Navigation

Kolonyalizmden Emperyalizme

Ulusal Sorunda Tartışmalı Noktalar

Elif Çağlı

Ağustos 2002





1. Bölüm

Sömürgeci Yayılmacılık ve Değişim

Sömürge sözcüğü, Avrupa dillerindeki karşılığıyla koloni, metropol ülkeye bağlamak üzere bir başka memlekette yerleşilen yer demektir. Kolonyalizm ise, yeni topraklar ele geçirme, sömürgeci yayılmacılık anlamına gelir. Kapitalizm altında sömürgecilik, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla uzanan ticari kapitalizm (merkantilizm) döneminde, özellikle coğrafi keşiflerde ve denizaşırı toprakların fethinde somutlandı. Bu yayılmacılık, sömürgeleştirilen ülkenin zengin hammadde kaynaklarına el konması, metropol ülkenin fazla nüfusunun bu yeni topraklara yerleştirilmesi üzerinde yükseldi.

Özellikle geniş bir sömürge imparatorluğuna dayanan İngiltere, kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde de (18. yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyıl) bu avantajı sayesinde güçlü bir sermaye birikimi sağladı. Sanayi üretiminde atılım yaptı ve dünya ticaretinde üstünlüğü uzun süre elinde tuttu. Tüm bu süre boyunca karşısında rakip görmeyen İngiliz kapitalizmi, dünya pazarındaki konumuna güveniyor ve uluslararası ekonomik ilişkileri, artık sanayi yatırımlarının ağır basacağı yeni temellerde geliştirmeye hazırlanıyordu. Bu nedenle o dönemlerin önde gelen bazı İngiliz devlet adamları, yeni sömürgeler elde etmek uğruna ek masraflar yapılmasını gereksiz bir harcama olarak değerlendirmeye başlamışlardı. Nitekim Lenin’in de belirttiği gibi, Disraeli daha 1852’lerde, “sömürgeler boynumuza asılmış değirmen taşlarıdır” demişti.

Fakat İngiltere 19. yüzyılın son çeyreğinde bu üstün konumunu yitirmeye başladı. Çünkü, İngiltere örneğini izleyen diğer Avrupa ülkeleri de (özellikle Almanya ve Fransa) kendi koruyucu gümrük duvarlarını çekerek geliştiler ve İngiltere’yle rekabet etmeye giriştiler. Ne var ki, geniş sömürge imparatorluğunun İngiliz kapitalizmine sağladığı avantaj, bu rekabet mücadelesinde diğer Avrupa ülkeleri için büyük bir dezavantaj oluşturmaktaydı. Aralarındaki kapitalist yarışta mesafeyi kapatma amacıyla diğer ülkeler de depara kalkınca, 19. yüzyılın son çeyreğinde dünya yeni sömürge fetihlerine sahne oldu. Değişen koşullar, değişen politikalar anlamına gelir. Yeni sömürgeler elde etmek uğruna kapitalist ülkeler arasındaki rekabet mücadelesi kızıştıkça, İngiliz devlet adamlarının bu koşullara denk düşecek farklı strateji arayışları da belirginleşecekti. Bir zamanlar kendilerini dünyanın tek ve mutlak egemeni olarak son derece rahat hissettikleri o eski ruh hallerinden uzaklaştılar. Sömürgeciliğin faziletleri üzerine yeniden nutuklar atmaya başladılar. Bu bağlamda en iyi bilinen örneklerden biri olan Cecil Rhodes’in 1895 tarihindeki sözleri dikkat çekicidir:

Birleşik Krallığın 40 milyon nüfusunu kanlı bir iç savaştan kurtarmak için, bizler, sömürge politikacıları, fazla nüfusu yerleştirebileceğimiz, fabrikalarımızın ve madenlerimizin ürünleri için yeni pazarlar kazanabileceğimiz yeni topraklar elde etmek zorundayız. Her zaman söylerim, İmparatorluk bir mide sorunudur. İç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız.[1]

Görüldüğü gibi, sömürgeci rekabet yükseldiğinde uyanık İngiliz devlet adamları, “fazla nüfusu yerleştirmek”, “fabrikalar ve madenlerin ürünleri için yeni pazarlar kazanabilmek” amacıyla “yeni topraklar elde etmek” arzusunu dile getirmekteydiler. Her ne kadar Rhodes, “iç savaştan kaçınmak istiyorsanız, emperyalist olmak zorundasınız” diyorsa da bunu Birleşik Krallığın eski tarz imparatorluğunu genişletmek anlamında kullanıyordu. Bu istem, o eski bildik kolonyalizmin ifadesinden başka bir şey değildi.

Böylece, aslında kapitalist gelişme yeni ihtiyaçları, örneğin sermaye ihracını, sömürgelerde yatırım yapıp pazarı genişletmeyi vb. dayatırken, güçlenen kapitalist ülkeler hummalı bir şekilde yeni sömürgeler elde ederek dünya topraklarını paylaştılar. Nitekim, Lenin’in Emperyalizm kitabında, 19. yüzyılın son çeyreğinde tırmanan sömürge fetihleriyle ilgili olarak verdiği tablolar [2], kolonyalizm temelinde dünya topraklarının paylaşımının tamamlanmasını sergileyen somut göstergelerdi. Şöyle diyordu Lenin:

İlk kez olarak, dünya paylaşılmış bulunmaktadır, öyle ki, topraklar ilerde ancak yeniden paylaşma konusu olabilir; yani efendisi bulunmayan toprağa bir “efendi”nin sahip olması yerine, toprak bir “sahip”ten diğerine geçebilir.[3]

Sömürgeci yayılmacılık, ulusal sınırların ötesinde yeni topraklara el koymayı, oraları sömürgeleştirmeyi gerektiriyordu. Sömürgeleştirme, açık siyasal ilhaka, yani boyun eğdirilen ülkenin bağımsız siyasal ve hukuksal varoluş hakkının ortadan kaldırılmasına dayanıyordu. Böylece sömürgeci ülke, sömürge durumuna düşürülen ülke üzerinde ekonomik, siyasal, hukuksal, askeri her türlü tasarruf hakkını kendi eline geçirmiş oluyordu. Ve bu, egemen ülkenin egemenlik altına alınan ülke üzerinde kurduğu mutlak tekel hakkı demekti. Sömürge ülke efendi değiştirmediği sürece, bir başka ülkenin o toprak parçası üzerinde benzer bir hak iddiasında bulunması ya da benzeri ekonomik avantajları elde etmesi mümkün değildi. Başka bir ülkenin ekonomisi ya da siyaseti üzerinde hak sahibi olabilmenin yolu, siyasal ilhaktan, sömürgeleştirmekten geçiyordu. Ancak kapitalizmin yayılmacılığı hep bu minvalde devam etmeyecek, kapitalizm geliştikçe eşyanın doğası gereği egemenlik ilişkileri de değişime uğrayacaktı.

Kapitalizmin tekelleşme doğrultusunda yol alması, yalnızca belirli bölgeler arasındaki ticari ilişkilerin ağır bastığı ve coğrafi alan olarak daha küçük bir “dünya”dan, daha üst düzeyde yeni bir boyuta sıçranmasını sağlamıştır. Kapitalizmin emperyalizm aşaması, sanayileşmenin devasa boyutlara yükseldiği ve kapitalizmin kelimenin gerçek anlamında bir dünya sistemine dönüştüğü yeni bir dönemi başlatıyordu. Daha önceki dönemlerin görece tek boyutlu ticari ilişkilerinin yerini, sermaye birikiminde muazzam atılımlar yapan tekelci güçlerin girift ilişkileri alıyordu. Değişik ülkelere ait mali sermaye grupları, yeni ekonomik ilişkiler kurmak üzere bağımsız ulus-devletlerin sınırlarını olduğu kadar, artık şu ya da bu egemen ülkeye ait sömürgelerin sınırlarını da aşıp geçmek, yeni pazarlara sızmak ihtiyacı içindeydiler. Mali sermaye, önündeki engelleri aşarak kârlı gördüğü her alana, her bölgeye, her ülkeye akmaya başladı. Artık, zayıf bir ülkede yalnızca tek bir egemen devletin borusunun öttüğü günler geride kalıyor ve böylece kolonyalizm dönemine özgü mutlak tekel durumu sarsılıyor ve giderek çözülüyordu.

Emperyalizm döneminde, herhangi bir bölge ya da ülkede neredeyse tüm yatırım alanlarında tek bir kapitalist ülkenin mutlak tekelini kurması, bir yandan büyük tekeller arasındaki muazzam rekabet, öte yandan mali sermaye grupları arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle mümkün olmayacaktı. Emperyalist ilişkiler temelinde güçlenmeye başlayan kapitalist ülkeler, kendi aralarındaki rekabet mücadelelerinde üste çıkmak için, rakip ülkenin sömürgeci avantajlarını zayıflatmaya, yok etmeye yönelik kurnazlıklarda ustalaşacaklardı. Örneğin her biri kendi sömürgesi üzerinde eskisi gibi hak iddia etmeyi sürdürürken, rakip ülkenin sömürgesinde ulusal bağımsızlık mücadelesinin destekçisi olmayı bile göze alacaklardı. Aslında kapitalist sistem açısından tehlike oluşturmadığı sürece –yani sömürge ülkelerde patlak veren ulusal mücadeleler bir işçi ayaklanmasına doğru ilerlemediği sürece–, bu tutumlarında şaşılacak bir yan yoktu. Çünkü sömürge statüsünden kurtularak kendi ulus-devletini kuran bir ülkenin, sıra ekonominin inşasına geldiğinde nasıl olsa kendi kapılarını çalacağına güveniyorlardı.

Elbette ki, her gelişim sürecinin diyalektiğinde olduğu gibi bu tür değişimler akşamdan sabaha gerçekleşmez. Sömürgecilik döneminin avantajları üzerine basarak şimdi de emperyalist yayılmacılık temelinde güçlü bir konum elde etmek isteyenler, o eski avantajlı konumlarından gönül rızasıyla vazgeçmezler. Ne var ki, kimse uzun vadede gelişmenin ana doğrultusuna karşı koyamaz. İşte kolonyalizmden emperyalizme geçiş sürecinde de, sömürge ülkelerde yaşanan nice yapısal altüstlükler, ulusal başkaldırılar sonucunda diyalektiğin yasaları hükmünü icra etti.

Tekellerin Oluşumu ve Emperyalizme Geçiş Süreci

Kapitalist yayılmacılık eğiliminin kolonyalizmden emperyalizme dönüşümü belirli bir tarihsel kesiti kapsar. Bu sürecin son dönemlerinde, yukarda değindiğimiz nedenlerle kapitalist sömürgecilikte muazzam bir nicel genişleme görülür. Böylece, aslında alttan alta emperyalist yayılmacılığın koşullarının oluştuğu yıllar, görünürde sömürgeci yayılmacılığın doruğu gibidir. Bu bir geçiş dönemidir. Şimdi kısaca bu döneme değinelim.

Serbest rekabetçi kapitalizm olarak adlandırılan dönemin sonlarında, rekabetin tekelleşmeyi ortaya çıkardığı ve böylece kapitalizmin emperyalizm aşamasına ilerlediği bir geçiş evresi (1870-1900) yaşandı. Sanayileşmede başı çeken ve birbirleriyle rekabet eden kapitalist ülkelerin ucuz hammadde kaynaklarına duydukları ihtiyaç, bu değişim dönemi boyunca inanılmaz ölçüde artmaktaydı. Bu nedenle kolonyalizmden emperyalizme geçiş sürecine, bu kapitalist ülkelerin sömürge alanlarını genişlettikleri ve bu temelde dünya topraklarını paylaştıkları bir sömürgecilik atılımı eşlik etti.

Diğer yandan aynı dönem boyunca, gelişmiş kapitalist ülkelerden sömürgelere ve yarı-sömürgelere yapılan sermaye ihracı da ön plana çıkmaya başlamıştı. Kapitalist gelişmede önde giden ülkeler, kendilerine ait mamul mal ihracatının ve diğerlerinden hammadde ithalatının ulaşım maliyetini ucuzlatmak ve dünya ticaretini alabildiğine geliştirmek amacıyla sömürgelerde gerekli altyapıyı (demiryolları ağı gibi) oluşturmaya giriştiler. Bu yıllar, dünyaya artık mali sermaye egemenliğinin damgasını basacağı emperyalizm aşamasının henüz kendisi değil, fakat onun mayalanma ve hazırlanma dönemiydi. Nitekim, kapitalizmin emperyalist evresinin başlangıcı olarak 1870’leri gösteren değerlendirmeleri doğru bulmayan Lenin şöyle diyordu: “Avrupa için, yeni kapitalizmin, eskisinin yerini kesinlikle aldığı tarih, oldukça belirgin bir biçimde gösterilebilir: 20. yüzyılın başıdır bu.”[4]

Gelişmiş kapitalist ülkelerin sömürgelerini genişlettikleri 1870-1900 yılları arasında, tekelci birlikler, kartel tipi oluşumlar önemli bir gelişme kaydetmekle birlikte henüz fazlaca yaygınlaşmış değildi. Kapitalizmin emperyalizme dönüşmesini, bu değişimin başlıca dönemeç noktaları itibarıyla sergilemeye çalıştı Lenin:

Böylece tekellerin tarihindeki başlıca evreler şöyle beliriyor: (1) Serbest rekabetin gelişmesinin en yüksek noktaya eriştiği 1860-1880 yılları. Tekeller, ancak fark edilir embriyonlar halindedir. (2) 1873 bunalımından sonra, kartellerin önemli gelişme dönemi; böyle olmakla birlikte, bunlar henüz istisna halindedir. Oturmuş bir durumları yoktur. Henüz geçici bir niteliktedirler. (3) 19. yüzyılın sonundaki ilerleyiş ve 1900-1903 bunalımı; bu dönemde, karteller, baştanbaşa ekonomik yaşamın temellerinden biri haline geliyor. Kapitalizm, emperyalizme dönüşmüştür.[5]

Banka sermayesiyle sanayi sermayesinin tekelleşmesi ve iç içe geçmesi, kaynaşması yoluyla mali sermayenin oluştuğu süreci inceleyen Lenin’in vardığı sonuç ise şuydu: “Böylece 20. yüzyıl, eski kapitalizmin, genel olarak sermaye egemenliğinden mali-sermaye egemenliğine geçilen yeni bir kapitalizme yerini bıraktığı bir dönüm noktasıdır.”[6]

Fakat 20. yüzyılın ilk dönemi, artık tüm bu yüzyıl boyunca yükselişe geçecek olan bu yeni kapitalizmin ekonomik çözümlemesi üzerinde yeterince yoğunlaşmaya fırsat vermeyecek fırtınalara gebeydi. Örneğin, o yıllarda patlak veren Birinci Dünya Savaşı karşısında komünistlerin alması gereken tutuma dair tartışmalar kaçınılmaz olarak ön plana çıktı. Devrimci Marksistlerin tartışmalarında, dünyanın yeniden paylaşılması temelinde yürüyen savaşın gündeme getirdiği sömürgeler sorunu ağırlık kazandı. Yine o dönemin somut koşulları nedeniyle, bu savaşın sonucuna ilişkin öngörüler arasında, sömürgelerin el değiştirmesi ve yarı-sömürge ülkelerin tamamen sömürgeleştirilmesi gibi hususlar da önemli bir yer tuttu. Çünkü 1876-1900 yılları arasında, sömürgeci İngiliz imparatorluğuna karşı aynı kulvarda rekabet mücadelesini sürdüren Almanya, İtalya ve Fransa yeni sömürgeler elde ederlerken, dünya da toprak bakımından paylaşılmıştı. Rekabetin salt bu temelde devam etmesinin sonucu, zaten paylaşılmış olan toprakları yeniden paylaşmak, yani birbirlerinin sömürgelerine göz dikmek ve yarı-sömürge konumuna düşmüş ülkeleri sömürgeleştirmek olabilirdi. Bu, o dönemin gerçekliğinin bir yönünü, fakat çarpıcı bir yönünü oluşturuyordu.

Bu gibi sorunlar o dönem için gerçekten yakıcı sorunlardı ve II. Enternasyonal’de ortaya çıkan sosyal-şovenizm eğilimine karşı Lenin’in yürüttüğü teorik mücadelenin de konusuydu. Kautsky’nin “ultra-emperyalizm” çözümlemesi de, kapitalizmin girdiği yeni aşamanın savaşlara bir son verebileceği ve bir “barışçı kapitalizm” çağını açabileceği yalanını içermekteydi. Üstelik bu düşünceler, tam da Birinci Dünya Savaşının patladığı konjonktürde, sömürgeleri yeniden paylaşmak uğruna yürütülen amansız savaşların ortasında, bir zamanlar Marksizmin papası kabul edilen Kautsky tarafından dile getirilmekteydi.

Kızgın savaşların ortasında “barışçı kapitalizm” düşleri yayan Kautsky gibi tehlikeli döneklere karşı ideolojik savaşımın önemi büyüktür. Dolayısıyla, o dönem bir realite olan “sömürge fetihleri” sorununa Lenin’in çubuğu fazlaca bükmüş olmasında anlaşılmayacak bir yan yoktur. İşte bu gibi nedenlerle, Lenin’in Emperyalizm kitabında o günün yakıcı siyasal sorunlarına getirilen yanıtlarla, emperyalizm çağına damgasını basacak ana ekonomik eğilimlerin çözümlemesi iç içe geçmiştir. Fakat 20. yüzyılın başlangıcıyla birlikte kapitalizmin yükseldiği emperyalist aşamanın temel özelliklerini sıralarken, yine de en önemli hususlara dikkat çekmiştir Lenin. Bunları şu şekilde vurgulayabiliriz; 1) kapitalist tekelci birlikler, 2) banka ve sanayi sermayesinin kaynaşması, 3) yabancı ülkelere sermaye ihracı, 4) dünyanın toprak bakımından paylaşımının çoktan tamamlanmış olması, 5) dünyadaki nüfuz alanlarının uluslararası ekonomik tröstler arasında paylaşılmaya başlanması.

Emperyalizm ve Sermaye İhracının Önemi

Kapitalizmin emperyalist evresini serbest rekabetçi dönemden ayırt edebilmek amacıyla, Lenin, giderek büyük bir önem kazanan sermaye ihracı olgusuna dikkat çekmekteydi: “Serbest rekabetin tam olarak hüküm sürdüğü eski kapitalizmin ayırt edici niteliği meta ihracıydı. Tekellerin hüküm sürdüğü bugünkü kapitalizmin ayırt edici niteliği ise, sermaye ihracıdır.”[7]

Gerçekten de Lenin’in döneminde gelişmiş kapitalist ülkelerden az gelişmiş bölgelere, sömürgelere yapılan ihracatın niteliğindeki bu değişim çok çarpıcıdır. Sermaye ihracının önemiyle belirginleşecek bu yeni kapitalist aşamanın, eski dönemin sömürgeci ilişkilerini değişikliğe uğratması da kaçınılmazdır. Sermayenin geri kalmış ülkelerde, gelişmiş kapitalist ülkelere oranla daha yüksek bir kâr elde etmesi mümkündür. Geri kalmış ülkelerde ücretler, hammadde, toprak fiyatı daha düşüktür. Fakat bu ülkelere sermaye akışının gerçekleşebilmesi için, sömürge ve yarı-sömürgelerde sanayi yatırımlarını mümkün kılacak bir alt yapının da var edilmesi gerekir. Çünkü sermaye ihraç edenlerin amacı, salt “sermaye fazlası”nı ellerinden çıkartmak değil, en yüksek kârı elde edecek bir yatırım alanı bulmaktır. Bu yüksek kârı, potansiyel bir beklenti olmaktan çıkarıp realize edebilmektir.

Özellikle Asya’nın sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri açısından böyle bir ön hazırlık dönemi 19. yüzyılın son çeyreğinde yaşanmaya başlandı. Öncelikle sömürge ve yarı-sömürgeleri dünya pazarına bağlayan ulaşım ağı yaratıldı. Gelişmiş kapitalist ülkelerden ithal edilen sermaye sayesinde bu ülkeler demiryolları ile donatıldı. Değişim elbette ki bu kadarla kalmadı. Sömürgeci ülkelerin, sömürgelerine sanayi ürünlerini ihraç etmeleri ve karşılığında kendileri için gerekli ucuz hammaddeleri ithal etmeleri temelinde yürüyen ekonomik ilişkiler de zamanla değişti ve derinleşti. Zira kapitalizmin emperyalizm aşamasında, gelişmiş sanayi ülkelerinin kolonyalizm dönemine özgü tek yönlü ilişkilerle yetinebilmeleri mümkün değildir. 20. yüzyılla birlikte, ihraç edilen sermaye gittiği geri ülkelerdeki kapitalist gelişmeyi hızlandırırken, eski sömürge ülkeler kapitalist pazara entegrasyon açısından giderek daha elverişli hale gelmeye başladılar.

Kapitalist genişletilmiş yeniden üretim sürecinin geçmiş dönemlere oranla ulaşmakta olduğu devasa boyutlar düşünüldüğünde, emperyalist güçlerin modern kapitalist üretim alanını büyütmeye nasıl yakıcı bir ihtiyaç duyduklarını anlamak zor değildir. Yıllar önce, Britanya İmparatorluğu tarafından sömürgeleştirilen Hindistan örneği nedeniyle Marx’ın da belirttiği gibi, zamanla sömürgelerde kapitalist bir gelişmenin yaşanması kaçınılmazdı. Kolonyalizm döneminde bu ülkelerde eski ataerkil imalat sanayiini paramparça eden ve onları yalnızca kendi mamul mallarına bağımlı kılan büyük kapitalist ülkeler, emperyalizm çağında sömürge ülkelere artık belli ölçülerde “sanayileşme” ihraç etmek zorundaydılar. Yeni alanların kapitalist dünya pazarına eklemlenebilmesi için, artık eski dönemin basit ticari ilişkileri asla yeterli olamazdı.

Emperyalizm dönemi, eşitsiz çıkarlar temelinde ve öncelikle büyük kapitalist devletlerin ihtiyaçları doğrultusunda yol alan bir kapitalist gelişmeyi sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde de gündeme getirmiştir. Geçmiş dönemin sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri gelişmiş kapitalist ülkelerle arayı kapatamasalar da, sömürgecilik dönemindeki ekonomik gelişme düzeylerine kıyasla bir hayli yol aldılar. Sermaye ihracının yoğun olduğu bölgeler ve ülkeler, bu nedenle ekonomik açıdan eski dönemlerine oranla daha geri gitmediler. Tam tersine, aslında mali sermaye gruplarının yeterince kârlı bir yatırım alanı olarak görmedikleri ve sermaye ihraç etmedikleri eski sömürge ülkelerin birçoğu diğerlerine kıyasla daha geri durumda kaldılar. Açıktır ki bu değerlendirmeler, emperyalizmi, gelişmiş ülkelerin az gelişmişleri “geri bıraktırıcı” sinsi politikaları olarak ele alan “ulusal kapitalizm(!)” taraftarı sözde anti-emperyalistlerin hiç de işine gelmez. Fakat gerçek budur. Eşitsiz ve bileşik gelişme! Böylece, kapitalist ilişkilerin giderek hızlanan gelişim temposu içinde, özellikle Hindistan gibi önemli zenginlik kaynaklarına sahip olanları başta gelmek üzere, eski sömürge ülkeler de zamanla kapitalist sisteme entegre olmaya başladılar. Bu süreç Afrika’nın pek çok sömürge ülkesinde çok daha gecikmeli olarak yaşandı; özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında belirgin hale geldi.

Aslında Marx’ın Kapital çözümlemelerinde tüm ipuçları verilen ve daha sonraki dönemlerde Lenin gibi devrimci Marksistlerin incelemelerine konu olan emperyalizm, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendini tam manasıyla ortaya koymuştur. 20. yüzyılın başlangıcında olduğu gibi bugün de, ama kuşkusuz ki çok daha muazzam bir düzeyde olmak üzere, sermaye ihracı emperyalizmin ayrılmaz parçasıdır. Çünkü, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi eğiliminin sonucu olarak gelişmiş kapitalist ülkelerde dev ölçülere ulaşan sermaye birikimi, kendini el yakan “sermaye fazlası”nda açığa vurur. Bu “sermaye fazlası”, kendisi için kârlı bir yatırım alanı bulabilme iştahıyla, ulusal sınırları aşmak ve ihraç edilmek zorundadır. Onun oluşumundaki ana etken, ulusal ölçekte yatırım olanaklarının tükenmiş olması ya da iç pazarın her türden ürüne doymuş olması değildir. Kapitalistlerin amacının, kitlelerin ihtiyaçlarını karşılamak olmadığını biliyoruz. Sermayeyi güdüleyen yegâne faktör, daha yüksek bir kâr oranı elde edebilme arzusudur. Bu temelde sermaye, daha kârlı gördüğü alanlara, ülkelere akış eğilimindedir. Bu nedenle de emperyalizm döneminin en belirgin özelliği, gerek gelişmiş kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki, gerekse gelişmişlerden orta ve azgelişmişlere –ya da bir ölçüde tersi– yönelen muazzam sermaye hareketidir.

Emperyalizm Mali Sermayenin Uluslararası Yayılmacılığıdır

Sömürgecilik, yeni topraklara el koyma, buraları siyasal ve hukuksal açıdan metropol ülkeye tamamen bağlamak üzere toprak ilhak etme eğilimiydi. Yani bu kavram siyasal hak gaspını, siyasal ilhakı, üzerinde egemenlik kurulan ülkenin siyasi bağımsızlığının yok edilmesini anlatıyordu. Oysa mali sermayenin dünya imparatorluğu, asıl olarak ekonomik ilhak, yani zayıf ülkelerin üzerinde hegemonya kurma ve bu temelde emperyalist güçlerin kontrol altına alacakları nüfuz alanlarının yaratılması anlamına gelir. Toprak ilhakları ve sömürgeci yayılmacılık, emperyalizm diye adlandırdığımız mali sermaye çağının başlangıcında varlığını sürdürmüştür. O dönemde patlak veren Birinci Dünya Savaşında, büyük kapitalist devletler yalnızca emperyalist tarzda nüfuz alanları yaratmak için değil, aynı zamanda rakiplerine ait sömürgeleri ele geçirmek ve yeni sömürgeler elde etmek uğruna emekçi kitleleri birbirine boğazlatmıştır. Lenin’in o döneme ait açıklamalarında gerçekliğin bu iki yönü de yer alır. Zayıf ülkeleri emperyalizme özgü yöntemlerle dize getirme eğiliminin yanı sıra sömürgeci ilhaklar da gerçekleşmiş ve büyük kapitalist güçlerin bu saldırganlığı 20. yüzyılın ilk dönemlerine damgasını vurmuştur. Ancak yılların ilerlemesiyle birlikte, bir yandan yükselen ulusal kurtuluş savaşlarının zorlaması, diğer yandan mali sermaye egemenliğinin şu ya da bu ülke üzerinde sömürge tekeli oluşturulmasını fersah fersah aşan niteliği gereğince, eski sömürgeler birer birer siyasal bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Böylece eskinin anlı şanlı, “üzerinde güneş batmayan” sömürge imparatorlukları ortadan kalkmış olsa da, emperyalizm ortadan kalkmamış ya da nitelik değiştirmemiştir.

O halde, emperyalizmi sömürgeci yayılmacılıkla bir tutup, sömürge imparatorluklarının çöktüğü İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyasını tanımlamak için yeni kavramlar ileri sürmek doğru değildir. Bazılarının “yeni-sömürgecilik” kavramıyla dile getirmek istedikleri gerçeklik, aslında “yeni” bir şey olmayıp, az ve orta düzeyde gelişmiş kapitalist ülkeleri mali açıdan kendine bağımlı kılmış emperyalist-kapitalist sistemin ta kendisidir.

Lenin, Ekim 1917’de yeni parti programının hazırlık tartışmaları sırasında, öncelikle ele alınması ve değerlendirilmesi gereken sorunun emperyalizm sorunu olduğunu belirtir. Kendi program taslağında da önemli noktalara dikkat çeker. Emperyalizmi, dünyanın toprak bakımından paylaşılması olarak ifade eden Sokolnikov’un taslağını eleştirir. “Sömürgeler (yeni topraklar) için verilen mücadele ve «zayıf ülkelerin topraklarına sahip olma» mücadelesi, hepsi emperyalizmden önce gerçekleşti” der Lenin ve devam eder:

Emperyalizmin ayırdedici özelliği tamamıyla farklı bir şeydir, yirminci yüzyıldan önce varolmayan bir şey; uluslararası tröstler arasında dünyanın ekonomik olarak paylaşılması, ülkelerin pazar alanları olarak anlaşmalarla paylaşılması. Bu özel nokta Yoldaş Sokolnikov’un taslağında belirtilmemiş, böylece de emperyalizm, gerçekte olduğundan çok daha zayıf gösterilmiştir.[8]

Emperyalizm döneminde aslolan, büyük emperyalist ülkelerin siyasal bağımsızlığa sahip ülkelere bile boyun eğdirebilen ekonomik gücüdür. Bu dönemin alâmet-i farikası olan dev tekeller ve mali sermaye grupları, şu ya da bu ülke pazarına nüfuz edebilmek için birbirleriyle yarışır, pastayı güçleri oranında paylaşırlar. Kapitalist sömürgecilik döneminden farklı olarak, emperyalist rekabet dünyanın toprak alanı bakımından paylaşımı için değil, asıl olarak mali sermayenin rahatça at oynatabileceği nüfuz alanlarının paylaşımı için yürür.

Emperyalist tahakkümün işleyişinde borç mekanizması çok önemli bir yer tutar. Nitekim, “sömürgeci İngiliz emperyalizminden farklı olarak, Fransız emperyalizmini tefeci olarak adlandırabiliriz”[9] diyordu Lenin. Çünkü, Fransa’nın dış sermaye yatırımlarının büyük bölümünü Avrupa ülkelerine ve özellikle Rusya’ya verilen devlet borçları oluşturuyordu. Bu durum küçük bir ayrıntı değil, tam tersine emperyalizm dönemini niteleyen belirgin bir özelliktir. Ve böyle olduğu içindir ki, Lenin Fransa örneğinden söz ederken, gelişme çizgisinde ilk çıkışını küçük tefecilikle yapan kapitalizmin, bu çizgiyi büyük tefecilikle sona erdirdiğini belirtmekteydi. Sömürgeci İngiltere’ye oranla Almanya’nın durumu ise, emperyalizm döneminin asli özelliğini çok daha belirgin biçimde gözler önüne seriyordu: “Almanya’nın İngiliz sömürgeleriyle ticareti bizzat İngiltere’nin bu sömürgelerle olan ticaretinden daha hızlı gelişiyorsa bu, yalnızca Alman emperyalizminin İngiliz emperyalizmine göre daha genç, daha güçlü, daha iyi örgütlenmiş olduğunu, ondan üstün olduğunu kanıtlar”.[10] Almanya’nın sömürgelerinin az olduğuna ve yabancı ülkelere akan sermayesinin de Avrupa ile Amerika arasında eşit ölçülerde dağıldığına dikkat çekmekteydi Lenin. Emperyalizm döneminde güçlülük ölçütü artık sömürge fethinde değil, mali sermayenin başka bölgelere nüfuz etme gücünde aranmalıydı.

Bu gerçek, yeni döneme damgasını basmaya başlayan ve Birinci Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte iyice açığa çıkan bir olgudur. Kapitalizmin inanılmaz bir hızla geliştiği genç bir ülke olan ABD, asıl olarak sömürgeci rekabet temelinde değil, doğrudan yeni bir temelde, yani mali sermayenin dünya ölçeğinde yayılması temelinde yükselen ekonomik bir güç odağı olmuştur. Avrupa ülkeleri kendi aralarında sömürgeler için rekabete tutuşmuşken, ABD bu Avrupa ülkelerini mali sermayenin gücüyle kucaklayarak aradan sıyrılıp sivrilmeye başlamış ve böylece emperyalist dünyanın hegemonik gücü olarak öne çıkmıştır.

Bu gelişim 20. yüzyılın başında henüz çok belirgin olmasa da, Lenin’in çağımıza damgasını vuracak bu türden olgulara işaret ettiğini görebiliyoruz. Dünyadaki nüfuz alanlarının emperyalist ülkeler tarafından bölüşümünde belirleyici etken son tahlilde sermayenin gücüdür. Bu gerçeği, Amerikan multi-milyonerlerinin önde gelen bir gazetesinden aktararak belirtmekteydi Lenin: “Avrupa’da savaş, dünya egemenliği için verilmektedir. Dünyaya egemen olmak için iki şey gereklidir: dolar ve banka. Bizde dolar çok; banka da kuracağız ve dünyaya egemen olacağız.”[11]

Emperyalizm aşamasına yükselen kapitalizm, üretici güçlerin uluslararasılaşmasıyla ulusal devlet biçimlenmesi arasındaki çelişkiyi mali sermayenin yayılmacılığı sayesinde aşmaya çalışır. Buharin’in deyimiyle, “mali sermaye her boşluğu doldurma ihtiyacı duyan, en girgin sermaye biçimidir”. Emperyalist-kapitalist sistem yıkılmadıkça, mali sermaye dünyayı giderek daha da yaygın ve yoğun bir biçimde sömürmeyi sürdürür. Böylece bir yandan dünyanın en ücra köşeleri bile emperyalist-kapitalist sistemin işleyişi içine çekilirken, diğer yandan bizzat emperyalist ülkelerin kendi aralarındaki ekonomik ilişkiler derinleşir.

Emperyalizm Döneminde “Bağımlılık” Sorunu

Sömürge ülke kavramı, siyasal bağımsızlıktan yoksun olan ve siyasal-hukuksal statü bakımından doğrudan metropol ülkeye bağlı ülkeleri anlatır. Metropol ülkenin sömürge üzerinde tam bir egemenlik hakkı, sömürge ülkenin de mutlak bir ekonomik, siyasal, diplomatik, askeri vb. bağımlılığı söz konusudur. Yarı-sömürge ülke kavramı ise, ancak sömürge statüsü ile ilişkili olarak bir anlam ifade eder. Sömürgeleştirilme açısından yarı yolda olan, siyasal bağımsızlığını neredeyse yitirme durumuyla yüz yüze bulunan ülkeleri (örneğin 20. yüzyılın başlarında Türkiye, İran, Çin vb.) kapsar.

Oysa emperyalizm çağında, mali sermayenin ekonomik açıdan siyasal bağımsızlığa sahip bulunan ülkelere bile boyun eğdirmeyi başardığını biliyoruz. Fakat Lenin’in çözümlemelerine konu olan dönemde mali sermayeye hâlâ en büyük “rahatlığı”, bu ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını yitirmesi sağlayabiliyordu. O nedenle, Birinci Dünya Savaşının devam etmekte olduğu süreçte Lenin’in bu hususa dikkat çekmesinin gerçek bir temeli vardı:

Yarı-sömürge ülkeler, bu yönden, “yarı-yolda” olan tipik örneklerdir. Dünyanın geri kalan kısmının tümüyle paylaşılmış bulunduğu bir çağda, özellikle mali-sermaye çağında, bu yarı-bağımlı ülkeleri ele geçirmek için yapılan savaşımın sertleşeceği anlaşılıyor.[12]

Birinci emperyalist paylaşım savaşı döneminde, gerçekten de Lenin’in belirttiği gibi, bu yarı-bağımlı ülkeleri ele geçirmek için yapılan savaşım sertleşti. Fakat aynı süreç, ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişine ve Ekim proleter devriminin gerçekleşmesine de sahne oldu. Kısacası, olayların gelişimi yalnızca emperyalist ülkelerin rekabet mücadelesine ya da emperyalistlerin planlarına, arzularına bağlı kalmadı. Çarlık Rusya’sının yıkıldığı, bir işçi iktidarının kurulduğu ve bu iktidarın ezilen uluslara, ulusal kurtuluş mücadelelerine dostluk elini uzattığı koşullarda, emperyalistler planlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kaldılar. Çünkü emperyalist güçler, ulusal kurtuluş mücadelesi olarak başlayan bir mücadelenin, muzaffer Sovyet proletaryasının cazibesi temelinde toplumsal kurtuluş mücadelesine yükselmesinden korkuya kapılmışlardı. Artık onlar için, sömürge ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını kazanmalarıyla sınırlı bir değişim ehven-i şer sayılabilecekti. Kaldı ki, emperyalist gelişmenin kendi doğasında da var olan dekolonizasyon eğilimi, ilerleyen yıllar içinde sömürge ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını kazanıp mevcut ulus-devletler kervanına katılımını kışkırttı.

Emperyalist odakların dünyanın çeşitli bölgelerinde kendi ekonomik, siyasi ve askeri çıkarları doğrultusunda at oynatabilmeleri için, daha zayıf durumda olan ülkeleri mutlaka sömürgeleştirmeleri gerekmiyor. Zaten Lenin de, tekellerin egemenliği altında ve kıyasıya bir rekabet mücadelesi temelinde dünyanın yeniden paylaşılması ihtiyacını yalnızca sömürgeleştirme kapsamında ele almamıştır. Lenin’in çözümlemesinde asıl önemli yön, mali sermayenin siyasal bağımsızlığa sahip ülkeleri bile içine alan ahtapot kollarına dikkat çekmiş olmasıdır:

Kapitalizm, yoğunlaşmayı o derece geliştirmiştir ki, sanayiin bütün kolları, sendikalar, tröstler ve kapitalist milyonerlerin kurdukları birliklerce kıskıvrak bağlanmış ve hemen hemen bütün dünya “sermaye lordları” tarafından ya sömürgeler halinde, ya da sömürge olmayan öteki ülkeler, mali-sermayenin binlerce kollu ağı içine hapsolunarak paylaşılmıştır.[13]

Birinci Dünya Savaşının sona ermesiyle birlikte, emperyalizm çağının ana eğilimi daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Siyasal bağımsızlığa sahip, fakat mali-diplomatik açıdan emperyalist ülkelere bağımlı ülkelerin sayısı artmaktaydı. Emperyalizm döneminin bu eğilimine bizzat Lenin de dikkat çekmiştir. Örneğin çeşitli bağımlılık biçimlerinden söz ederken, sömürge ve yarı-sömürgelerin dışında bir de mali ve diplomatik açıdan bağımlı ülkeleri zikretmektedir:

Bu çağın özellikleri, başlıca ülkelerin, yalnızca, sömürge sahipleri ve sömürge ülkeler olarak iki ana grup halinde toplanması değildir; görünüşte siyasal bağımsızlıklarına sahipmiş gibi olan, ama gerçekte, mali ve diplomatik bir bağımlılığın ağı içine düşmüş değişik bağımlı ülke biçimleri de vardır. Bu biçimlerden birine, yarı-sömürgelere, biraz önce değinmiştik. Bir başka biçimin örneğini, bize, örneğin, Arjantin sunmaktadır.[14]

Lenin’in bu bağlamda üzerinde durduğu iki somut örnek Arjantin ve Portekiz’dir. Her iki ülke de siyasal bağımsızlığa sahip, ancak mali açıdan İngiltere’ye bağımlı ülkelerdir. Bu durumda artık bir sömürge statüsünden bahsetmenin maddi bir temeli yoktur. Yine de bir sömürge benzetmesi yapılıyorsa, bu sadece dayanaksız bir benzetmeden ibarettir. Zaten mali sermaye, siyasal bağımsızlığa sahip ülkelere bile boyun eğdiren, onların iç işlerine karışabilen, çeşitli diplomatik, askeri dayatmalarla kendi oligarşik çıkarlarını koruyan modern hükümdardır. Emperyalizm kitabında verdiği Portekiz örneği de, Lenin’in yalnızca sömürge tipi bağımlılık statüsü üzerinde durmadığının, daha da önemlisi, 20. yüzyıla damgasını basacak olan emperyalist tipte bağımlılık gerçeğini ele aldığının kanıtıdır:

Bağımsız ve egemen bir devlettir Portekiz, ama aslında, iki yüz yıldır ... İngiliz himayesi altındadır. İngiltere, hasımları olan Fransa ve İspanya’ya karşı savaşımında, kendi durumunu kuvvetlendirmek için Portekiz’i ve sahip olduğu sömürgeleri savunmuştur. Buna karşılık, ticari üstünlükler, Portekiz’e ve Portekiz sömürgelerine meta ve özellikle sermaye ihracı konusunda ayrıcalıklar, Portekiz limanlarından ve adalarından, telgraf şebekesinden yararlanma hakları vb. elde etmiştir. Böylesi ilişkilere büyük devletlerle küçük devletler arasında her zaman rastlanmıştır. Ama kapitalist emperyalizm döneminde bunların genel bir sistem haline geldiği, “dünyanın paylaşılmasını” örgütleyen ilişkiler bütününün tamamlayıcı bir parçası olduğu görülüyor. Dünya mali-sermaye işlemleri zincirinin halkalarını meydana getiriyor.[15]

Sömürgeleştirme eğilimi emperyalizm çağında genel bir kural olamaz. Bazen küçük ulusların siyasal bağımsızlığını tanımak emperyalistler açısından daha kârlı olabilir. Nitekim Lenin de bu hususa dikkat çeker. Emperyalizmin zeki liderleri, küçük ulusları bağımlı kılmanın “daha güvenilir ve kârlı yolunun, politik olarak bağımsız devletler yaratmak olduğunu” düşünmektedirler. Ama aynı liderler kuşkusuz şu gerçeği de açıkça vurgulamaktadırlar: “‘Biz’, şüphesiz mali bağımlılıkları için gerekeni yapacağız!”[16] İlerleyen yıllarla birlikte aradaki ayrımın çok daha rahat kavranabilir hale gelmesi bir yana, daha o dönemde kolonyalizmle emperyalizm arasındaki farkı anlatmaya çalışmıştır Lenin. Şöyle der; “siyasal ilhaka başvurmaksızın ekonomik ilhak gerçekleştirilebilir ve bu yola geniş ölçüde başvurulmaktadır.” Buna temel oluşturan mekanizmayı ise şu sözlerle açıklar:

Amerikan tröstleri, emperyalizm ya da tekelci kapitalizm ekonomisinin en üst ifadesidir. Bunlar, hasımları saf dışı bırakmak için yalnızca ekonomik araçlara başvurmakla yetinmezler, sürekli olarak siyasal, hatta suç sayılan yöntemlere başvururlar. Ne var ki, tröstlerin, salt ekonomik yöntemlerle kendi tekellerini kuramayacaklarına inanmak çok büyük bir hata olur. Gerçek, bunun “elde edilirliği”ni gösteren birçok kanıt sağlıyor: Tröstler, hasımlarının kredisini bankalar aracılığıyla baltalarlar (tröstlerin sahipleri, hisse senetlerini satın alarak, bankaların sahipleri haline gelirler); hammadde elde etmelerini baltalarlar (tröstlerin sahipleri, hisse senetlerini satın alarak demiryollarının sahipleri haline gelirler); belli bir süre için tröstler maliyetin altında satış yaparlar, bir rakibi yıkmak ve sonra onun işletmelerini, hammadde kaynaklarını (madenler, toprak, vb.) satın almak için milyonlar harcarlar.[17]

Lenin takiben, “işte size tröstlerin gücünün ve genişlemesinin salt ekonomik bir tahlili” demektedir. Bu satırlar, emperyalizmi “yeni-sömürgecilik” gibi yanlış kavramlarla açıklamaya çalışanlara da önemli bir yanıt niteliğindedir. Emperyalist güçlerin ekonomik üstünlükleri sayesinde zayıf durumdaki ülkelere kendi siyasal koşullarını, askeri planlarını dikte ettirdikleri bir sistemi, “bu da sömürgeciliğin bir çeşididir” diye tanımlayanlar, –eğer kötü niyetli değillerse– en azından sorunu bulandırmaktadırlar. Çünkü sorunu “sömürgecilik” temelinde ele almak, emperyalizm aşamasında zayıf ulus-devletlerin güçlülere bağımlılığını hâlâ bir “ulusal bağımsızlık” sorunu olarak ortaya koymak demektir. Oysa emperyalist kapitalist sistem altında, bazı istisnalar dışında genelde eski sömürge ülkelerin çoğu siyasal bağımsızlığını kazanmış ve böylece asıl bağımlılığın ekonomik bağımlılık olduğu gerçeği olanca çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Fakat dünya kapitalist sistemi işte budur; ekonomik açıdan sisteme bağlı olmaksızın, tek başına yalıtılmış biçimde yaşayan bir kapitalist ülke olamaz.

Dolayısıyla, emperyalizm döneminin bu ekonomik bağımlılığını, sömürgecilik döneminin siyasal bağımlılığı ile bir tutmanın hiç ama hiçbir bilimsel temeli yoktur. Zira, siyasal bağımsızlığın kazanılması kapitalist sistemin işleyişi ile çelişmemektedir. Tam tersine, emperyalist kapitalizm altında güçlü kapitalist ülkeler, bu bağımsızlığa sahip tüm ülkeleri de bin bir türlü ekonomik mekanizmayla kendilerine bağımlı kılmaktadırlar. Ama bu, artık sistemin bir bütün olarak işleyişine içsel olan eşitsizlik temelinde karşılıklı bağımlılık olgusudur. Kapitalizm altında bu bağımlılıktan kurtulmak mümkün değildir. Ve daha da önemlisi, ekonomik bağımlılığı gerekçe göstererek, az ya da orta derecede gelişmiş kapitalist ülkelerin bir zamanların sömürge ya da yarı sömürge ülkelerinde olduğu gibi bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermeleri gerektiğini ileri sürmek hiç doğru değildir.

Emperyalizm Tekelci Rekabet Üzerinde Yükselir

Hilferding mali sermayeyi, “sanayi sermayesi haline dönüşen banka sermayesi” olarak tanımlıyordu. Bu tanımı bir yönüyle eksik bulan Lenin, dikkati asıl olarak tekellere ve tekellerin oluşumuna çekmekteydi:

Bu tanım, eksiktir; çünkü çok önemli bir olguyu; üretimin ve sermayenin genişleyen yoğunlaşmasının tekellere yol açtığı ve hâlâ açmakta olduğu olgusunu, sessizce geçiştirmektedir. ... Üretimin yoğunlaşması, bunun sonucu olarak, tekeller; sanayiin ve bankaların kaynaşması ya da iç içe girmesi –işte mali-sermayenin oluşum tarihi ve bu kavramın özü.[18]

Emperyalist aşamaya ilerleyen kapitalizmin en belirgin özelliklerinden biri, sanayi sermayesinin daha büyük işletmeler içinde hızlı bir tempoyla yoğunlaşmasıydı. Aynı şekilde, banka sermayesi de daha az sayıda ve çok daha büyük kurumlarda toplanmaktaydı. Böylece bankalar, belli bir ülkenin ya da birçok ülkenin hammadde kaynaklarını ve üretim araçlarının büyük bir bölümünü, bunun yanı sıra kapitalistlerin, küçük patronların para-sermayelerini kendi kontrolleri altına alan dev tekeller haline geldiler. Bu gelişme süreci içinde, giderek daha büyük bir kaynaşma temelinde banka sermayeleri ile sanayi sermayeleri iç içe geçti. Bankalar, mali sermayeyi yöneten uluslararası nitelikte kurumlar haline dönüştüler. Kapitalizmin emperyalist aşamasının temel özelliği olarak, tekeller belirleyici önem kazandılar.

Çok daha önceden Marx’ın da işaret ettiği üzere, tekellerin sanayi ve bankacılık sektörlerinde nicelikçe gelişiminin yoğunlaşması bir nitelik dönüşümüne yol açarak yeni bir sermaye bileşimini, mali sermayeyi doğurmuştur. Kapitalizmin merkantilist ve serbest rekabetçi dönemlerinde sırasıyla ticaret ve sanayi sermayesi biçiminde belirginleşen sermaye, rekabetin sonucunda tekelci mali sermayeyi yaratmıştır. Tekelleri doğuran bizzat serbest rekabetin kendisidir. Ancak tekellerin varlığı kapitalist rekabeti ortadan kaldırmaz. Yani, tekel ve rekabet olgularının skolastik bir mantıkla birbirini dışlar tarzda ele alınması yanlıştır. Kapitalist gelişimin diyalektiği içinde, tekel ve rekabet birbiriyle çelişen fakat birlikte var olan bir bütünsellik oluşturur. Rekabet tekeli doğurur; ama rekabetin tekelleşme yoluyla aşılmaya çalışılması onu ortadan kaldırmaz. Tersine tekelin oluşumu, bu kez bir üst düzeyde rekabeti, yani tekeller arasındaki rekabeti yaratır.

Bir an için düşünecek olursak, böyle bir hareketin kendi diyalektiği içinde varabileceği nihai sonuç, rekabeti tamamen dışlayacak olan bir “tam tekel” durumu olabilirdi. Ama bu, özel mülkiyete dayanan kapitalist üretim ilişkilerinin reddi demektir. Zaten emperyalist dönemin Marksist analizi, kapitalizmin en yüksek aşamasının gittiği bu yönü gösterir. Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması, yani tekelleşmenin niceliksel gelişimi giderek niteliksel bir dönüşümü zorlamaktadır. Başlangıçta kapitalistlerin üretim araçları üzerindeki bireysel mülkiyeti temelinde örgütlenen kapitalist üretim süreci, hisse senetli anonim şirketlerin gelişmesi ve tekelleşmesi sonucunda, üretim sürecinin dünya ölçeğinde dev ölçekli sermaye grupları tarafından organize edildiği bir sürece dönüşmüştür. Emperyalizm dönemi ilerledikçe tekelleşmenin ulaştığı boyutlar, üretimin alabildiğine toplumsallaşması, kapitalizmin neredeyse kendi özünü inkâr ettiği bir noktaya doğru hızla ilerlemesi anlamına gelir. Kuşkusuz ki bu Marksist analiz, kapitalizmin tekelci gelişiminin içerdiği ana eğilime, onun gidişatına, onun yerini komünizmin alması gerektiğine işaret ediyor. Ancak kapitalizm kendiliğinden, doğal bir evrimin sonucunda yerini komünizme bırakmayacaktır. Bu niteliksel dönüşümün olabilmesi için proleter devrimlerle dünya kapitalist sisteminin yıkılması zorunludur.

Kapitalizmin tekelci gelişimi, aynı zamanda, üretimin örgütlenmesinin artık ulusal sınırlar içine hapsedilemeyecek denli dünyasal bir karakter kazanmasına yol açar. Lenin bu hususa işaret eder: “Emperyalizm, gelişen kapitalizmin, ancak 20. yüzyılda ulaşılan en yüksek aşamasıdır. Kapitalizm, onlar kurulmadan feodalizmi yıkmasına olanak bulunmayan ulusal devletleri, şimdi kendisi için cendere gibi görüyor.”[19]

Ama burada önemli bir hususu vurgulamamız gerekiyor. Kapitalist üretim tarzının eşitsiz ve bileşik gelişme özelliğini daha baştan içinde taşıdığına; sermayenin yoğunlaşmasının ve belli ellerde merkezileşmesinin kaçınılmaz olarak tekelciliği doğurduğuna; kapitalizmin bu gidişatının ulus-devlet biçimlenmesinin dar sınırlarıyla bağdaşmayacağına; yıkılmadığı sürece kapitalizmin bu tür engelleri aşacak yollar arayıp bulacağına dikkat çeken bizzat Marx’tır. Ama bu emperyalizm değil mi?

Bize göre elbette ki öyle. Ne var ki, Marx’ın kapitalist üretim tarzına ilişkin devasa çözümlemelerini, bir çırpıda “serbest rekabetçi kapitalizm dönemi teorisi”ne indirgeyiveren Stalinist tahrifat okuluna göre Marx’ın kapitalizmin bu gidişatından haberi yoktur! Bu gerçekleri çözümleyen, kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişme yasasını keşfeden ve dolayısıyla emperyalizm teorisini kuran Lenin olmuştur! Stalinizmin bu boş iddiaları, uzun yıllar boyunca sözde bir Marksizm adına nice insanın bilincini bulandırıp gerçekleri kararttı. Oysa, yalnızca Marx’ın iyi bir öğrencisi olmak için çabalamayı erdem olarak kabul eden Lenin, Emperyalizm kitabında bakın şöyle diyordu:

Yarım yüzyıl önce, Marx’ın, Kapital’i yazdığı sırada, serbest rekabet, iktisatçıların büyük çoğunluğunca, bir “doğa yasası” gibi görülüyordu. Kapitalizmin teorik ve tarihsel bir tahlilini yaparak, serbest rekabetin üretimin yoğunlaşmasına yol açtığını, bunun ise, belirli bir gelişme aşamasında tekelciliğe götürdüğünü tanıtlayan Marx’ın yapıtını, resmi bilim, sessizlik fesadıyla öldürmeyi denedi. Bugün ise, tekel, bir gerçek olarak ortadadır. İktisatçılar, tekellerin farklı belirtilerini göstermek için dağ gibi kitap yığıyorlar, hep bir ağızdan “marksizmin çürütüldüğünü” ileri sürmekte devam ediyorlar. Ne var ki, İngiliz atasözünde de denildiği gibi, gerçekler inatçı şeylerdir ve hoşumuza gitsin gitmesin, hesaba katılmaları gerekir.[20]

Marksizmin kurucularının Alman İdeolojisi ve Komünist Manifesto gibi erken fakat temel eserlerinden itibaren, tüm çözümlemelerinde dünya ekonomisi kavramı çok önemli bir yer tutar. Dünya ekonomisi, kapitalizmin emperyalizm aşamasında giderek çok daha belirginleşen bir biçimde ete-kemiğe bürünür. Bu nedenle, emperyalizm çağında kapitalist üretim tarzının tüm unsurlarını (üretici güçler, üretim ilişkileri, işbölümü, artı-değerin üretilmesi ve bölüşülmesi, pazarlar, fiyatların oluşumu vb.) artık ulusal değil, uluslararası ölçekte kavramak gerçek bir zorunluluk haline gelmiştir. Günümüzde moda olan globalleşme (küreselleşme) gibi tüm tanımlamalar, aslında kapitalizmin 20. yüzyılda ulaştığı ve halen de içinde yaşamakta olduğumuz son evresini, yani mali sermayenin egemenlik çağını, kısaca emperyalizm olarak adlandırdığımız bu çağı anlatmaktadır.

Örneğin, tekelci gelişmenin giderek daha üst düzeyde rekabeti kızıştırmasının kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan tekelci birleşmeler, yalnızca ulusal sınırlar içinde gerçekleşmez. Sermayenin uluslararası yapılanması, çeşitli krizlere gebe olan çok çelişkili bir süreçtir. Bir yandan sermaye, gerek yapılanmasının tarihsel kökleri ve gerekse de icabında sığınacak güvenilir bir liman arayışı nedeniyle, sırtını bir ulus-devlete yaslama güdüsünden kendisini büsbütün kurtaramaz. Ama öte yandan, devasa yatırımlara ortaklaşa giren farklı ülke sermaye gruplarının varlığı da çok somut bir gerçekliktir. Ayrıca, büyük kriz dönemlerinde zor duruma düşen sermaye gruplarının, sermayenin vatanı yoktur prensibinden hareketle kendilerine daha güçlü “yabancı” ortaklar aramaları kapitalist işleyişin dayattığı bir zorunluluktur. Tekelci kapitalizm, tekelci evlilikler demektir. Ve bu türden evliliklerde de “gelin” ya da “damat”ın ulusdaş olması değil, ekonomik çıkarlar önemlidir.

Örneğin, enerji alanında ekonomik bakımdan çok daha güçlü durumda bulunan bir Amerikan tekelinin, görece zayıflayan bir İngiliz tekeliyle yaptığı evlilik sonucunda (bu evlilikte bir eşitsizlik olsa dahi!) daha üst düzeyde bir çokuluslu tekelin doğumuna imza atılır. Orijinleri itibarıyla bir ulus-devlete dayanan her bir sermaye grubu, rekabet mücadelesinde başı sıkıştığında kendi ulus-devletini imdada çağırsa da, emperyalizm aşamasına yükselmiş kapitalizm işte böyle çelişik bir karaktere sahiptir. Hem birleşme, hem kapışma! Hem gerektiğinde ulus-devletin kanatları altına sığınma ihtiyacı, hem de ulus-devletin dar sınırlarını aşma çabası içinde milliyetine bakmaksızın gerçekleştirilen dünyasal evlilikler! Yani, sermayenin bütünleşme eğilimine rağmen, ulusal bölünmüşlükten azade, adeta dünya devletlerinden kopup bulutlar üzerinde gezinen soyut bir uluslararası sermaye yoktur. Fakat, belirttiğimiz çelişkili işleyiş içinde ve çok yönlü ekonomik ilişkilerin sonucunda, büyük mali sermaye grupları yine de ayaklarını tek bir ulus-devlet zeminine basmaktan ziyade giderek uluslararası bir karakter kazanırlar.

Emperyalizm Mali Sermayenin Egemenliğidir

Emperyalizm kitabına 1920 yılında yazdığı bir önsözde, Lenin, kapitalizmin bir avuç “ileri ülke”nin dünya nüfusunun büyük çoğunluğunu mali yönden boğduğu, baskı altına aldığı bir dünya sistemine dönüşmüş olduğunu söylüyordu. Gerçekten de emperyalizm, güçlü kapitalist ülkelerin zayıf ülkelere çeşitli ekonomik koşulları dayattığı, onları türlü açılardan baskı altına aldığı bir sistemdir. Kapitalizmin bir dünya ekonomisine büyüme eğilimi, asıl olarak, artık uluslararası bir nitelik kazanan mali sermayenin egemenliği çağında somutlanmıştır.

Emperyalizm mali sermayenin imparatorluğudur. Mali sermaye diğer sermaye biçimlerinden üstündür ve bu nedenle de mali sermaye yönünden güçlü birkaç büyük kapitalist devlet, diğer bütün kapitalist ülkeler karşısında üstün durumdadır. Emperyalizm döneminde üstünlük, güçlü mali sermaye gruplarının pazarlar üzerindeki egemen ve tekelci pozisyonunda kendini açığa vurur. Nitekim, Buharin’in l915 tarihli Dünya Ekonomisi ve Emperyalizm adlı çalışmasına yazdığı önsözde, Lenin, 20. yüzyılın yeni hükümdarını şöyle tanımlar:

Artık zamanın “hükümdarı” son derece oynak ve esnek bir yapıya sahip olan, ipleri birbirine dolaşırcasına, her ülkede ve uluslararası düzeyde “isimsiz” olarak iş gören, üretimle doğrudan ilişkisi olmaksızın müthiş bir kolaylıkla yoğunlaşan ve daha şimdiden adamakıllı yoğunlaşmış bulunan mali-sermayedir.[21]

Bu son derece oynak ve esnek yapıya sahip olan çağdaş hükümdar, bir zamanlar elinin altında tuttuğu sömürge ve yarı-sömürge statüsündeki ülkeler siyasal bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da, ipleri birbirine dolaşırcasına, her ülkede ve uluslararası düzeyde iş görmeye ve egemenliğini sürdürmeye devam etti. Giderek muazzam ölçeklere varan mali sermaye tutarlarını kontrolleri altında tutan büyük banka-sanayi tekelleri, bir zamanların mütevazı sanayi kapitalistlerinden farklı olarak, ilgilerini üretim sürecinde tek tek fabrikalar ya da işletmeler üzerinde odaklaştırmak zorunda değillerdi. Son tahlilde elbette ki, mali sermaye ancak üretim sürecine yatırım yaparak, bu süreçte artı-değer elde ederek kendisini genişletebilir. Ama mali sermaye fonlarını kontrolleri altında tutan finans-kapitalistler, artık üretim sürecinde bizzat denetleyici olarak yer almaya bile gerek kalmaksızın, devasa kârları kendi kasalarına akıtmanın yollarını döşediler. Mali sermaye hükümdarları, organizasyon ve denetim işlerini dolgun gelirli profesyonel yöneticilere devredip, Lenin’in deyişiyle “üretimle doğrudan ilişkisi olmaksızın” dünyasal egemenliklerini geliştirmenin yolları, yöntemleri üzerinde yoğunlaştılar.

Toparlayarak vurgulayacak olursak, emperyalizm, mali sermaye egemenliğiyle taçlanan ve esas olarak mali sermayenin uluslararası yayılmacılığında somutlanan kapitalist sömürü sistemidir. Kapitalizmin emperyalist aşamasının ilerleyişi içinde, sömürge ülkelerde ulusal kurtuluş mücadeleleriyle siyasal bağımsızlığın kazanılması bu emperyalist aşamanın özelliğini değişime uğratmamıştır. Tersine, emperyalizm çağında asıl olanın ekonomik hegemonya eğilimi olduğunu tüm çarpıcılığıyla ortaya koymuştur. Günümüzde kapitalizm, tek bir dünya pazarında somutlanan ve irili ufaklı tüm kapitalist ülkeleri –bu arada Stalinist bürokratik rejimlerin çöküşüyle birlikte kapitalistleşme yolunu tutan ülkeleri de– kucaklayan, uluslararası işbölümü temelinde eşitsiz fakat bileşik gelişen ve eşitsizliği içinde karşılıklı bağımlılığı yeniden ve yeniden üreten bir dünya sistemidir.

Emperyalist Çağın Ayrılmaz Parçası: Hegemonya Savaşları

Emperyalizm çağında sermayenin ulusal sınırları aşma gereksinimi nedeniyle, tekelci rekabet uluslararası boyuta sahiptir. Büyük kapitalist devletler, sürüm pazarları, hammadde pazarları ve sermaye yatırım alanları üzerinde egemenlik kurabilmek amacıyla birbirleriyle yarışırlar. Kapitalist üretimin yükseliş dönemlerinde bu yarış görece barışçıl koşullarda sürdürülebilir olsa da, büyük ve derin kriz dönemlerinde rekabet mücadelesini eski yöntemlerle sürdürmek olanaksız hale gelir. Böylesi dönemlerde emperyalist devletlerin nüfuz alanları üzerindeki hegemonya mücadelesi, açık paylaşım savaşlarına dönüşebilir. Emperyalist savaşlar, emperyalistler arası kapışma politikasının askeri yöntemlerle sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle, kapitalist gruplar arasındaki çekişmelerin içeriğini çözümlemeye çalışmak yerine, bunların bugün için barışçı yarınsa barışçı olmayacak biçimlerine takılıp kalmak yanlıştır.

Emperyalist ülkeler ve farklı sermaye grupları uluslararası alanda girift ilişkiler içinde olsalar da, bu rekabet içindeki bir birlikteliktir. Dolayısıyla bazı dönemlerde rekabetin alabildiğine kızışması, emperyalist ülkelerde daha çok silahlanma ve savaş yönünde bir eğilim doğurur. Kapitalist sistemin verili ekonomik güç dengesinde önemli değişimler yaşandığında ve hegemonya krizi derinleştiğinde, emperyalist güçler kozlarını yeniden paylaşmak üzere dünya siyasetini silahların eşliğinde yürütmek zorunda kalabilirler.

Kapitalistler dünyayı paylaşıyorlarsa, bunu, kendilerinde bulunan hain duygulardan ötürü değil, ulaştıkları yoğunlaşma düzeyi, kâr sağlamak için kendilerini bu yola başvurma zorunda bıraktığından yapıyorlar. Ve dünyayı, mevcut “sermayeleri”, “güçleri” oranında paylaşıyorlar, çünkü kapitalizmin ve meta üretimi sisteminin var olduğu bir ortamda daha başka bir paylaşma biçimi söz konusu olamaz.[22]

Lenin, emperyalizm çağını karakterize eden bu gibi eğilimleri ortaya koyarken, kapitalizmin giderek “barışçı” bir işleyişe ulaşacağı iddialarına karşı da mücadeleyi sürdürmüştür. Örneğin, emperyalistlere akıl hocalığına soyunan dönek Kautsky (günümüz döneklerinin bu pîri), “sermayedeki yayılma dürtüsü emperyalizmin baskı ve şiddet yöntemleriyle değil, barışçı demokrasiyle en elverişli ölçülere ulaşabilir” der.[23] Oysaki, emperyalist savaşlar, militarizm, dünyadaki nüfuz alanlarının yeniden paylaşılmasına eşlik eden şiddet politikası, tüm bunlar emperyalist çağın ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle, emperyalizmi mali sermayenin politikalarından biri, bir baskı ve şiddet politikası olarak ele alan ve böyle bir politikanın zorunlu olmadığını göstermeye çalışan Kautsky gibilerin siyasal açıdan mahkûm edilmesi gerekir.

Kautsky, mali sermaye klikleri arasındaki uluslararası giriftleşmenin artış eğiliminden, “barışçı kapitalizm”in olanaklı olduğu sonucunu çıkartıyordu. Bu düşüncesini, tekelci birliklerin giderek tek bir dünya tröstünü yaratacağı ve böylece rekabet ve bunalımları ortadan kaldıracağı yolundaki “ultra-emperyalizm” çözümlemesinden türetmekteydi. Oysa Lenin, tekelci kapitalist birliklerin oluşumuyla rekabetin ve bunalımların bir üst düzeyde yeniden üretildiğini gözler önüne sermeye çalıştı. Emperyalizmin bir “barışçı” yayılma dönemi olacağı düşüncesi gerçeklerle bağdaşmayan tehlikeli bir düştü. Lenin, emperyalizmi bir “politika” biçimi olarak değil, çağdaş kapitalizmin bizzat kendisi olarak tanımladı; baskı ve şiddetin emperyalist kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı.

Öte yandan Kautsky, emperyalizmi sanayileşmiş ülkelerin gittikçe daha geniş tarım bölgelerini ilhak etme eğilimi olarak ele alıyordu. Halbuki emperyalist savaşlar geri ülkelerde toprak ilhaklarına yol açsa da, emperyalizm bundan ibaret değildi. Ve Lenin tam da bu noktada çok önemli bir gerçekliğe dikkat çekti. Emperyalist ülkeler arasındaki rekabetin kızıştığı ve emperyalist bir savaşa dönüştüğü konjonktürde, bu ülkelerin rakiplerini zayıflatmak, hegemonyayı ele geçirmek amacıyla, bizzat sanayileşmiş kapitalist ülkelere de saldırabileceklerini hatırlattı. Almanya’nın, İngiltere’nin egemenliğini sarsmak amacıyla Belçika’ya saldırısı, bunun bir örneğini vermekteydi. Bu yolla Belçika, Almanya’nın sömürgesi olmuyor, fakat emperyalist savaşın alanı genişliyordu. Belçika burjuvazisi kendi ulus-devletini savunmak amacıyla, emperyalistler arasındaki bloklaşmada safını bu somut koşullara göre belirliyordu.

Emperyalist güçler arasındaki hegemonya kavgasını yansıtan çeşitli bölgesel savaşlarla kanıtlandığı üzere, günümüzde de “barışçı kapitalizm” tehlikeli bir düştür. Bu “düş”, Kautsky benzeri “modern” döneklerin, işçi sınıfının devrimci mücadelesini baltalamak amacıyla ileri sürdükleri bir safsatadır. Emperyalist çağa damgasını basan hegemon güç ABD örneği, mali sermayenin saldırgan yayılmacılığının açık göstergesidir. Amerikan emperyalizminin hegemonyası altında geçen yıllar, bu hegemonyanın sürdürülebilmesinin ve çeşitli bağımsız devletlere dayatılabilmesinin yolunu da çok açık biçimde gözler önüne sermiştir. Emperyalizm, çeşitli uluslar üzerinde baskı, onların içişlerine karışma, siyasal komplolar, siyasal gangsterlik ve en önemlisi de emperyalist savaşlar demektir. Ve emperyalizm tüm bu kahrolasıca işleyişini, söz konusu ülkeleri sömürgeleştirmeksizin de pekâlâ yürütebildiğini kanıtlamış bulunuyor. Elbette ki, emperyalist ülkeler işlerine geldiğinde ulusal ayrılıkları körüklemekte, farklı ulusları birbirine düşürerek yeni ulusal sorunlar yaratmaktadırlar. Ayrıca, emperyalist güçlerin çıkarttığı bölgesel savaşlarda, savaşa konu olan ülkelerin toprakları işgale uğrayabilir ve bu nedenle de ulusal sorun yeniden ve yeniden gündeme gelebilir. Fakat tüm bu örnekler dikkate alındığında dahi, sonuç sömürgecilik döneminden farklı olarak yeni sömürgelerin yaratılması değil, egemen gelen emperyalist devlet yanlısı yeni burjuva iktidarların ya da yeni ulus-devletlerin kurulması olmaktadır.

Anti-Emperyalist Mücadele Ulusal Kurtuluş Mücadelesine İndirgenemez

Emperyalizmi çağdaş kapitalizm olarak değil de, yalnızca onun politikalarından biri olarak kabul eden Kautsky gibiler, bir sistem olarak emperyalizme cephe almazlar. Örneğin Kautsky, bir bütün olarak emperyalist ekonomik işleyişe değil de yalnızca ilhak politikasına karşı çıkılmasını savunur. Bu tamamen reformist ve pasifist bir düşünce tarzıdır ve sahte bir “anti-emperyalizm” anlayışına temel oluşturur. Nitekim Lenin’in Kautsky’ye yönelttiği eleştiri, bu tür yaklaşımların ipliğini pazara çıkarmaktadır:

Bu, ilk bakışta alkışlanacak bir yanıt gibi geliyor. Ama, aslında, emperyalizmle uzlaşmanın daha ince, daha iyi maskelenmiş (bu bakımdan da daha tehlikeli) bir propagandasını taşıyor; bankaların ve tröstlerin politikasına karşı yapılıp da bunların ekonomik temellerini kavramayan bir “savaşım”, reformizmden ve burjuva pasifizminden başka bir şey değildir, masum ve iyi niyetli isteklerden öteye gidemez.[24]

Buradan hareketle, bazı önemli hususları vurgulayalım. Emperyalizme karşı savaşımı, ulusların kaderlerini tayin hakkının kabulü ile sınırlayan bir siyaset burjuva reformizminden öteye geçemez. Emperyalizme karşı mücadeleyi, yalnızca ilhaklara karşı çıkmaya indirgeyen ve böylece emperyalizmin ekonomik temellerine cephe almayan bir siyaset, anti-emperyalist değildir. Ne zaman ki ilhaklara ya da ulusal baskıya karşı başlayan bir mücadele, emperyalist sistemin ekonomik temellerine karşı da yönelir, işte ancak o zaman anti-emperyalist bir nitelik kazanmış olur. Fakat mücadelenin bu boyutlara yükseltilmesi ne burjuvazinin ne de küçük-burjuvazinin derdi değildir. Ulusal ezilmişliğe karşı ortaya çıkabilecek herhangi bir mücadelenin anti-emperyalist bir başkaldırıya dönüşebilmesi ancak ve ancak devrimci proletaryanın sorunudur.

Belçika örneğinde olduğu gibi, topraklarının bir başka devlet tarafından ilhak edilmesine karşı çıkan ve ulusal egemenlik hakkını koruyan burjuvazi kendi sınıfsal çıkarlarını savunmaktadır. Ama bu anti-emperyalizm değildir. Yalnızca, saldırgan emperyalist devlete karşı kapitalizm temelinde bir tavır alıştır. Bu nedenle de, örneğin Alman emperyalizmine karşı çıkan Belçika burjuvazisi İngiliz emperyalizmiyle çıkar birliğini ve dostane ilişkilerini pekiştirmeye çalışır. Burjuvazinin sınıfsal çıkarları asla kapitalist sistemden kopmayı değil, onun içinde daha güçlülere karşı kendi egemenlik haklarının kabul ettirilmesini gerektirir. O halde, devrimci proletaryanın emperyalizm karşıtlığını şu ya da bu emperyalist devletin politikasına karşı çıkma ya da “kendi” burjuvazisinin egemenlik hakkını savunma düzeyine indirgemek düpedüz sınıf işbirlikçiliğidir.

20. yüzyıl içinde ulusal kurtuluş mücadelelerini başarıyla sonuçlandıran pek çok sömürge ülke, ulusal (siyasal) bağımsızlığını kazanarak, kendi ulus-devletini kurdu. Ancak zaman içinde görüldü ki, siyasal bağımsızlığını kazanmış ülkeler kapitalist sistemin içinde kalmaya ve onun bir bileşeni olmaya devam ettiklerinde, ekonomik açıdan kaçınılmazlıkla emperyalizme bağımlı kaldılar. Böylece emperyalizm, siyasal bağımsızlığını kazanmış ülkeler üzerinde de egemenliğini sürdürebilen bir sistem olduğunu kanıtladı. Dolayısıyla kapitalizmin emperyalist aşamasını sömürgecilik temelinde ele almanın, örneğin onu “yeni-sömürgecilik” vb. olarak nitelemenin Marksizm açısından doğru bir tarafı yoktu.

Ne var ki, gerçek yaşamda güncel siyasetin akışı içinde kavramlar çarpılabiliyor, ya da daha doğrusu çarpıtılabiliyor. Örneğin, 1960’larda sömürge ülkelerde gelişen ulusal kurtuluş mücadeleleri sürecinde, emperyalist sistemi “yeni-sömürgecilik” diye nitelemek yaygın bir eğilimdi. Hatta bu niteleme, siyasal bağımsızlık için savaşan güçlerin dilinde kendileri için önemli bir anlam da ifade ediyordu. Bunun anlaşılabilir bir tarafı da vardı; zira bu ulusal kurtuluşçular, emperyalizm çağının içinde henüz geçmiş dönemin sömürgeciliğine karşı mücadele yürütmekteydiler. Ancak, bu anakronizm nedeniyle onlar “yeni-sömürgecilik” dediklerinde bile aslında hedef tahtasına yeni dönemin gerçekliğini, yani emperyalizmi yerleştirmiş oluyorlardı.

Örneğin, Gana’nın ulusal kurtuluşçu lideri Nkrumah’a göre yeni-sömürgecilik, “Afrika’ya bir elle bağımsızlığını verip öteki elle geri alma metodudur. ... yeni-sömürgeci devletin eski sömürgesine, onu bir müşteri-devlet haline getirip politika dışı yollarla kontrol altına alabilmek için bir çeşit egemenlik tanıdığı yalancı bir bağımsızlıktır”.[25] Nkrumah, “yeni-sömürgecik” diye bir şeyi tanımlamak isterken tam da emperyalizm çağının temel özelliğini anlatmış oluyordu. O, bu sözleriyle, siyasal bağımsızlığın kazanılması ile sınırlı mücadelelerin, yani emperyalist işleyişi değiştiremeyen, emperyalizme gerçek bir darbe indiremeyen ulusal kurtuluş mücadelelerinin salt anti-sömürgeci karakterini de gözler önüne sermekteydi. Doğrudur, bir dünya sistemi olan emperyalist sistemden kesin bir kopuş olmadıkça, yalnızca siyasal bağımsızlığın kazanılmasıyla emperyalizmden bağımsız olunamayacağı gerçeği çeşitli örneklerle kanıtlanmıştır. O halde, emperyalizmden bağımsızlık sorunu ulusal bağımsızlık sorununa indirgenemez; anti-emperyalizm toplumsal kurtuluş sorunudur.

Emperyalist ülkelerin, görece daha zayıf durumda bulunan kapitalist ülkelere dayatmaları elbette ki yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmıyor. Ancak bu durum, kapitalist düzenin genel bir yasasıdır. Kapitalizmde parayı veren düdüğü çalar! Büyük emperyalist devletlerden muazzam miktarlarda borçlanan kapitalist devletlerin burjuvazisi, eşitsiz ilişkiler ya da “iç işlerine” karışılması nedeniyle ne kadar sızlansa da, bu bir bütün olarak onların kapitalist düzenidir. Bu tür sızlanmalardan işçi sınıfına ne? Daha güçsüz burjuvazinin derdini dert edinmek, ya da işçi sınıfına kapitalizm temelinde “tam bağımsız ve ulusal bir düzen” propagandası yapmak ancak küçük-burjuvazinin şanına yakışabilir. Oysa, irili ufaklı tüm kapitalist ülkelerde proletaryanın yakıcı sorunu, “kendi” burjuvazisinin “ekonomik bağımsızlığı(!)” değil, kapitalist sömürü düzeninden kurtuluştur. Kısacası, emperyalizm karşısında işçi sınıfının mücadele hedefi burjuva düzene son vermektir, yani siyasal iktidarın fethidir, proleter devrimdir.

Anti-emperyalizm tartışmaları açısından çok büyük önem taşıyan hususlar, Lenin’in Emperyalizm kitabında dile getirilmiştir. Burjuvazinin hiçbir kesiminden anti-emperyalizm beklenemez! Bu saptamanın altında yatan ekonomik gerçekliği gözler önüne serer Lenin:

Bir yandan, birkaç elde yoğunlaşmış, ve yalnızca küçük ve orta kapitalisti değil, çok küçük kapitalist ve çok ufak patronları da kendine bağlayan yaygın ve sıkı bir ilişki ağı kurmuş olan mali-sermaye, öte yandan, dünyayı paylaşma ve başka ülkelere egemen olma yolunda başka ulusal mali gruplara karşı girişilen gitgide yoğunlaşan savaşım, bütün mülk sahibi sınıfların tamamıyla emperyalizm safına geçmesine neden olmaktadır.[26]

Aslında, küçük-burjuvaziden de tutarlı bir anti-emperyalizm beklenemez! Küçük-burjuva demokratların anti-emperyalist mücadele anlayışları yarım yamalaktır; çünkü bunlar, emperyalist politikalarla kapitalist işleyişin ekonomik temelleri arasındaki çözülmez bağları görmezden gelirler. Emperyalizmin karşısına “ulusal kapitalizm”i çıkartarak, emperyalizmden bağımsız bir kapitalizmin de pekâlâ mümkün olabileceği hayalini yayarlar. Emperyalizmi, tüm kapitalist ülkeleri kaçınılmazlıkla içine alan dünya kapitalist sistemi olarak kavramaktan acizdirler ya da böyle kavramak işlerine gelmez. Nüansları bir yana bırakacak olursak, tüm küçük-burjuva sol akımlara egemen olan “anti-emperyalizm” anlayışının özü şudur; ülke içindeki kapitalist işleyişe kökten tutum almayan, dolayısıyla anti-kapitalist içerikten yoksun bulunan ve yalnızca dış faktöre indirgenmiş olan sözde bir emperyalizm karşıtlığı! Küçük-burjuvazi nezdinde anti-emperyalizm, sömürgeci ve ilhakçı “politikalara karşı” tutum almaktan ibarettir.

Ne var ki, bütün bu tutarsızlıklarına rağmen küçük-burjuva muhalif akımlar dünyada oldukça geniş bir yer tutar ve bu olgu kapitalizmin bir gerçekliğidir. Mali-oligarşi her alanda gericilik ve artan bir ulusal baskı yarattığından, bu durum genelde, zayıf ya da güçlü çeşitli kapitalist ülkelerde, küçük-burjuva demokratların muhalefetini ortaya çıkarır. Vaktiyle Lenin bu konuda somut bir örnek de vermiştir. 1898’de ABD’nin İspanya’ya karşı yürüttüğü yayılmacı savaşta, Birleşik Devletler’deki küçük-burjuva demokratların siyasal tutumuna değinir. Savaşın ekonomik özüne karşı çıkmak yerine yalnızca toprak ilhakını anayasaya aykırı bularak, bunu canice bir savaş olarak nitelemekle yetinmektedir küçük-burjuva reformistleri. Dün olduğu gibi bugün de, sözde anti-emperyalist tutumun üzerine cafcaflı bir radikalizm cilası atmak –canice gibi sıfatlarla– tam da küçük-burjuvazinin meşrebine uygundur ve alayı haketmektedir. Zaten Lenin de öyle yapmıştır; “İspanya’ya karşı açılan emperyalist savaş, «anti-emperyalistler»in, burjuva demokrasisinin son mohikanlarının muhalefetini uyarmış oldu” der.[27]

Lenin, Emperyalizm kitabına 1920 Temmuzunda yazdığı Önsöz’ü ise şu sözlerle bitirmektedir: “Emperyalizm, proletaryanın toplumsal devriminin önbelirtisidir. Bu 1917’den beri dünya ölçüsünde doğrulanmıştır.” Onun da üzerine basa basa açıkladığı gibi, emperyalizm çağı proleter devrimler çağıdır. Çünkü, kapitalizmin bu en yüksek aşaması, dünya ölçeğinde proleter devrimin koşullarının olgunlaşmasından, sosyalizmin maddi temellerinin döşenmesinden başka bir anlama gelmez. Bir dünya sistemi düzeyine yükselen kapitalizm, aslında kendi sonuna doğru ilerlemektedir:

Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tam toplumsallaşmasına gitmektedir; iradelerine ve bilinçlerine aykırı olarak, kapitalistleri, tam rekabet özgürlüğünden tam toplumsallaşmaya bir geçişi belirleyen yeni bir toplumsal düzene doğru adeta sürüklemektedir.[28]

Çağımızda kapitalist sömürü düzeni emperyalist sistemde somutlandığına göre, tüm kapitalist ülkelerde proletaryanın devrimi anti-emperyalist bir devrim olacaktır. Bunun başarılabilmesi için değişik ülkelerde nasıl bir yol izlenmesi gerektiği, proleter devrimin genel karakterine oranla ikincil bir sorundur. Zaten Stalinizmin doğmalaştırdığı aşamalı devrim anlayışı karşısında, devrimci Marksizmin bayrağını yükselten Troçki’nin savunduğu sürekli devrim anlayışının özü de budur. Orta ya da az gelişmiş kapitalist ülkelerde proleter devrim, gelişmiş kapitalist ülkelere oranla henüz çözümlenmemiş bazı ek sorunların da üstesinden gelmek zorundadır. İşçi sınıfının devrim programı, bu devrimin geçerken çözeceği demokratik kapsamlı görevleri de içerecektir. Ve son olarak da şu önemli hususu belirtelim: Günümüz dünyasında, irili ufaklı tüm kapitalist ülkelerde proleter devrimi kendi içeriğiyle değil de, örneğin “sömürge devrimi”, “ulusal kurtuluş devrimi”, “demokratik devrim” vb. şeklinde tanımlamak, işçi sınıfının devrim hedefini bulandırmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmeyecektir.



[1] akt: Lenin, Emperyalizm, Sol Yay., Haziran 1979, s.96

[2] Lenin, age, s.93, 94 ve 97

[3] Lenin, age, s.93

[4] Lenin, age, s.27

[5] Lenin, age, s.28

[6] Lenin, age, s.56

[7] Lenin, age, s.74

[8] Lenin, “Revision of the Party Programme”, Collected Works, Vol. 26, s.167

[9] Lenin, Emperyalizm, s.77

[10] Lenin, age, s.138

[11] akt: Lenin, Sosyalizm ve Savaş, Sol Yay., Aralık 1975, s.138-139

[12] Lenin, Emperyalizm, s.99

[13] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, , s.14

[14] Lenin, Emperyalizm, s.103

[15] Lenin, age, s.104

[16] Lenin, “A Turn in World Politics”, Collected Works, Vol. 23, s.267

[17] Lenin, Emperyalist Ekonomizm, Sol Yay., Eylül 1991, s.40-41

[18] Lenin, Emperyalizm, s.58

[19] Lenin, Sosyalizm ve Savaş, s.14

[20] Lenin, Emperyalizm, s.26

[21] Buharin, Dünya Ekonomisi ve Emperyalizm, Özgün Yay., Temmuz 1975, s.17

[22] Lenin, Emperyalizm, s.90

[23] akt: Lenin, age, s.136

[24] Lenin, age, s.112-113

[25] akt: Basil Davidson, Afrika’da Milli Kurtuluş ve Sosyalizm Hareketleri, Sosyal Yay., 1965, s.124

[26] Lenin, age, s.132

[27] Lenin, age, s.134

[28] Lenin, age, s.32