseni (mevcut iktidarıyla Irak da dahildir) diğer yanda ise ABD-Avrupa-Türkiye-Suudi Arabistan ve hempalarının oluşturduğu eksen karşı karşıya gelmektedir. Bu bakımdan küresel emperyalist güçler arasında yürümekte olan kapışmanın oldukça dolaysız biçimde işlemekte olduğu bir süreç yaşanmakta Suriye bağlamında.

Bu durumda Suriye içindeki siyasal güçler de bu büyük eksenli kutuplaşmada bir yer tutmaktalar ya da tutmak zorundalar. Esadcı güçler Rusya ekseninde yer alırken, başta İslamcı güçler olmak üzere Esad rejimine karşı silahlı mücadele yürüten belli başlı diğer güçler de Batı emperyalizmi ekseninde yer almaktalar. Bu güçler dizilişi içinde Suriye’deki Kürt hareketinin hangi tarafta yer alacağı meselesi önem taşımaktadır. Mevcut muhalefet güçlerinin Esad rejimi karşısında başlangıçta beklendiği kadar güçlü bir varlık gösterememiş olduğu ve Esad rejiminin sanılandan daha fazla güce ve toplumsal dayanağa sahip olduğu ortaya çıkmışken bu mesele daha da kritik bir hal almaktadır.

Suriye’deki Kürt hareketi Esad rejimine karşı açık bir muhalefet konumu almamış ve muhalefet güçleri arasına katılmamıştır. PKK’nin en güçlü parçasını oluşturduğu Suriye Kürt hareketinin şu ana kadarki tavrı genel olarak bir bekle-gör tavrı niteliğindedir. Suriye’de yaşanan tüm bu sürecin nihayetinde Batı Kürdistan’ın, aynı Irak’ta olduğu gibi otonomlaşmaya ve giderek bağımsızlaşmaya doğru evrilmesi açık ve kuvvetli bir olasılık olarak ufukta belirmiştir.

Tam da bu nedenle, Suriye Kürdistanı’ndaki yaşanan ve yaşanabilecek gelişmeler Türkiye’nin başlıca ilgi ve endişe kaynağını oluşturmaktadır. Arap halklarını saran isyan dalgası Suriye’ye de ulaştığı andan itibaren Türkiye Irak’a benzer bir durumun Suriye’de yaşanmasını engellemeyi ana hedefi olarak tayin etmiş durumdadır. Bu nedenle Suriye konusundaki politikasını alelacele ve kaba biçimde 180 derece çevirerek öne atılmış, ileride yaşanabilecek süreçlerde temel bir aktör olarak masada ve sahada etki sahibi bir güç olarak yer almayı güvencelemeye çalışmıştır. Özetle, Irak’ta “kaçan fırsatı” Suriye’de kaçırmak istememektedir. Bu politikanın aynı zamanda Suriye üzerinde genel anlamda nüfuz sahibi olma açısından da Türkiye’nin alt-emperyalist konumuna uygun düştüğünü kaydetmek gerekir.

Türkiye Suriye’de otonom ya da bağımsız bir Kürdistan oluşmasını engellemeye, engelleyemiyorsa bunun öncelikle PKK’nin hâkimiyeti altında olmamasına ve de doğrudan ya da Barzani üzerinden dolaylı olarak kendi nüfuzu altında kalmasını sağlamaya çalışmaktadır. Tarihsel olarak Barzaniciliğin hâkim olduğu Irak Kürdistanı’ndan farklı olarak Suriye Kürdistanı’nda PKK’nin etkin bir güç konumunda olması Türkiye için büyük bir sıkıntı oluşturmaktadır. Her halükârda Suriye Kürdistanı’nın otonomlaşmasının Kürt coğrafyasının bütününde büyük bir hava değişimine yol açacağı ve Türkiye’deki mücadeleye olağanüstü bir itilim vereceği açıktır.

İşte Türkiye’nin gerek daha önce Esad’la canciğer kuzu sarması diye tarif edilebilecek Suriye siyasetinden aniden çark etmesi, gerekse de Türkiye’deki Kürt sorununda izlemeye başladığı ürkek “açılım” siyasetinden dönmesi asıl olarak bu bağlamda olmuştur. Böylece Arap halklarının isyan dalgası hem içeride hem dışarıda, korkak TC’nin gerici yüzünü ortaya çıkarmıştır.

AKP’nin 2009’da yaşanan Habur kriziyle birlikte korkakça frene bastığı doğrudur, ancak kesin tornistan esas olarak Suriye’nin kaynamaya başlamasından sonra gerçekleşmiştir. O noktadan sonra AKP “açılım” ve müzakere siyasetini rafa kaldırıp, Kürt hareketine karşı dört koldan saldırı siyasetine geçmiştir. Nitekim gizli Oslo görüşmelerinin Habur’dan sonra da devam ettiği ortaya çıkmıştır. Bir protokol üzerinde anlaşmaya varıldığı halde, tam da Arap isyanının başladığı süreçte bu protokoller hükümet tarafından onaylanmamış, ardından Silvan saldırısı gelmiş ve müzakere süreci berhava olmuştur.

Bu kısıtlı analizden de görülebileceği gibi, Kürt sorunu bağlamında yaşanan gelişmeleri sadece iç dinamiklerle okumaya çalışmak genel olarak eksik bir yaklaşımdır. Çoktan beridir uluslararası yönleri önplana çıkmış bir sorun olarak Kürt sorunu bu düzlemdeki dinamiklerden bağımsız olarak asla ele alınamaz.

Topyekün baskı politikaları

Darbe soruşturmalarıyla orduyu da büyük ölçüde hizaya soktuğu bir süreçte, “ben farklıyım, bu kez de ben deneyeyim” kibrine kapılan AKP, Kürt hareketini ezme, yalıtma, etkisizleştirme ve halk desteğini kırma çabasına girişti. Aklınca bir yandan da geçmişten farklı olarak bölgeye ve Kürt halkına bazı ekonomik ve kültürel kırıntılar vererek halk ile ulusal hareketi birbirinden ayrıştırabileceğini hayal etti. KCK operasyonları kapsamında binlerce insan içeriye tıkıldı ve Kürt hareketinin legal kadrosuna önemli bir darbe vuruldu. Ancak bu baskılar “pek akıllı” güvenlik danışmanlarının tahmin ettiği sonucu vermedi. Kürt halkının ulusal harekete desteği azalmadı. Aksine AKP’nin çok şey bağladığı 2011 seçimlerinde tüm engellere rağmen Kürt hareketi büyük bir başarı elde etti. Bu durum AKP’nin kibrini ve saldırganlığını daha da arttırdı ve iş milletvekilliği gaspına kadar vardırıldı.

Bir yandan milyonlarca Kürt için tartışmasız bir lider konumunda olan Öcalan o günlerden bu yana, yani bir yıla yakın süredir avukatlarıyla bile görüşmesinin engellendiği bir tecride alındı, diğer yandan da sadece Kürtler değil Kürt halkının hak ve özgürlüklerini savunan herkes hedef tahtası haline getirildi. Hapishaneler tıka basa tutuklularla dolduruldu. İşte bu baskı politikaları hiç hız kesmeden günümüze kadar geldi. Bu iş o raddeye geldi ki, AKP’ye birçok konuda destek vermiş liberallerin bile önemli bölümü eleştirel bir konuma geçmeye başlamıştır. Hatta bunlardan bazılarıyla AKP açıkça karşı karşıya gelmiş ve bunlar bulundukları gazetelerden attırılmıştır. Durum buyken yine de bazı kalemler AKP’nin hiçbir ciddi adım atmaksızın, sadece bir parmak şıklatmayla Kürt halkını ve hareketini tavlayabileceği anlamına gelen yorumlar yapabildiler. Halbuki, AKP’nin, özellikle son bir yılda izlediği fütursuz baskı politikalarıyla, hele de bunun bir ürünü olan Uludere katliamı gibi tarihe kazınacak suçlarla Kürt halkında yol açtığı öfkeyi ve ulusal harekette oluşan tahribat ve acıları yok sayarak siyasal tahlil yapılamaz.

O nedenle Öcalan’a uygulanan tecride, KCK operasyonlarına ve bölgedeki askeri-polisiye operasyonlara son verilmeden, tümüyle keyfi biçimde içeride tutulan milletvekilleri salıverilmeden vb. yeni bir yumuşama ortamının oluşması beklenemez. Bunlar Kürt halkının ve her tutarlı demokratın Kürt sorunu bağlamında bugün savunduğu yakıcı somut talepler haline gelmiştir. AKP ise en pespayesinden Şark kurnazlığıyla Kürtçeyi seçmeli ders yapmakla tüm bu suçlarının unutulacağını sanmaktadır.

Öte yandan AKP ve akıldanelerinin izledikleri politikanın bir yönünü de Kürt hareketini bölme çabaları oluşturmaktadır. Bunun en bildik yönünü sürekli olarak PKK içindeki farklı güçler, eğilimler olduğuna dair haber ve yorumlar yapılması oluşturmaktadır. Bu haberler doğru olsaydı şimdiye kadar PKK’nin onlarca kez dağılıp paramparça olması gerekirdi. Elbette her büyük örgütte olduğu gibi PKK içinde de farklı eğilimler olması kaçınılmazdır. Ancak Türk medyasında yapılan haberlerde, devlet yetkililerinin, sözde güvenlik uzmanlarının yorumlarında, demeçlerinde yansıyan tablonun gerçeklerle pek ilgisinin olmadığı, bunların büyük oranda dezenformasyon ve manipülasyon amaçlı olduğu açıktır.

Egemen güçlerin bu çabalarının bir diğer ayağını ise kendilerine Kürt hareketi içinden legal alanda farklı muhataplar yaratmak oluşturmaktır. Kâh Kemal Burkay gibi kişiliklerden medet umulmakta, kâh BDP, hareketin bütününden soyutlanmaya ya da bölünmeye çalışılmaktadır. Bu çabalara son yıllarda dış destek de önemli ölçüde dâhil edilmeye çalışılmış, bu konuda özellikle Barzani’den medet umulmuştur. Çok ümit bağlanan bu gayretkeş çabalardan şimdiye kadar istenen sonuçların alınamadığı ortadadır. Aksine çoğu zaman bu çabalar ters tepmiştir.

Elbette bunun şimdiye kadar böyle olmuş olması bundan sonra da değişmez biçimde böyle tecelli edeceği anlamına gelmez. Sonuç olarak milyonları kucaklayan çok geniş bir ulusal hareketten söz ediyoruz. Bunun içinden çok değişik kesimlerin yer aldığı, farklı eğilimlerin olduğu açıktır. Hele bölgede kapitalizm gelişip, belli kesimler palazlandıkça bu tür eğilimlerin daha da belirginleşmesi öngörülebilir. Ancak düzenin hiçbir ciddi adım atmadığı ve atmadığı gibi alabildiğine baskı politikalarına sarıldığı ve adeta ayrımsız tüm kesimleri keyfi biçimde içeri tıkabildiği şartlarda bu politikaların tutması zordur. Üstüne üstlük, genel olarak bakacak olursak, 100 yılı aşkın bir ulusal hareket deneyimini geride bırakan, onlarca isyan gerçekleştirmiş ve büyük ihanetlerin deneyiminden geçerek politize olmuş bir halk söz konusudur.

Kürt halkının demokratik talepleri karşılansın

Son haftalar yaşanan ve Dağlıca eylemiyle tırmanan gelişmeler birçok kesimde şaşkınlığa ve kafa karışıklığına yol açtı. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ı ziyareti ve Kürt sorununun çözümü için yaptığı akil adamlar heyeti önerisi, Murat Karayılan’ın ılımlı açıklamaları, Öcalan’ın ev hapsi konusunda hayırhah görünümlü demeçler, Kürtçenin seçmeli ders yapılması vb. sonucu, Kürt sorununda yeni bir yumuşama ve hatta müzakere sürecinin başlamış olabileceğine dair iddia ve imalar havada uçuşmaya başlamışken Dağlıca eyleminin anlamı neydi? Elbette bu baş döndürücü gelişmeler sayısız türde spekülasyonu tetiklemiş durumda.

Daha baştan belirtmeliyiz ki, “bir barış süreci var mıydı”, “Dağlıca eylemi ile bu süreç sabote mi oldu”, “bunun sorumlusu kim” türü sorular üzerine spekülasyonlar ancak belirli açılardan ve sınırlı bir anlam ifade eder. Zira bir barış süreci olsun olmasın, bir sabotaj olsun olmasın, olduysa sorumlusu kim olursa olsun, değişmeyen temel ve nesnel bir gerçek var. Eğer milyonlarca insana ıstırap veren ve derin tarihsel kökleri olan bir politik sorun varsa ve bu sorun ısrarla hakiki bir çözüme kavuşturulmuyorsa, ya da en azından böylesi bir çözüm yoluna sokulmuyorsa, o zaman her türlü acılı hadisenin yaşanması için yeterli nesnel zemin var demektir. Bu işin neden olduğuna, zamanlamasına vs. dair binbir spekülasyon yapılabilir ama bu gerçek değişmez. Demek ki önemli olan, gerçek bir çözüme gidilmesi ve bu nesnel zeminin ortadan kaldırılmasıdır. Gündelik gelişmelerin zikzakları içinde bu nokta asla gözden kaçırılmamalıdır.

Bugüne kadar yaşanan gelişmeler devletin Kürt sorunu konusunda ciddi bir adım atmaya son derece gönülsüz olduğunu göstermektedir. Egemen sınıf içinde bir kesimin müzakereler ve belli haklar verilmek suretiyle bu sorunun bir biçimde çözülmesinden yana olduğu biliniyor. Ancak ne bu kesimler yeterli özgürlükçü ve demokratik bakışa sahip olmuşlar ne de yeterince kararlı ve güçlü davranmışlardır.

Silahlı mücadele yürüten ve kitle desteğine sahip hiçbir ulusal kurtuluş hareketi “silah bırak” demekle silah bırakmaz. Bir yandan ilgili ilgisiz binlerce insanın içeri tıkıldığı KCK operasyonları sürdürülürken, öte yandan bölgede askeri operasyonlar yürütülürken ve dahası Suriye Kürtlerinin önünü almak için yeni yeni melanetler tasarlanırken silahlı mücadelenin son bulması mümkün olabilir mi? Bunlara milyonlarca insanın tartışmasız bir lider olarak sahip çıktığı Öcalan’ın bir yıla yakın süredir tecritte tutulması, avukatlarıyla bile görüştürülmemesini eklediğimizde durum daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.

Silah bırakılması için, tüm tarihsel örneklerde görüldüğü gibi, kapsamlı müzakerelerin yürütülmesi ve güvene dayalı bir anlaşmaya varılması gerekir. Bu olmaksızın “silahlarını bıraksın” demek ve sonrası için “Allah kerim” havasında imalarda bulunmak, çözümsüzlükte ısrar eden bir demagojidir. Ortada derin kökleri olan ve özünde haklı bir politik dava vardır. 100 yılı aşkın süredir var olan Kürt ulusal sorunu, bu süre zarfında dört ülkede nice baskılara, nice katliamlara, nice acılara rağmen her seferinde yeniden su yüzüne fışkırmış ve kendini kabul ettirmiştir. Cin çoktandır şişeden çıkmıştır.

O halde ulusal baskı ve onun yarattığı acılardan da, emperyalist plan ve tezgâhlardan da kurtulmanın yolu soruna gerçek bir çözüm sağlanmasından geçiyor. Tarihsel deneyimlerin gösterdiği ve devrimci işçi sınıfının da yüz elli yılı aşkın mücadele tarihinde programına yazmış olduğu tek tutarlı çözüm ise ezilen ulusa kendi kaderini tayin hakkının verilmesidir. Bugünün Türkiye’sindeki mevcut şartlarda ilk yapılacaklar ise, Kürt hareketinin çeşitli temsilcilerinin uzun zamandır dile getirdikleri Kürt halkının anadilde eğitim, özerklik, anayasal vatandaşlık gibi haklı demokratik taleplerinin yerine getirilmesi ve bu temsilcilerin muhatap alınarak barışçı bir çözümün yolunun açılmasıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum; no 88; Temmuz 2012