Navigation

Kürt Sorunu Çözüm Bekliyor

İşçi sınıfı kapitalist krizin getirdiği mücadele görevlerinin yanı sıra, bir kez daha kabartılan militarizm ve Kürt düşmanlığı dalgasına karşı mücadele görevleri ile de karşı karşıya. Bu bakımdan işçi sınıfını her yönüyle zorlu bir mücadele dönemi beklemektedir. Kabartılan şovenist Kürt düşmanlığına kapıldığı takdirde işçi sınıfının mücadelesinin tümüyle sekteye uğrayacağı ve dayatılan baskıcı uygulamaları sineye çekmesi için çok daha uygun bir ortam oluşacağı asla gözden kaçırılmamalıdır. Bu şekilde egemenlerin krizin faturasını işçi sınıfına kesmesi de kolaylaşacaktır. O nedenle sınıf bilinçli işçiler yaşanan süreci doğru kavramalı ve mücadeleye bu bilinçle atılmalıdırlar.

Yoksulluğun, işsizliğin ve kültürel yozlaşmanın çaresizliği içinde kıvranmaya mahkûm edilen Türk emekçiler, ipleri kontrgerillanın elinde olan faşist gericiliğin kışkırtması ve yönlendirmesiyle, bunların gerçek sorumlusu olan kapitalist düzeni ve onun sahiplerini değil, Kürtleri hedef alabilmektedirler. Son haftalar içinde en sivri örneklerinden birini Ayvalık Altınova’daki cinnet kampanyasında gördüğümüz bu durum, egemenlerin sırası geldiğinde neler tezgâhlayabilecekleri konusunda (bir kez daha) vahim bir uyarıdır. Peşi sıra gelen Bezelé (Aktütün) baskını ve asker cenazeleri de egemenler tarafından aynı maksatlarla kullanılmış ve şovenist zehir bir kez daha ortalığı kaplamıştır.

Kürt sorununun ağırlığı

AKP hakkındaki kapatma davası sonuçlandığında egemen sınıfın belli kesimleri derin bir oh çekmişler ve yeni bir “istikrar” döneminin açılacağı beklentisini oluşturmaya koyulmuşlardı. O günlerde siyasal durumu çözümlediğimiz yazımızda bu kesimler tarafından pompalanan “demokratik açılım” beklentisinin ve yaratılmaya çalışılan iyimserlik havasının boş ve aldatıcı olduğunu vurgulamış, başka şeylerin yanı sıra Kürt sorununun olduğu yerde durduğuna ve yeni patlamaların kapıda olduğuna işaret etmiştik.

Nitekim Aktütün baskını, Türkiye’deki siyasetin taşlarını bir kez daha olanca gücüyle yerinden oynattı. Bir kez daha görüldü ki, ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın, ne kadar gargaraya getirilmeye uğraşılırsa uğraşılsın, Kürt sorunu tüm yakıcılığıyla olduğu yerde durmaktadır. Egemenler onu suyun altına bastırmaya çalıştıkça daha büyük bir güçle yüzeye fırlamaktadır. Gerçek bu. “Cami ve makarna” formülüyle Diyarbakır’ı fethetme sevdasına kapılan Başbakanın Diyarbakır’a yaptığı ziyarette düştüğü acıklı durum bunu tüm çıplaklığıyla göstermektedir.

Aktütün baskını ve onun etrafında cereyan eden son günlerin gelişmeleri, geçen bir yıl boyunca Kürt ulusal hareketine karşı devletin dört bir koldan tırmandırarak yürüttüğü saldırı kampanyasının esas itibariyle iflas ettiğini ortaya koymaktadır. Hatırlanacağı gibi, geçen yılki Oremar (Dağlıca) baskınından sonra sınır ötesi savaş tezkeresi çıkarılmış ve ordu bir yandan içte askeri operasyonlara hız verirken bir yandan da sınır ötesine sürekli olarak kara ve hava harekâtları düzenlemeye başlamıştı. Bu çerçevede ABD emperyalizmi ile yeni bir işbirliği süreci başlatılarak Güney’deki Kürt liderliklere de gözdağı verilmişti. Yapılan askeri saldırılar büyük başarı olarak sunulmuş ve bunun sonucu olarak bir kez daha PKK’nin “kırılma noktasına geldiği” propaganda edilir olmuştu.

Diğer taraftan, ordunun şahin çizgisine sanki direniyormuş havası yaratmayı bir ölçüde başaran AKP de, bu sayede 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Kürt illerinde nispeten yüksek oy alınca, Kürt ulusal hareketini bölgede etkisizleştirebileceği zehabına kapıldı. Yine de, tüm baskı ve engellemelere karşın, bağımsız adaylarla seçimlere girmek zorunda bırakılan DTP mecliste grup kuracak kadar milletvekili çıkarmayı başardı. Tabii uzun yıllardan sonra Kürt hareketinin meclise girmesi egemenler açısından bir anlamda hamamın namusunun bozulması gibi bir şeydi. DTP’nin sesini boğmak için ne lazımsa yapıldı ve nihayet hakkında kapatma davası da açıldı.

Egemen sınıf içi çatışmanın sahne önündeki kutup başları olarak AKP ve ordu arasındaki itiş-kakışın da yeni bir uzlaşma ve ateşkes evresine geldiği ve bu uzlaşmanın esas olarak Kürt sorunu üzerinden sağlandığı düşünüldüğünde, tüm bu süreci anlamak daha da kolaylaşır. İşbirliği halinde, bir koldan AKP’nin, diğer koldan ordunun, belli ölçülerde ABD ve Barzani desteği de alarak, Kürt ulusal hareketine karşı yürüttükleri çok yönlü saldırılar, düzen sahiplerinde “başarı” ümidinin yeşermesine yol açmıştı. Yaklaşmakta olan belediye seçimleri de bir bakıma bu “başarıyı” tescilleyecek, taçlandıracaktı! Diyarbakır fethedilecek, Kürt sorunu da “cami ve makarna” ile yatışma yoluna girecekti!

Şimdi gelinen noktada, tüm bu boş hayaller paramparça olmuştur. Burjuva gazeteci ve siyasetçilerin de itiraf ettikleri gibi, Aktütün sonrasında devlet cephesinde bir moral çöküş ve bozgun, Kürt ulusal hareketi cephesinde ise yeni bir inisiyatif ve yükseliş havası oluşmuş durumdadır.

Geçen yıl meseleyi “sınır ötesi” diye tarif edip ısrarla savaş tezkeresi isteyen ve aldığı tezkereyle bir yıldır sınır ötesine kara ve hava operasyonları düzenleyen, ABD’den şikayet edip sonrasında ondan istihbarat desteği alan, Barzani’den şikayet edip sonrasında onun da sessiz desteğini alan ve tüm bunların sonucunda da PKK kamplarının yerle bir edildiğini, oraların kendileri için “BBG evine” döndüğünü söyleyerek alay eden, PKK’nin “belinin kırıldığını” propaganda eden Genelkurmayın foyası Aktütün baskınıyla ortaya çıkmış oldu. Medyanın postal yalamadaki tüm birikimi ve becerisine rağmen, propaganda ile gerçeklik arasındaki uçurum gözlerden saklanamayacak kadar büyük ve açıktı.

Ordunun tüm öfkesine rağmen, Taraf gazetesinin, askeri başarısızlığı ve genelde orduyu sorgulayan haberlerini gözlerden saklamak mümkün olamadı. Peşi sıra, ifşa edilen “golfçü general” vakası da, vatan-millet-Sakarya edebiyatı yapıp, yoksul işçi-emekçi çocuklarını haksız savaşlarda ölümlere gönderenlerin gerçekte nasıl bir yaşam tarzına sahip olduklarını ortaya serdi. Golfün, finans-kapitalin tepe noktalarını işgal edenlerin zevkleri ve yaşam tarzıyla en çok özdeşleşmiş aktivitelerden biri olduğu düşünüldüğünde, generallerin bu “spora” ilgileri, onların gerçekte nereye ait olduklarını sembolik biçimde göstermiştir.

Sonuç olarak, “hikmetinden sual olunmaz” ordu, burjuva basında belki de ilk kez bu denli tartışılır hale geldi. Göreve geldiği günden beri burjuva basında “birikimli, kültürlü, entelektüel paşa” diye parlatılan yeni Genelkurmay başkanının, hiddetten köpürmüş bir şekilde ve çocuk azarlar gibi medyayı (ve aslında onun üzerinden herkesi) esas duruşa sokmaya çabalaması elbette bunun önünü kesmek içindi. “Paşasının başbakanı” da hemen imdada koşarak, hanidir oluşmuş olan mutabakatın gereğini yaptı ve “doğru yerde” durduğunu gösterdi.

Bu militarist tehdit ve hezeyanlar aslında Kürt sorununda geleneksel devlet siyasetinin tıkanmışlığını ve çıkışsızlığını göstermektedir. Çünkü bir yandan Kürt ulusal hareketi bastırılamamakta, Kürt ulusal kimliği güç kazanmakta, bir yandan da çeyrek asırdır sürdürülen bu haksız savaşa toplumu inandırmak gitgide zorlaşmaktadır. Gerçekten de haksız savaşın inandırıcılığında ciddi bir aşınma yaşanmaktadır. Baskı ve sindirme sonucu oluşan korku nedeniyle, savaş karşıtı bir tepki dalgası yükselememekle birlikte, savaşın sonuçlarına katlananların yoksul işçi ve emekçiler olduğu, ölenlerin “hep garibanlar” olduğu kanısının içten içe güçlenmekte olduğu açıktır. Aslında “her Türk asker doğar” diye militarist propaganda yapanların, askerliği zorunlu olmaktan çıkarıp bunu “test etmeye” zinhar yanaşmamaları ve yüz binleri bulan asker kaçaklarının sayısı kendi başına çok şey anlatmaktadır.

Diğer taraftan Genelkurmay başkanının hiddetinin önemli bir nedeni de, ordu içinde de generallere ve savaşa inancın zayıflamakta oluşudur. Başbuğ bu tür sert mesajlarla safları sıkı tutmak istiyor. Alt kademe subayların ve astsubayların genelde tepkili oldukları zaten bilinen bir şeydir. Ama dışarı sızan bunca kritik bilgi ve belge, ordu içinde, izlenen siyasetten hoşnut olmayan daha yukarılarda birilerinin de olduğunu gösteriyor olsa gerek. Burjuva yazarlar da ordu içindeki hoşnutsuzluklara ve bunun “tehlikelerine” dikkat çekmekten geri durmamaktadırlar: “Ve asker gitgide çözümün değil, sorunun bir parçası oluyor, hatta ‘meselenin kaynağı’ haline gelmeye başlıyor. Bu durum, not edin bir kenara, Türkiye’nin istikrarı açısından tehlikelidir. Çünkü askere karşı da hem kendi içinden, hem toplumun değişik kesimlerinden tepkiler büyüyor, tomurcuklanıyor.” (Hasan Cemal)

Nasıl bir döneme giriyoruz?

Ancak ordunun ve savaşın bir anlamda şimdiye kadar olmadığı biçimde sorgulanıyor olması kendi başına bir olumlu sonuca yol açmamaktadır. Aksine, egemenler devlet baskısı ve terörünün daha da arttırılması anlamına gelecek yeni yasal, idari ve fiili düzenlemelerle bu duruma yanıt vermeye hazırlanmaktadırlar. Genelkurmay’ın hükümetten talep ettiği ve bu aralar dizi dizi toplantılarla tartışılan yasal düzenlemelere bakıldığında bu açıkça görülmektedir. Gözaltı sürelerinin yeniden uzatılması, sorguda avukat zorunluluğunun kaldırılması, hâkim kararı olmadan sınırsız arama yetkisi, vali onayı ve haberi olmadan operasyon yetkisi ve daha nice baskı önlemi, istenen şeyin niteliğini açıkça ortaya koymaktadır. Genelkurmay yeniden adı konmamış olağanüstü hal yetkileri (hatta bazı bakımlardan daha ötesini) istemektedir. İstenen şeylerden birisi de polise bağlı faşist özel harekât timlerinin yeniden bölgede görev başı yapmasıdır. Bu konuda planlamanın da şimdiden yapıldığı ve yıl sonuna kadar bölgeye 7 bin özel harekâtçının gönderileceği anlaşılıyor.

Aslında fiiliyatta bu sürece çoktan girilmiş durumdadır. Sadece görünür verilere bakıldığında bile tablo nettir. 2008 yılında işkencede ölenlerin sayısı 30’a ulaşmış, sokakta infaz edilenlerin sayısı 30’u geçmiş, faili meçhul cinayetlerin sayısı da 35’i bulmuştur. Bunlar sadece açık resmi verilerdir. Devrimci Engin Çeber’in geçtiğimiz günlerde poliste ve hapishanede gördüğü işkenceyle katledilmesi ve ülkenin dört bir yanında gösteri ve eylemlere yönelik devlet saldırıları, içine girilen sürecin bir özeti gibidir. Diğer taraftan sınır ötesi harekât tezkeresi bir yıl daha uzatılmıştır. Bu arada, “bağımsız yargı” da çalışmalarını sürdürmekten geri kalmayarak, “ölen her askere karşı beş DTP’li öldürülmeli” diye salyalı çağrılar yapan bir gazeteyi geçtiğimiz günlerde “düşünce özgürlüğü” kapsamında beraat ettirmiştir.

Diğer taraftan iç savaş aygıtının yeni baştan organize edilerek, İçişleri Bakanlığı çatısı altında merkezileştirildiği yeni bir yapılanmaya gidileceği ilan edilmiş durumda. Hükümet sözcüleri İngiltere ve İspanya’dakine benzer bir yapılanma peşinde olduklarını söylüyorlar. Bu yapılanma için asıl olarak Genelkurmay’ın bastırdığı düşünüldüğünde, öncelikli amacın, ön planda tek sorumlu olarak görünen ordunun perde arkasına çekilerek (elbette ipleri bırakmaksızın), eleştirilerin doğrudan hedefi olmaktan çıkarılması olduğu anlaşılabiliyor. Böylece ordunun daha fazla yıpranmasının önlenebileceği ve eleştirileri sivil devlet otoritesinin göğüslemesinin sağlanacağı hesap ediliyor olsa gerek. Bu yapılanmaya ilişkin detaylar henüz açıklanmış değilse de, bundan çıkacak şeyin devrimciler, Kürt halkı ve her türlü toplumsal muhalefet için daha fazla baskı ve devlet terörü olacağını kestirmek zor değil.

Kürt sorunu tartışmaları

Kürt sorununda gelinen iflas noktasının çarpıcı biçimde ortaya çıkması ve yeni bir baskı dönemine doğru gidiş eğilimlerinin uç vermesi, Kürt sorunu tartışmalarını da yeniden tetikledi. Kürt sorununda bazı kırıntılara dayalı açılımlar yapacağı beklentisiyle hükümete ümit bağlamış olan burjuva kalem erbabı, “kaybedilmekte olan fırsat” için ağıtlar yakarken, bir yandan da sürecin geri çevrilebilmesi için hükümete akıl vermeye soyunuyorlar. Bu kesimler yeni baskıların sorunu bertaraf etmek bir yana daha da şiddetlendireceğinin farkındalar şüphesiz. Hatta bunlar arasında, kırıntılara dayalı bir “çözümün” bile artık imkânsız olduğunu ve gelinen noktada çok daha kapsamlı bir adım atılması gerektiğini dile getirenler var: “«Kürt sorunu»nun zamana yayılarak, zaman içinde adım adım çözülmeye çalışılmasının zamanı geçiyor. Bu konuda, hükümetin «ezber bozan», radikal ve sorunun birçok yönünü bir arada kapsayan bir paketle sahneye çıkmasının zamanı geldi, geçiyor.” (Cengiz Çandar)

AKP hükümeti de bir yandan tüm baskı mekanizmalarını işletirken, diğer yandan tam bir riyakârlıkla Kürt sorunuyla ilgili yeni adımlar atacağından söz etmekten geri durmuyor. Kürt halk kitlelerini bir kez daha kandırmaya çalışıyor. TRT’den 12 saat Kürtçe yayın hazırlıklarının yapıldığını ilan ederek büyük reform yapıyormuş havası satıyor. Kimsenin yüzüne bile bakmayacağı bu yayınlarla büyük jest yapacağını zannediyor. Halbuki, Çandar gibilerin bile kabul ettiği gibi, bu tür içi boş kırıntılarla Kürt halkının avutulmasının vakti çoktan geçmiş bulunuyor.

Diğer taraftan sorunun ekonomik yatırımlarla, sadakalarla, rüşvetlerle geçiştirilebileceği ve din kardeşliği kisvesi altında gargaraya getirilebileceği havasını yaymak da, onun dört başı mamur bir ulusal sorun olduğu, yani özünde kültürel ­ya da ekonomik bir sorun değil, politik bir sorun olduğu gerçeğini örtbas etmek anlamına gelmektedir. Yıllar süren inkârdan sonra bugün bazı burjuva yazarlar bu noktayı da utangaçça itiraf etme noktasına gelmişlerdir. Elbette bundan gerekli tüm sonuçları çıkararak değil. Kendi kaderini tayin hakkını ağızlarına bile almayan bu yazarlar, yalnızca, kültürel bazı tavizlerle veya ekonomik önlemlerle sorunun çözülemeyeceğini ve idari-anayasal bazı düzenlemelere ihtiyaç olduğunu söylemekle yetiniyorlar. Fakat bu kadarı bile mevcut rejim için bir tabu durumunda.

Asıl tabu ise Kürt ulusal hareketinin temsilcilerinin muhatap alınması sorununda kendini gösteriyor. Bugün Kürt hareketinin en öncelikli talebinin bu olduğu açıktır. Kürt hareketi taleplerini oldukça geriye çekmiş olmasına rağmen, egemenler onu tanımamakta ısrar etmekte; hareketin tutsak liderine fiziki ve manevi işkence etmekte, onu aşağılamakta ve bir nefret figürü haline getirmeye çalışmaktadırlar. Bunu yaparken kendilerine “makul Kürtler” dedikleri muhataplar aramakta ya da bunları yaratmaya çalışmakta, ancak her seferinde de batağa saplanmaktadırlar.

Bu tür çabalarla ilgili dikkat çekilmesi gereken önemli bir başka nokta, TC’nin son bir yıl içinde Güney’deki Kürt liderlikleriyle (KDP ve KYB) yakınlaşmakta oluşudur. ABD’nin desteği ve ordunun da rızasıyla yürütülen bu yakınlaşma, adeta Kürt sorununu Barzani-Talabani üzerinden “çözme”ye doğru bir yönelişin ipuçlarını vermektedir. Ancak Aktütün baskını ve sonrasındaki gelişmeler, bu girişimlerle PKK’yi saf dışı etmenin kolay olmadığını göstermektedir. Sonuçta tüm bu gelişmeler, sorunun özünden ve muhataplarından kaçılarak bir yere varılamayacağını göstermektedir.

* * *

Türkiye’deki burjuva düzen Kürt sorunu konusunda başından bu yana bir çözüm üretme yeteneğinde olmadığını göstermektedir. Ne ortada bir ulusal sorun olduğu kabullenilmekte, ne 25 yıldır bir savaş yürüten ulusal hareket muhatap alınmakta, ne de Kürt halkının ulusal demokratik taleplerini tanıma yolunda ciddi bir adım atılmaktadır. Aksine, Türkiye’deki burjuva düzen, bu talepleri bastırma uğruna her türlü insanlık dışı suçu işlemeye kararlı görünmektedir.

Bu durum, bunca ırkçı şoven zulme, aşağılamalara, katliamlara, işkencelere rağmen, genelde halklar arasında bozulmayan köklü kardeşlik duygularının da gitgide zedelenmesine yol açmaktadır. Kürt sorunu uzunca bir süredir Türkiye’nin kilit siyasal sorunu halini almıştır. Bunun anlamı şudur ki, ülkedeki büyük ölçekli toplumsal ve siyasal sorunların Kürt sorununun üzerinden atlanarak çözülmesi olanaksızdır. Marx kendi döneminde İrlanda sorununun İngiltere ve İngiliz işçi sınıfının mücadelesi açısından kilit önem taşıdığını ve İngiliz işçi sınıfının bu sorunda enternasyonalist bir tutuma ulaşmadıkça kurtuluşunun mümkün olmadığını vurgulamıştı. Bugünkü haliyle Kürt sorunu da Türkiye işçi sınıfı için benzer bir konum işgal etmektedir. O nedenle işçi sınıfının enternasyonalist eğitimi belki de hiçbir zaman olmadığı kadar yakıcı bir aciliyet arzetmektedir.

Son 25 yılın savaş tecrübesi açıkça göstermektedir ki, işçi sınıfı bu haksız savaşa dur deyip bir devrimci özgürlük rüzgârı estirmedikçe, Kürt sorununda kalıcı, hakiki bir çözümün gelme ihtimali yok gibidir. Elbette Türkiye’deki gerici burjuva rejim sıkıştıkça kimi tavizler verebilecektir. Ancak her seferinde bunların Kürt halkının özlemlerini gidermekten uzak, bölük pörçük kırıntılardan öteye gidemeyeceği ve yeniden aynı döngüye girileceği görülmektedir. O nedenle halklar arasındaki kardeşliğin yegâne sigortası konumundaki işçi sınıfına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Sınıf bilinçli işçiler bu kavrayışla hareket etmeli ve şovenist zehrin işçileri etkilememesi için azimle çaba harcamalıdırlar.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:44, Kasım 2008