Navigation

Büyüyen İşçi Sınıfı

“Elveda Proletarya” Diyenlere Yanıt

Elif Çağlı

1 Ekim 1999





İşçi Sınıfının Yapısı

Kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim sistemi, içerdiği çelişkileri ortadan kaldırmaksızın, yalnızca daha da derinleştirmek ve dünya ölçeğinde yaygınlaştırmak pahasına ilerleyen bir yapıya sahiptir. Kapitalist sanayi, belirli periyotlarla birbirini takip eden döngüler temelinde nefes alıp verir. Böylece, ekonomi bir kriz dönemini atlatarak yeni bir genişleme dönemine varabilir. Kapitalist sanayi döngüsünün kriz evresinden yeni bir yükseliş evresine geçiş, teknolojik yenilenme ve emeğin üretkenliğini arttıran yöntemlerin uygulamaya konması sayesinde mümkün olabilmekte ve sonra, bu ekonomik döngü yine aynı temelde işlemeye devam etmektedir.

Bu süreç aynı zamanda, işçi sınıfının yapısında da değişimin yaşandığı bir süreçtir. Önemli olan, bu değişimin ne anlama geldiğinin doğru bir biçimde yorumlanabilmesidir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak işçi sınıfının teknik bileşiminde, yani kafa ve kol emeğinin ağırlığında, sınıfın iç yapılanmasında, üretim dalları itibarıyla dağılımında, vasıf düzeyi ve çeşitlerinde değişim sürekli olarak vardır. Bu anlamda işçi sınıfı teknik gereklere ve değişime bağlı olarak, tıpkı üretim araçlarının yenilendiği-değiştiği gibi bir değişim geçirmektedir. Fakat öte yandan işçi sınıfının kapitalist toplum içindeki temel konumu, yani toplumsal işbölümünde, kapitalist üretim ilişkileri içinde tuttuğu yer değişmemektedir. Zaten işçi sınıfının bizi asıl ilgilendiren yönü, taşıdığı devrimci potansiyel, sınıfın tarihsel anlamdaki devrimci misyonu buradan kaynaklanmaktadır. Ancak burjuva ideolojisi, sınıfları üretim ilişkileri temelinde tanımlamaktan kaçınan argümanlar ürettiği gibi, işçi sınıfının yapısının kavranması noktasında da dikkatleri asıl özelliklerden uzaklaştıracak ve teknik yapı değişikliğine çekecek görüşler üretmektedir.

Kapitalist gelişmenin genel eğilimlerinin, işçi sınıfının yapısı bakımından ne tür değişimlere işaret ettiğine ilişkin hususlar, bizzat Marx’ın incelemelerinde yer almaktadır. Ne var ki, Marksist açılımlara yönelik açık ya da sinsi, çeşitli düşünsel saldırı ve revizyonlar nedeniyle, onca yıl önce kapsamlı bir biçimde ortaya konmuş çözümlemeleri yeniden ve yeniden gün ışığına çıkarmak gerekiyor. İşçi sınıfına ilişkin Batı kaynaklı pek çok “eser” kütüphane raflarını doldurmaktayken, sahip çıkmamız gereken doğrular yine Kapital’in, Grundrisse’nin, Artı-Değer Teorileri’nin vb. sayfalarında yer almayı sürdürüyor. Kaynak budur; incelenmesi ve hatırlanması gereken düşünceler, Marksizmin kurucularının bıraktığı mirasın eskimeyen ve değerinden bir şey yitirmeyen parçalarıdır.

Görevimiz, işçi sınıfının kapsamını olduğundan daha dar göstermeye, sınıfın içinde yer alan bazı kesimleri sınıf kapsamının dışında tutmaya, sınıfın bütünsel devrimci potansiyelini ıskartaya çıkartarak içindeki şu ya da bu kesimle yetinmeye yönelen her türden tırtıklamalar karşısında, günümüz gerçekliğine hâlâ ışık tutan Marksist çözümlemeleri hatırlamak ve hatırlatmaktır. Benzer kaygılar güden çalışmalarda da rastlayabileceğimiz gibi, Marksizmin doğrularını, bu doğrulara yönelik başlıca saldırı temalarını çürüten yönleriyle sistematize ederek konuyu bir kez daha gözler önüne sermeyi amaçlıyoruz. Sorunun incelenmesine geçmeden önce, Marx’ın toparlayıcı ve açıcı bir değerlendirmesine yer verelim. Aktaracağımız satırlar, kapitalizmin teknik temelinin devrimci yapısıyla, onun toplumsal karakterinin tutuculuğunu ve bu ikisi arasındaki çelişkiyi çarpıcı bir biçimde ifade etmektedir.

“Modern sanayi, mevcut üretim sürecini hiçbir zaman son ve değişmez bir şekil olarak görmez ve ele almaz. Bunun için de, bu sanayiin teknik temeli devrimcidir, oysa daha önceki üretim biçimleri özünde tutucuydu. ... Bu nedenle, modern sanayi, mahiyeti gereği bir yandan, işte değişmeyi, görevde akıcılığı, işçide genel bir hareketliliği zorunlu kılarken, öte yandan da, eski işbölümünü o katılaşmış özellik ve ayrıntılarıyla yeniden canlandırmıştır. ... Bu uzlaşmaz karşıtlığı, daima sermayenin emrinde olması için sefalet içinde yaşayan yedek sanayi ordusu gibi bir canavarın yaratılmasında; işçi sınıfı içinde durup dinlenmeden verilen kurbanlarda; işgücünü harvurup harman savurmasında ve, her ekonomik gelişmeyi toplumsal bir rekabet haline dönüştüren toplumsal anarşinin yol açtığı yıkımlarda olanca çılgınlığı ile görmüş bulunuyoruz. Bu, olumsuz yandır.”[15]

Marx ayrıca, modern sanayinin kapitalist biçim altında, bir yandan emekçi kitlelerin üzerine çeşitli afetler yağdırırken diğer yandan nasıl da kendi sonunu hazırlamaya koyulduğunu, kafa ve kol emeği arasındaki ayrılığın aşılmasını topluma dayattığını gözler önüne sermektedir:

“Ama bir yandan şimdi işteki çeşitlilik, karşı konulmaz doğal bir yasa şeklinde ve her yerde direnmeyle yüz yüze gelen doğal bir yasanın gözü kapalı yıkıcılığı ile kendisini gösterirken, öte yandan da, modern sanayi, getirdiği felâketler aracılığı ile, üretimin temel yasası olarak, işin çeşitliliğinin kabul edilmesi zorunluluğunu ortaya koyarak, işçilerin bu çeşitli işler için yatkın hale gelmesini ve bu yeteneklerinin en geniş ölçüde gelişmesini sağlamıştır. Üretim biçimini, bu yasanın normal olarak işlemesine uydurmak, toplum için bir ölüm-kalım sorunu oluyor. Modern sanayi, gerçekte, toplumu, bütün hayatı boyunca bir ve aynı işi tekrarlayarak güdükleşen ve böylece bir “parça-insan” haline gelen bugünün parça-işçisinin yerini, çeşitli işlere yatkın, üretimdeki herhangi bir değişmeyi karşılamaya hazır ve yerine getirdiği çeşitli toplumsal görevleri, kendi doğal ve sonradan kazanılmış yeteneklerine serbestçe uygulama alanı sağlayan bir şey olarak benimseyen tam anlamıyla gelişmiş bir bireyi koymayı, bir ölüm-kalım sorunu halinde zorlamaktadır.”[16]

Ekonomik gelişmenin komünizmin maddi temelini döşemesi, kafa ve kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkacağı yolu açması bakımından Marx’ın işaret etmiş olduğu eğilim, benzeri tüm hususlarda olduğu gibi, kapitalizm altında yalnızca geleceğe yönelik önemli işaretlerdir. Kapitalizm yıkılmadıkça, özel mülkiyete dayanan üretim ilişkileri nedeniyle, toplumsal işbölümü temelindeki kafa ve kol emeği ayrımı ortadan kalkmaz. Ancak, üretim sürecinde sürekli yeniliklere neden olan muazzam teknolojik gelişme, işçi sınıfı içindeki kafa ve kol emeği farklılıklarını silikleştirme eğilimindedir.

Kapitalizmin gelişmesi, bir yandan üretim sürecinde kol emeğinin önemini azaltıp kafa emeğinin önemini arttırırken, diğer yandan belirli bir toplumsal üretim miktarı için gereken toplumsal emek zamanını da aşağıya çekmektedir. Böylece üretimin, farklı emek türlerinin tek bir üreticinin şahsında birleşmesi temelinde ve çok daha kısa çalışma saatleri içinde sürdürülmesi olanaklı hale gelmektedir. Fakat bu “olanak”, kapitalist üretimin sınırlayıcı doğasının diktiği duvarlara toslayarak yamulmakta ve böylelikle üretim süreci eski biçimlerle yeni olanakların çarpık bir bileşimini oluşturarak, tarihsel anlamda kör topal ilerleyen bir niteliğe bürünmektedir. İşte bugün geldiği noktada kapitalist sistemin asla hatırdan çıkartılmaması gereken temel gerçekliği budur.

Kapitalist Üretim Alanı ve Üretken Emek

Kafa ve Kol İşçileri

Eğer kapitalist üretim tarzından bağımsız olarak, genel anlamda üretken emekten söz edecek olsaydık, kullanım değerlerini yani insanların çeşitli ihtiyaçlarını karşılayan mal ve hizmetleri üreten emeğin üretken olduğunu söylemek mümkün olabilirdi. Ne var ki, üretken emeği yalnızca genel anlamda kullanım değerlerinin üretimi açısından ele alan bu tür bir yaklaşım, hiçbir zaman kapitalist üretim sürecine doğrudan doğruya uygulanamaz. Çünkü, değişim değerleri üretimine dayanan ve genelleşmiş meta üretimi anlamına gelen kapitalist üretim tarzı, bu özelliği nedeniyle üretken emek ve üretken olmayan emek kavramlarını da değişikliğe uğratmıştır. Demek ki, kapitalist üretim tarzında üretken emekten söz ettiğimizde, soruna genel olarak çeşitli kullanım değerlerinin üretildiği bir emek süreci olarak yaklaşmak doğru olmayacaktır. Üretken emeğin özel olarak kapitalist üretim sistemi açısından taşıdığı anlamı ortaya koymak gerekir.

Kapitalist üretim sürecinin amacı, sermaye için artı-değer yaratılması, paranın ve metanın sermayeye dönüştürülmesidir. Bilindiği gibi, kapitalist üretim sürecinde, satın alınandan daha fazla emek emilir. Bu süreçte kapitalistler, işçinin karşılığı ödenmemiş emeğini sahiplenirler. Sermayenin ihtiyacı, yalnızca üretim sürecine giren değeri korumak değil, onu arttırmak, artı-değer elde etmektir. Sermaye bunu, üretim sürecinde üretken emekle değişime girerek başarır. O nedenle, kapitalizmde yalnızca doğrudan sermayeye dönüştürülebilen emek üretkendir.

En genel anlamda, “Sermayenin üretkenliği, sermayenin emekle, ücretli-emek olarak karşı karşıya gelmesi olgusuna, emeğin üretkenliği de emeğin, emek araçlarıyla sermaye olarak karşı karşıya gelmesi olgusuna dayanır.”[17] Kapitalist üretim sistemi içinde üretken emek yalnızca kendi işgücünün değerini değil, ayrıca buna ek olarak kapitalist için bir artı-değer üreten ücretli emektir. Böylece, emeğin nesnel koşullarını sermayeye ve onların sahibini de kapitaliste dönüştüren emektir; yani kendi ürününü sermaye olarak üreten emektir.

Demek ki, soruna genel anlamda “bir şey üretmek” açısından değil de, kapitalist üretim sürecinin niteliği açısından yaklaşıldığında, kendisine ait üretim araçlarıyla kullanım değerleri üreten ve ancak ihtiyaç fazlası ürünü değişerek kendisi için metalaştıran üretici, kapitalist anlamda üretken emekçi kapsamının dışında kalacaktır. Ancak hemen şunu belirtmek gerekir ki, kapitalizm geliştikçe üretim sürecini genelde kapitalist meta üretimine dönüştürdüğünden, sermaye için değil de kendi bireysel ihtiyacı için üretim yapan emekçiyi tarihe karıştırır. Eski dönemlerin üreticisini (küçük meta üreticisini) üretim araçlarından kopartarak işçiye dönüştüren kapitalist gelişme süreci, genelleşmiş meta üretiminin egemenliğini tesis eder.

Oysa, kapitalizmden önceki dönemlerde bu mümkün olamazdı. Çünkü, yalnız başına para ve meta dolaşımı, sermayenin varoluşunun tarihi koşullarının doğmasına yetmemekteydi. Onun doğabilmesi için, üretim ve tüketim araçlarını elinde bulunduran kimse ile, kendi işgücünü satan özgür emekçinin pazarda karşı karşıya gelmesi gerekmekteydi. Ve işte bu tek tarihî koşul, bir dünya tarihini kapsamaktadır. “Demek ki, kapitalist döneme niteliğini kazandıran şey, işgücünün, işçinin kendi gözünde, kendi malı olan bir meta şeklini alması ve dolayısıyla emeğinin, ücretli emeğe dönüşmesidir. Öte yandan, emek ürününün genel olarak meta halini alması ancak bu andan sonra olur.”[18]

Kapitalist üretim tarzı, daha önceleri küçük köylü ekonomisinin ya da zanaatkârlığın uzantısı olan ev içi üretimi (eski moda domestik sanayii), sermaye için üretimin uzantısı durumuna getirerek, bu biçimde çalışan emekçileri de işçi sınıfının kapsamı içine katar. Sermaye böylece, aslında kendisinin yüklenmesi gereken pek çok maliyet unsurunu da üreticinin sırtına yükler. Alabildiğine düşük ücretlerle ve sosyal güvenlik haklarından yoksun bir tarzda çalışan ve çoğunluğunu kadın ve çocuk emeğinin oluşturduğu bir orduyu daha kendi hizmetine koşmuş olur. Artı-değer üretimine katıldığı ölçüde üretken emekçi niteliğini taşıyan bu işçilerle ilgili olarak Marx şöyle demektedir:

“Manüfaktür döneminin tersine, bundan böyle işbölümü, mümkün olan her yerde, kadınların, her yaştan çocukların, düz işçilerin çalıştırılmalarına, yani İngiltere’de karakteristik bir deyimle ifade edildiği gibi, tek sözcükle ucuz emeğe dayanır. Bu, yalnız, makine kullanılsın kullanılmasın geniş boyutlu üretim kolları için değil, ister çalışan kimselerin evlerinde, isterse küçük işyerlerinde yapılsın, ev sanayileri denilen üretim biçimleri için de geçerliydi. Modern ev sanayii denilen bu sanayiin varlığı, bağımsız kent el zanaatlarını, bağımsız köylü tarım işletmelerini ve her şeyden önce de işçi ile ailesinin içinde yaşadıkları bir evin varlığını önkoşul olarak gerektiren eski tarz ev sanayii ile ad benzerliği dışında ortak bir yanları yoktur. Bu eski tarz sanayi, şimdi, fabrikanın, manüfak­türün ya da eşya deposunun, bir dış bölümü halini almıştır. Sermaye, tek bir yerde geniş kitleler halinde topladığı ve doğrudan doğruya komuta ettiği fabrika işçilerinden, manüfaktür işçilerinden ve el zanaatçılarından başka, şimdi, gözle görünmeyen iplerle, diğer bir orduyu da harekete getirmiştir: bunlar, büyük kentlerde oturanlarla birlikte bütün ülke yüzeyine yayılmış bulunan ev sanayii işçileridir.”[19]

Kapitalist üretim tarzının üretken emekçinin kapsamında yarattığı bir başka değişiklik, kafa emeğinin rolüne ilişkindir. Kapitalizm öncesi dönemlerde, örneğin ilk çağ köleci toplumunda ve orta çağın feodal toplumlarında, kafa emeği üretim sürecinin dışında, bilim, sanat ve yönetim işlerinde yer alıyorken, kapitalist gelişme yalnızca kol emeğiyle değil kafa emeğiyle de üretim sürecine doğrudan katılan işçiyi yaratmıştır.

Öte yandan kapitalizm bilimi de sermayenin üretici gücüne dönüştürmüştür. Bilim işçinin karşısına sermaye olarak dikilmektedir. Aslında, gelişen teknoloji, üretim sürecinde kol emeğinin yoğunluğunu düşüren makineler, bilimsel buluşlar vb. hepsi toplumsal emeğin ürünüdürler. Ne var ki kapitalist gelişme, işçilerin emeklerinin ürününü sermayeye dönüştürdüğü için, toplumsal emeğin güçleri işçilerin karşısına, onlara yabancı bir güç, sermayenin biçimleri olarak dikilmektedir. Marx’ın dediği gibi, makinede gerçekleşen bilim, işçiler için sermaye biçiminde ortaya çıkar.[20] O nedenle, bilimin toplumsal emeğe, doğa güçlerine ve büyük ölçekli üretime uygulanışı, emeğin güçlerini emekten ayırarak sermayeyle bütünleşmiş gibi gösterir. İşte, kapitalizm geliştikçe, dolaysız üretim sürecinde daha ağırlıklı olarak yer almaya başlayan kafa emeğinin, işçi sınıfının bir bileşeni olarak değil de onun karşısında yer alan sermayenin gücü gibi algılanması bu konudaki yanılsamaların tipik bir örneğidir.

O halde, kapitalizm çağında üretkenlik kavramı doğru bir temelde, yani artı-değer üretimi açısından kavranıldığında, “kol emekçisi üretkendir, kafa emekçisi değildir” biçimindeki bir yaklaşımın ne derece yanlış olduğu görülecektir. Üretken emekçi kapsamına giren kafa işçisi olabildiği gibi, bu kapsamın dışında kalan kol işçisi de bulunmaktadır. Ayrıca, kapitalizm emek sürecini kooperatif bir niteliğe yükselttiğinden, üretkenlik sorununa bireysel değil ancak kolektif emek açısından yaklaşılması gerekir. Değişik emek türlerini, kafa emeğiyle kol emeğini birbirinden ayırmak ve farklı insanlar arasında dağıtmak, kapitalist üretim tarzının ayırt edici bir özelliğidir. Fakat bu durum, maddi ürünün bu insanların ortak ürünü olması anlamına gelir. “Tüm bu insanlar, yalnızca maddi zenginliğin üretilmesine doğrudan katılmakla kalmazlar, üstelik emeklerini doğrudan, sermaye olan parayla değişirler ve dolayısıyla, ücretlerine ek olarak kapitalist için bir artı-değeri yeniden üretirler. Emekleri, ödenmiş emeği artı ödenmemiş artı-emeği içerir.”[21]

Üretim sürecinin kapitalist gelişmeyle birlikte kazandığı kolektif nitelik göz önünde bulundurulduğunda, üretken emeğin kapsamı geçmiş dönemlere oranla genişlemektedir. Çünkü üretilen ürün, artık bireysel üreticinin dolaysız ürünü olmaktan çıkmakta ve kolektif işçinin ürettiği toplumsal bir nitelik kazanmaktadır. Kapitalizmde, üretilen ürünlerin her biri, iş konusu üzerindeki işlemlerin az ya da çok bir parçasını yapan bir işçi topluluğunun ortak ürünü halini alır. Kapitalizm altında iş sürecinin kolektif içeriği gitgide daha da belirli bir hale geldikçe, bunun zorunlu sonucu olarak, üretken emek ve bunu sağlayan üretken işçi kavramı da daha geniş bir boyuta ulaşmaktadır. Artık üretken biçimde çalışıyor olmak için mutlaka el ile çalışmak gerekmez. Kolektif işçinin bir parçasını oluşturmak ve onun yerine getireceği alt işlevlerden bir tanesini yapmak yeterlidir.

Fakat diğer yandan, üretken emeğin kapitalist üretim tarzındaki gerçek kapsamını ortaya koymak için, bu kez de alanı biraz daraltmak ve soruna yalnızca artı-değer üretimi açısından yaklaşmak gereklidir. Zira kapitalizmde, yalnızca bir şey üretmek yetmez, işçinin emeğinin üretken emek olarak kabul edilebilmesi için, onun artı-değer üretip üretmediğine bakılmalıdır. Marx, kapitalizmde üretken işçi kavramının, sadece iş ile işin yararlılığı, emekle emek ürünü arasındaki bir ilişkiyi anlatmakla kalmadığını, asıl olarak tarihsel gelişmeden doğan ve işçiye, bir artı-değer yaratma aracı damgasını vuran özgül bir toplumsal üretim ilişkisini anlattığını belirtir. Bu özgül ilişki, kapitalist üretimin alâmet-i farikası olan ücretli emek-sermaye ilişkisidir. Tam da burada unutulmaması gereken başlıca husus şudur ki, kapitalist üretim sürecine özgü olan artı-değer, ücretlerin ödenmesine ayrılan değişen sermayenin[22] yalnızca üretken emekle değişilen kısmının ürünüdür. Bu nedenle, ilerleyen bölümlerde üzerinde duracağımız gibi, örneğin ticaret alanında çalışan işçinin ücreti de sermaye tarafından ödendiği halde, bu işçiler artı-değer üretmezler ve üretken işçi kapsamında değildirler.

Demek ki, işçi sınıfının üretken emek kapsamına giren kısmını ayırt edebilmek için kafa ve kol işi ayrımına değil, artı-değerin üretildiği alanlara ve bu alanlarda çalışan kolektif emek güçlerine bakmak gerekecektir. Marx’ın dediği gibi, bazıları elleriyle daha iyi çalışır, bazıları kafalarıyla; birisi yönetici, mühendis, teknoloji uzmanı vb. olarak, birisi ustabaşı olarak, birisi en ağır işlerde kol emekçisi olarak daha iyi çalışır. Kapitalist gelişmeyle birlikte, her gün artan sayıda iş çeşidi üretken emek kavramına dahil olmaktadır ve bu işleri yapan işçiler, ister kol isterse kafa emeği ağır bassın, üretken işçidirler.

Netleştirilmesi gereken diğer bir önemli tartışma konusu, kapitalizmde değişim değeri üretiminin kapsamıyla ilgilidir. Üretkenlik kavramını gelişigüzel biçimde algılamak isteyenler, genelde soruna tüm değişim değerlerinin yaratılması açısından değil, akıllarına ilk elden gelebilecek kullanım değerlerinin üretimi açısından yaklaşırlar. Bu yaklaşım yanlıştır ve kapitalizmin aslında değişim değerleri üretimi olduğu, yalnızca değer değil artı-değer üretimi olduğu gerçeğiyle çelişir.

Oysaki, verili bir dönemde insan ihtiyaçlarını karşılamak bakımından akla ters gelebilecek tüm metalar; örneğin silah, uzay araçları ya da insan sağlığını tehdit eden kimyasal ürünlerin vb. üretiminde yer alan ücretli işgücü üretken emeğe dahildir. “İçinde üretken işçi emeğinin yer aldığı bir metanın kullanım-değeri, en yararsız türden olabilir. Metanın maddi özellikleri, hiçbir biçimde, emeğin doğasıyla bağlantılı değildir; tam tersine, yalnızca belli bir toplumsal üretim ilişkisinin ifadesidir. Bu emeğin içeriğinden ya da sonucundan değil, ama belirli bir toplumsal biçiminden çıkarılmış bir tanımdır.”[23]

Kapitalist açısından işgücünün kullanım değeri, harcanan emeğin somut yararlılığına, örneğin kunduracı emeği mi ya da dokumacı emeği mi, yoksa maddi olmayan türden bir hizmet-meta üreten emek mi vb. olduğuna bağlı değildir. Emeğin üretken emek olarak tanımlanmasının, onun belirli içeriğiyle, özgül yararıyla ya da kendini ifade ettiği belli kullanım değeriyle kesin olarak hiçbir ilgisi yoktur. Bu metada kapitalisti ilgilendiren şey, ödediğinden daha fazla değişim değerinin yer almış olmasıdır. Bu nedenle, kapitalist açısından işgücünün kullanım değeri, bir başka deyişle kapitaliste özel yararı, ona ücret olarak ödediği emek zamanını daha fazla miktarda geri alıyor olmasından ibarettir. Yani üretken emeğin sermayeye faydası, şu ya da bu türden somut bir kullanım değeri üretmesi değil, ne türden olursa olsun, kâ­­rlı bir değişim değeri üretmesidir; kısacası onun artı-değer yaratma yeteneğidir.

Artı-değer üretimi salt geleneksel maddi nesneler üretimi ile sınırlı değildir. Günümüzde büyük bir önem kazanmış bulunan hizmet sektöründe çalışıp maddi olmayan bir meta üreten işçiler de, beyaz ve mavi yakalı ayrımına bakmaksızın, şayet artı-değer üretiyorlarsa üretken işçi kapsamı içindedirler. Marx’tan vereceğimiz örnek, onun döneminde ekonominin bütünü içinde henüz büyük bir yer tutmamasına karşın, hizmet sektöründe de artı-değer üretilebileceğini ve örneğin bir öğretmenin de pekâlâ üretken işçi sayılabileceğini gözler önüne sermektedir. “Maddi nesneler üretiminin dışında kalan bir alandan örnek alırsak, bir öğretmen, öğrencilerin kafaları üzerinde emek harcamasının yanı sıra eğer okul sahibini zenginleştirmek için de eşek gibi çalışıyorsa, üretken bir işçi sayılır. Okul sahibinin, sermayesini, sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiçbir şeyi değiştirmez.”[24]

İşgücünü satın alan kapitaliste bir değişim değeri üreten işçi, ister palto biçiminde gözle görülebilir bir meta, isterse öğretmenin verdiği ders örneğinde olduğu gibi maddi olmayan bir meta üretsin, kapitalizm açısından üretken işçi sayılır. Böylece kapitalist gelişme, geçmiş dönemlerde meta üretimi kapsamına girmeyen pek çok kullanım değeri üretimini, artık kapitalist meta üretimi kapsamına dahil ederken, hizmet üretimini de kapitalist sanayinin çok önemli bir koluna dönüştürmektedir. Ancak, hizmet üreten işgücünün sermaye ya da gelirle değişilmesi durumunda ortaya çıkacak sonucun farklı olması nedeniyle, konunun mukayeseli olarak incelenmesi daha yararlı olacağından, kapitalist hizmet üretimini değişik yönler içeren hizmet olgusu bölümünde ele alacağız.

Günümüzde pek çok yazar tarafından, kol işçisi mavi yakalı, kafa işçisi beyaz yakalı diye adlandırılıyor. Yerleşen nitelemeler olduğu için ve çağrıştırıcı bir işlevi olması bakımından bu kavramları kullanmakta çok fazla bir sakınca yok. Ancak yine de, karıştırılmaması gereken bir noktaya dikkat çekelim. Kol işçisini sanayide çalışan işçiyle ve kafa işçisini de hizmet kesiminde çalışan işçiyle özdeşlemek tamamen yanlıştır. Bir kere, sağlık, posta, temizlik, toplu taşıma gibi pek çok hizmet işi önemli bölümüyle kol emeğine dayanmaktadır. İkincisi, pek çok üretken kafa işçisinin yer aldığı hizmet kesimi kapitalist sanayinin bir koludur.

20. yüzyılda seyreden kapitalist gelişmeyle birlikte işçi sınıfının toplam bileşimi içinde kafa emekçisinin ağırlığı arttı. Önemli olan bu gelişimin irdelenmesinden çıkartılacak sonuçlardır. Tam da bu noktada gerçek Marksistlerle burjuva ideologlarının yaklaşımları arasındaki fark sınıfsal çatışmayı yansıtıyor. Burjuva ideologları ve onların izinden giden sözde Marksistler, bu gelişmeden, işçi sınıfının yapısının çok değişmiş olduğu ve bu nedenle onun artık Marx’ın ele aldığı anlamda devrimin öznesi olamayacağı yolunda sonuçlar çıkartıyorlar. Kuşkusuz ki onların bu türden saptamaları, yaşanan gerçeklikleri kavramaya yönelik bilimsel incelemeler neticesinde vardıkları sonuçları yansıtmıyor. Tam tersine, aslında kendi sınıfsal meşrepleri gereği, işçi sınıfının artık önemini yitirmekte olduğunu, giderek yok olduğunu kanıtlama çabası içindeler. Bu iddialarına taraftar toplayabilmek amacıyla, gerçekleri arzuladıkları yönde tahrif ederek sözde bilimsel sonuçlar türetip, Marksizme böylece darbeler indirmeyi tasarlıyorlar. Öte yanda ise, bu türden değişimlerin sınıf mücadelesi açısından ne anlama geldiğini bıkmadan usanmadan savunagelen Marksizm yer alıyor. Burjuvazinin Marksizme yönelttiği ideolojik saldırıda kullandığı “işçi sınıfı ortadan kalkıyor” benzeri argümanların kofluğunu, gülünçlüğünü deşifre edebilmek için, elbette ki bu konudaki Marksist açılımların direkt kendi kaynaklarından öğrenilmesi ve burjuva “bilim adamları”na duyulan beyhude hayranlıkla felçleşmemiş kafalar gerekiyor.

Marksizmin yıllar öncesinden işaret ettiği önemli bir husus var. Kapitalist gelişme sürecinin ana eğilimlerinden biri olarak, üretim sürecinde giderek kafa emeğinin ağırlığı artacak ve kafa-kol emeği arasındaki ayrılığın aşılması olanağını bizzat kapitalizmin kendisi hazırlayacaktır. Kuşkusuz ki, kapitalist gelişme bu ayrımın ortadan kalkması için gereken maddi koşulları yaratsa da, bu çelişkinin çözülmesi ancak kapitalizmin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür ve izlerinin silinmesi de belirli bir tarihsel zaman sorunudur. Şimdilik önemli olan şudur ki, günümüzde kapitalist üretim sürecinde kafa emeğinin ağırlık kazanması, ne işçi sınıfının yok olduğu ne de Marx’ın yanıldığı anlamına gelir.

Oysa gerçekliği keyfî bir tarzda çarpıtan sözde Marksistlerin, önemli taraftar kazanmış bulunan savlarından birisi, beyaz yakalı işçilerin maddi üretim yapmadığı ve dolayısıyla işçi sınıfının içinde yer almadığı yolundadır. İşçi sınıfını yalnızca üretken işçi ile sınırlayan yazarlar (örneğin Poulantzas ve onun gibi Althusserci kuramcılar), kapitalist üretim tarzının özünü üretim ilişkilerinde değil de teknik bir süreç olan çalışma sürecinde arıyorlar. Bu yaklaşım, yalnızca kol emeğiyle çalışan sanayi işçilerini kapsayan bir “işçi sınıfı” anlayışıyla sonuçlanmaktadır. Poulantzas ve benzerleri, hizmet sektöründe ağır kol işçiliği yapan temizlik işçilerini ya da hastabakıcı ve benzerlerini “yeni küçük-burjuvazi” olarak adlandırarak, işçi sınıfının dışına atıveriyorlar.[25]

Bu türden yazarlar, beyaz yakalıların tümünü “yeni küçük-burjuvazi” kavramının içine tıkıştırarak, hem onların büyük bir bölümünün işçi olduğunu hem de bunlardan bir kısmının üretken emekçi kapsamına girdiğini göz ardı ediyorlar. Kuşkusuz ki bu türden çıkarsamalar yanlıştır. Çünkü birincisi, kapitalist üretimden ne anlaşılması gerektiği ve ikincisi, işçi sınıfının yalnızca üretken işçilerden oluşmadığı hususlarında Marksizmin bilimsel sonuçlarıyla tamamen çelişiyor. Bu nedenle, sözde Marksistlerin bilimdışı safsatalarını fazladan ciddiye alarak uzun boylu aktarmalarla vakit kaybetmek yerine, konuya ilişkin Marksist açılımları dikkatlice incelemek ve gözler önüne sermek bizce daha yararlı olacaktır.

Ulaştırma Sanayii

Üretken emekten söz ettiğimizde, genelde hem mal hem de hizmet biçiminde metaların üretildiği üretim sürecini göz önünde bulundururuz. Fakat kapitalist üretim süreci, yalnızca metaların kelimenin alışılageldik anlamında üretildiği üretim alanını değil, dolaşım alanının bir kısmını da kapsamaktadır. Bu nedenle, dolaşım alanının bir parçası gibi görünse de, gerçekte üretim sürecinin uzantısı durumunda bulunan ulaştırma sanayii konusunu burada ele alacağız.

Aslında çok açıktır ki, metaların taşınması nedeniyle var olan ürün miktarında bir artış sağlanmaz. Ama bir metanın üretiminin gerçekten tamamlanması, tüketicinin kullanımına sunulacak duruma gelebilmesi için yer değiştirmesi de gerekir. Bu nedenle, metaların mekân içerisindeki fiilî hareketini içeren ulaştırma sanayiinde geçen süre, ek bir üretim süreci gibidir. Marx, maden sanayiine, tarıma ve imalata ek olarak maddi üretimin dördüncü bir alanının ulaştırma sanayii olduğunu ve burada da üretken emeğin sermayeyle ilişkisinin, maddi üretimin diğer alanlarındakiyle tıpatıp aynı olduğunu belirtir.

Ulaştırma sanayiine yatırılmış olan üretim sermayesinin, ulaştırma araçları vb. gibi değişmeyen sermayeye ait yıpranan bölümünün maliyeti metanın değişim değerine yansır. Ulaştırma işinde kullanılan değişen sermaye tutarı ve ayrıca da bu sanayi kolundaki üretken emeğin yarattığı artı-değer gerçek üretim maliyetinin içinde yerini alır. Böylece meta gideceği yere ulaştığında, yer değişikliğinden kaynaklanan değişim, ifadesini metanın yükselmiş değişim değerinde bulur. Marx’ın deyişiyle, “Gerçi bu durumda gerçek emek, gerisinde, kullanım-değerinde herhangi bir iz bırakmamıştır ama, gene de bu maddi ürünün değişim-değerinde somutlaşır; ve maddi üretimin öteki alanları gibi bu sanayi dalında da emek … metanın içinde yerini alır.”[26]

Ulaştırma sanayii, üretimin bağımsız bir kolunu ve böylece de üretken sermayenin ayrı bir yatırım alanını oluşturmaktadır. Onun ayırıcı özelliği, dolaşım süreci içerisinde üretim sürecinin bir devamı olarak görünmesidir. Ancak, ulaştırma sanayiine ilişkin bu genel yaklaşımın yanı sıra, metaların taşınması ile halkın taşınması hususları, içerdikleri farklı özellikler nedeniyle birbirinden ayırt edilmelidir. Halkın taşınmasında, ulaştırma sanayiindeki faaliyet, girişimcinin bir hizmeti olarak belirmektedir ve bu durumda taşımaya konu olan nesne meta değildir. Burada taşınan nesne yani insan, kapitalist girişimcinin sunduğu hizmeti satın alan bir tüketici konumundadır. O nedenle şimdi olaya, kapitalist girişimcinin sermayesini arttıran bir hizmet üretimi açısından yaklaşmamız doğru olur. Marx, insan ya da eşya taşınmış olsun, sonucun bunların bulundukları yerdeki değişiklik olduğunu belirtir ve şöyle devam eder:

“Bununla birlikte, ulaştırma sanayiinin sattığı şey, yer değiştirmedir. Yararlı etki, ulaştırma süreci ile, yani, ulaştırma sanayiinin üretken süreci ile sımsıkı bağlıdır. İnsanlar ve mallar ulaştırma araçlarıyla birlikte yolculuk ederler ve bu yolculuk, bu hareket, bu araçlar ile gerçekleştirilen üretim sürecini oluşturur. Bu yararlı etki, ancak bu üretim süreci sırasında tüketilebilir. Bu süreçten farklı, yararlı bir şey gibi bir varlığa sahip değildir. … Ama bu yararlı etkinin değişim değeri, diğer herhangi bir meta gibi, kendisinde tüketilen üretim ögelerinin (işgücü ile üretim aracı) değeri ve ulaştırma işinde çalıştırılan işçilerin artı-emeğinin yarattığı artı-değerin toplamı ile belirlenir.”[27]

Marx, bu yararlı etkinin diğer metalar gibi aynı tüketim ilişkilerine tâbi olduğunu hatırlatır. Eğer yolcu tarafından bireysel olarak tüketilecek olursa, değişim değeri bu hizmetin tüketimi sırasında ortadan kaybolacaktır. Yok eğer, taşımadan kaynaklanan yararlı etki, taşınan metaların üretiminde bir aşama teşkil edecek biçimde üretken olarak tüketilirlerse, içerdiği değişim değeri bir ek değer olarak metanın değerine eklenecektir. Böylece, üretken emeğin özellikleri ve farklı sanayi alanlarındaki görünümlerine dair açıklamalardan sonra konuyu toparlayacak olursak, üretken işçilerin, imalat, madencilik, tarım, hayvancılık, ulaştırma, enerji, inşaat, haberleşme ve eğitim, sanat, eğlence, vb. gibi mal ve hizmet üretilen çeşitli alanlarda çalışan ve artı-değer üretimine katılan kafa ve kol işçilerinden oluştuğunu söyleyebiliriz.

Aslında işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesinin taşıdığı tarihsel önem bakımından, sınıfın kendi içinde üretken olan ve olmayan işçiler diye ayırt edilmesi ikincil bir husus oluşturuyor. Önemli olan gerçek, insanlığın bugününü ve geleceğini tehdit eden kapitalist düzenin, kendi mezar kazıcısını, yani işçi sınıfını büyütmeksizin var olamayacağı. Ne var ki, büyüyen işçi sınıfının iç bileşimindeki değişikliklerin, sınıfın kapsamının daraldığı ya da devrimci potansiyelinin azaldığı doğrultusunda anti-Marksist iddiaların kanıtı olarak kullanılmak istenmesi karşısında, ikincil hususların üzerinde de durmak zorunlu hale gelmektedir. Yoksa örneğin, işçi sınıfının kapitalist kriterler bakımından üretken olan ve olmayan kesimlerini ayırt edebilmek, işçi sınıfının mücadelesi bakımından kendi başına pek de büyük bir önem taşımıyor. Çünkü, işçi sınıfının yalnızca üretken emek kapsamına giren kısmının daha önemli olduğu ya da daha militan bir nitelik taşıyacağı vb. söylenemez.

Kapitalist yeniden üretim süreci, gerek üretim gerekse dolaşım alanı itibarıyla bir bütündür. Kapitalistlerin çıkarları bakımından, artı-değerin üretildiği üretim alanı kadar, artı-değerin realize olduğu dolaşım alanı da önemlidir. Dolayısıyla, her iki alanda da kilit sektörlerde çalışan işçilerin organize edecekleri büyük direnişler ve grevler kapitalistlerin canını aynı derecede yakacaktır. Bu nedenle, örneğin enerji sektöründeki üretken işçilerin mücadelesi işçi sınıfının bütünü açısından nasıl stratejik bir önem taşıyorsa, aynı şeyi üretken olmayan işçilerin çalıştığı bankacılık sektörü için de söyleyebiliriz. Ayrıca da, üretken işçiyi ayırt eden temel husus, kapitalistler için artı-değer üretmek, yani onları zenginleştirmek olduğuna göre, üretken işçilik esasen sermaye açısından bir şans, işçi açısından ise bir ayrıcalık değil tersine bir talihsizliktir. Sonuçta, işçi sınıfının kapitalist sisteme karşı mücadelesi açısından, bizi yalnızca üretken kesimlerinin değil, onun bir bütün olarak büyümesi ilgilendiriyor.

Dolaşım Alanı ve Üretken Olmayan Emek

Bir bütün olarak ele alındığında, kapitalist yeniden üretim süreci, sermayenin üretim ve dolaşım zamanının toplamıdır. Bu nedenle, piyasada alım satım işlemleri için geçen süre, genel olarak sermayenin iş saatlerinin bir kısmıdır. Buradan anlaşılır ki, dolaşım zamanı ile üretim zamanı birbirlerini karşılıklı olarak dışlarlar. Kısacası, saf biçimiyle düşünüldüğünde, dolaşım sırasında sermaye üretken sermaye işlevini yerine getiremediği için, ne meta ne de artı-değer üretebilir.

Sermayenin meta biçiminden para biçimine ya da para biçiminden meta biçimine dönüştürüldüğü dolaşım sürecinde, sermayenin varlık durumunda bir biçimden bir başka biçime değişim olursa da, yeni bir değer yaratılmış olmaz. Fakat üretim sürecinde yaratılmış bulunan artı-değer, ancak dolaşım sürecinde realize olabilir. Böylece, bir yandan sanayici kapitalist artı-değeri piyasada kâra dönüştürürken, diğer yandan da dolaşım alanına alıcı ve satıcı kimlikleriyle çıkan bir dizi ticari kapitalist, artı-değerin realizasyonuna katılarak kardan pay kapıp zenginleşebilir.

Sermayenin hem üretim hem de dolaşım işlevini kapsayan kapitalist yeniden üretim süreci, ya dolaşım işlevinin de doğrudan sanayici kapitalist tarafından ya da onun yerine başka kapitalist girişimciler veya tuttuğu ücretli çalışanlar tarafından yerine getirilmesini şart koşar. Ancak Marx’ın uyardığı gibi, “bu hiçbir zaman dolaşımı yerine getiren kimselerle üretimi yerine getiren kimselerin birbirine karıştırılması için bir neden olamayacağı gibi, meta-sermaye ile para-sermayenin işlevlerinin, üretken sermayenin işlevleri ile karıştırılması için de bir neden değildir.”[28] Üretim işlevini yürütenlerin dolaşım işlevini yürütenlere bir ödemede bulunmak zorunda olduklarını belirten Marx, birbirlerine satan ve birbirlerinden satın alan kapitalistlerin, bu hareketleri ile ne değer ne de ürün yarattıklarına dikkat çeker. Bir sanayici kapitalist, dolaşım alanındaki işleri fiilen yürütmüş olsaydı yine kendisine kalacak olan kâr payından feragat ederek, işin ticari kısmını tüccara devredebilir.

Meta üretimi sisteminde, dolaşımın tıpkı üretimin kendisi kadar zorunlu olması nedeniyle, kapitalizmin, üretim ögelerine duyduğu kadar dolaşım ögelerine de ihtiyaç duyacağı açıktır. Örneğin, dolaşım alanında işlev görecek işgücünün satın alınması için, dolaşım sermayesinin bir kısmının buraya yatırılması gerekmektedir. Ancak sermayenin bu kısmı saf biçimiyle düşünüldüğünde, ne yeni bir ürün ne de artı-değer yaratmaktadır. Zira fiilen üretken sürece katılmamakta ve kapitalizmin mantığı çerçevesinde akıllı ve verimli kullanıldığında, dolaşım alanı için harcanacak emek zamanında bir tasarruf sağlayarak, olsa olsa dolaşım maliyetlerinin düşürülmesine hizmet etmektedir. Bu da, dolaşım işlevi nedeniyle kârdan indirilmek zorunda kalınacak dolaşım maliyetinin daha az bir miktar tutması nedeniyle, kapitalistler açısından kâr kaybının azaltılması anlamına gelir. Çünkü, gerçek yani saf dolaşım maliyetleri, üretilen metanın değişim değerine yansımayan ve sermaye açısından üretken olmayan maliyettir. Marx’ın aydınlattığı üzere, işçinin üretken sayılabilmesi için, yalnızca kendisine ödenen sermaye parçasını yerine koyması yetmemekte, bunun üzerinde bir artı-değer yaratması gerekmektedir. Bu husus, örneğin ticari işler, defter tutma vb. gibi üretken olmayan alanlarda çalıştırılan işçilerin niteliğinin belirlenmesi bakımından akılda tutulmalıdır.

Dolaşım maliyetlerini incelerken, Marx, konunun kendi içinde taşıdığı kimi farklı yönleri ayırt edebilmek amacıyla bu maliyetleri, taşıma maliyetleri, depolama maliyetleri ve gerçek (saf) dolaşım maliyetleri olarak üç ana bölüme ayırmıştır. Üretken emek bölümünde üzerinde durduğumuz gibi, taşıma maliyetleri tamamen farklı bir niteliktedir ve ulaşım sanayiinde çalışan işçiler genelde üretken emek kapsamına girmektedirler. Bu nedenle, dolaşım alanının bir unsuruymuş gibi görünse de, aslında üretim alanının uzantısı olan ve daha önce değinilen taşıma maliyetlerini artık burada konu dışında tutuyoruz.

Gerçek dolaşım maliyetlerine geçmeden önce, içerdiği kimi farklı yönleri belirterek, depolama maliyetlerini de bir kenara ayırmakta yarar vardır. Zira, üretimin dolaşım sürecinde devam edebilecek kısmı taşımacılık ile; ürünün korunması, saklanması için ek maliyet gerektiren depolamanın özelliğinin ayrı tutulması sayesinde, dolaşım alanının üretim sürecinden farklı olan kendine özgü yönü, yani saf biçimiyle kendi karakteri kavranabilecektir. Bu konuda Marx’ın dikkat çektiği husus şöyledir:

“Biz, burada, dolaşım sürecinde devam edebilecek ve ticarî işin kendisinden tamamıyla ayrılabileceği her türlü olası üretim sürecini bütünüyle inceleme dışı bırakıyoruz; gerçekten de, örneğin, asıl ulaştırma sanayii ile gönderme işi, ticaretten tamamen ayrı sanayi kolları olabilir ve böyledir de; ve alınıp satılabilir metalar, doklarda ve başka genel binalarda depolanarak depolama giderleri üçüncü kişiler tarafından, kendisine düştüğü ölçüde tüccardan talep edilebilir. ... Taşıma şirketi sahibi, demiryolları yöneticisi, armatör «tüccar» değildir. Bizim burada dikkate aldığımız giderler, satın alma ve satış giderleridir. … bunlar, muhasebe, defter tutma, pazarlama, yazışma, vb. gibi kısımlara ayrılırlar.”[29]

Piyasada tüketime hazır meta bulundurabilmek, binaları, depoları, ardiyeleri, ambarları, yani belirli bir miktarda değişmeyen sermaye harcamasını gerektirir. Metaların buralara yerleştirilmesi için de işgücünün bir kısmı bu işe tahsis edilecektir. Ayrıca, metaları bozulmalara ve hava koşullarının zararlı etkilerine karşı koruyabilmek için de, gerek malzeme biçiminde iş araçlarına gerekse işgücüne ek sermaye yatırımına ihtiyaç duyulacaktır. Bunlar yeni bir değer yaratmayan, bu nedenle üretken olmayan maliyetlerdir ve depolama benzeri işlerde çalışan işçiler de üretken olmayan işçiler arasında sayılır.

Fakat metanın kullanım değerine yeni bir şey katmasa da, onu korumaya yönelik ek sermaye gerektiren bu tür harcamalar, ticaret, defter tutma, reklâm gibi gerçek dolaşım maliyetlerinden farklı olarak, metanın değişim değerine yansıyıp onu yükseltebilir. Çünkü gerçek dolaşım maliyeti olarak sınıflandırılanlar, üretimi tamamen bitmiş, tüketiciye tam hazır hale getirilmiş meta-değerlerin içinde bulundukları kullanım-değerlerini artık hiç etkilemezken, depolama faaliyeti, kullanım değerinin dolaşım alanının içinde korunması amacıyla ek bir emek daha harcanmasını gerektirmektedir.

Gerçek dolaşım maliyetlerinin özelliklerini inceleyebilmek için Marx, bunları kendi içinde satın alma ve satış zamanı, defter tutma ve para basımı olarak alt başlıklara ayırmıştır. Genelde bu maliyetlerle, dolaşım sürecinde mal ve para şeklindeki biçim değişikliğinden kaynaklanan giderler kastedilir ve bunlar ideal olarak düşünüldüğünde metaların değerine yansımaz. Özel bir meta olması bakımından, para basımı için katlanılması gereken maliyetin mahiyetini de diğerlerinden ayırt ederek belirtelim. Dolaşım aracı olan para-metanın üretimi, sermayeye yeni bir artı-değer eklemez. Para işlevini yerine getiren metalar, Marx’ın deyişiyle, “ne bireysel ve ne de üretken tüketime girerler. Bunlar salt dolaşım mekanizması olarak hizmet ettikleri bir şekil içinde sabitleşen toplumsal emeği temsil ederler.”[30] Para basımı alanı, paranın üretimi için top­lumsal emeğin bir kısmının harcanmasını gerektirir. Fakat bu kısım, toplum için doğrudan doğruya bir dolaşım maliyetidir; toplumsal servetin, dolaşım sürecine feda edilmesi gereken bir kısmıdır.

Şimdi gerçek dolaşım maliyetleri içinde yer alan diğer kalemlerin niteliği üzerinde durabiliriz. Satın alma ve satış giderleri, ticari işler için katlanılan maliyetleri içerir. Ticaret işlerinde çalışanlar, işgüçleri tüccarın değişen sermayesi ile satın alınmış ücretli işçilerdir. Bu işgücünün değeri de, kuşkusuz ki tıpkı üretken işçilerde olduğu gibi, onun üretimi ve yeniden üretiminin maliyeti ile belirlenir. “Her şeyden önce, bunların emek-gücü, gelir olarak harcanan parayla değil, tüccarın değişen sermayesi ile satın alınmıştır ve dolayısıyla bu güç, özel hizmetler için değil, kendisine yatırılan sermayenin değerinin genişletilmesi amacıyla satın alınmıştır. Sonra, onun da emek-gücünün değeri ve şu halde ücreti, diğer işçilerinki gibi belirlenmiştir, yani emeğinin ürünü ile değil, onun özgül emek-gücünün üretim ve yeniden-üretiminin maliyeti ile belirlenmiştir.”[31]

Marx, sanayici kapitalist ile tüccar arasında var olan ayrımın, bu iki farklı alanda çalışan işçiler arasında da yapılması gerektiğini söyler. Ticari sermaye, sırf bir dolaşım aracı olarak değer ya da artı-değer üretmediğine göre, tüccar tarafından bu aynı işlerde çalıştırılan ticaret işçilerinin de, onun için doğrudan doğruya artı-değer üretmeyecekleri sonucu çıkar. Dolayısıyla, tüccar sermayesi ile artı-değer arasındaki bağıntı, sanayi sermayesiyle artı-değer arasındaki bağıntıdan farklıdır. Sanayi sermayesi, işçinin karşılığı ödenmeyen emeğine doğrudan el koyup bizzat artı-değer üretirken, tüccar sermayesi üretilen bu artı-değerin bir kısmına sahip çıkmaktadır. İşte bu nedenle, tüccarın işgücüne harcadığı değişen sermaye doğrudan artı-değer yaratmazken, yine de tüccar için sermayesini büyütme ve zenginleşme kaynağı olabilmektedir. Bunun nedenini şöyle açıklar Marx:

“Bireysel tüccarın elde edeceği kâr kitlesi, bu süreçte kullanabileceği sermayenin kitlesine bağlı olup, çalıştırdığı kimselerin karşılığı ödenmeyen emeği ne kadar fazla olursa o kadar fazla sermayeyi satın alma ve satma işinde kullanabilir. Tüccarın parasını sermaye haline getiren işlev, büyük ölçüde, bu işte çalıştırılanlar tarafından yerine getirilir. Çalıştırdığı kimselerin karşılığı ödenmeyen emeği artı-değer yaratmamakla birlikte, onun bu artı-değere el koymasını sağlar ve bu da, sonuçta, sermayesi bakımından aynı şey demektir. Bu nedenle de o, tüccar için bir kâr kaynağıdır. Aksi halde ticaret hiçbir zaman büyük ölçekte ya da kapitalist biçimde yürütülemezdi.”[32]

Kapitalist yeniden üretim süreci, çeşitli fiilî işlemlerin yanı sıra, çeşitli türden kayıt ve muhasebe işlemlerini de gerekli kılar. Bu türden işlerin yürütümü için de belirli bir iş zamanı harcanır. Dolaşım maliyetlerinin bir bölümünü oluşturan defter tutma faaliyeti, hem kırtasiye, büro malzemesi türünden iş araçlarını hem de işi yürütecek canlı emeği tüketir. Kapitalist iş hacminin genişlemesiyle birlikte, bu türden faaliyetler de yeni organizasyonları gerektirir. İşte bu temelde, giderek daha büyük işyerlerinde daha fazla ücretli işgücü istihdam edilir. Ama, görünümdeki bu gibi değişimlere rağmen işin özü değişmez ve tıpkı alım satım faaliyetinde olduğu gibi, muhasebe ve kayıt bürolarında çalışan işçiler de üretken olmayan emek kapsamı içinde yer alırlar.

Kapitalist gelişme, eski dönemlerde ayrıcalıklı bir konuma sahip bulunan büro işini bir yandan sıradanlaştırırken diğer yandan alabildiğine çeşitlendirmiş, büyütmüş ve yaygınlaştırmıştır. Günümüzde onlarca işçinin çalıştığı büyük büro-işletmeler ortaya çıkmıştır. Ancak, bir mal ya da hizmet biçiminde meta üretilmeyen, yalnızca üretilmiş metalarla ilgili çok çeşitli büro işlemlerinin (muhasebe, kayıt, reklâm, sigorta vb.) yürütüldüğü işletmelerde çalışan işçiler, Marx’ın belirttiği gibi üretken olmayan işçilerdir. Salt büro işlerinin büyümesi ve buralarda çok sayıda işçinin çalıştırılması nedeniyle, bu türden işletmeleri “büro sanayii” olarak adlandıran değerlendirmeler bizce doğru değildir.[33] Marx, bu tür işlevlerin bizzat sanayici kapitalistin yerine getirdiği bir iş olmaktan çıkıp, özel olarak sırf bu işle uğraşan kimselerin eliyle büyük çapta örgütlenmesi durumunda nitelik değiştirmiş olmayacağı gerçeğini hatırlatır. Yani, işin yapıldığı mekânın değişmesi ya da büyümesi vb., üretken olmayan bir faaliyeti üretken hale getirmiş olmaz.

Hangi biçimde ve ölçekte yerine getirilirse getirilsinler, bir ürün ve değer yaratmayan bu türden işlevler için yapılan harcama tutarının niteliği şudur: Kapitalistin sermayesinin bu kısmı üretim sürecinden çekilmiştir, dolaşım maliyetleri ve toplam üründen yapılan indirimler arasına katılmıştır.[34] Bu nedenle, defterini kendisi tutan ya da reklâmını kendisi yapan bir kapitalistin bu işlevleri nasıl ki üretken değilse, büyük muhasebe ya da reklâm vb. bürolarında çalışan işçilerin işlevi de üretken sayılamaz. Bu tür işçiler, sattıkları işgüçlerinin karşılığında muhasebe bürosunun sahibine bir hizmet vermekte, tıpkı tüccarın çalıştırdığı işçinin durumunda olduğu gibi patronu zenginleştirmekte, fakat bir değişim değeri olarak hizmet üretmemektedirler.

Bir de bu gibi işlerde ayırt edici kriter, işin nerede yapıldığı değil yapılan işin niteliğidir. Örneğin, üretimi tamamlanmış bir metanın değerine herhangi bir ek değer katmayan hesap ve kayıt işlerinin, bizzat metaların üretildiği bir fabrika bünyesinde organize ediliyor oluşu, o fabrikada muhasebe işlerinde çalışan işçileri üretken işçi kılmaz. Marx, kendi döneminde vasıflı sayılan büro ve ticari alan işlerinin, giderek nasıl sıradanlaşacağını vurguluyordu; dediği aynen oldu:

“Sözcüğün gerçek anlamında ticarî işçi, emeği vasıflı emek olarak sınıflandırılan ve ortalama emeğin üzerinde sayılan, daha yüksek ücret alan ücretli işçiler sınıfına girer. Gene de bu ücret, kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle, ortalama emeğe göre bile bir düşme eğilimi gösterir. … gerekli eğitim, ticari bilgi, yabancı dil vb., bilim ve halk eğitimindeki gelişmeyle birlikte gitgide daha hızlı, kolay, yaygın ve ucuz bir biçimde yeniden üretildikçe, kapitalist üretim tarzı da öğretim yöntemlerini, vb., pratik amaçlara doğru yöneltmeye başlar. Halk eğitiminin yaygınlaşması, kapitalistleri, bu gibi işçileri, eskiden bu işlere giremeyen ve daha düşük bir yaşam düzeyinde bulunan sınıflardan sağlama olanağına kavuşturur. Üstelik bu, arzı artırdığı için rekabeti de artırır. Pek az istisna ile bu kimselerin emek-gücü, bu yüzden, kapitalist üretimdeki gelişmeyle değer kaybına uğrar. Emeğin kapasitesi arttığı halde bu işçilerin ücretleri düşer. Kapitalist, gerçekleştirilecek değer ve kârı arttıkça, bu işçilerin sayılarını çoğaltır. Bu emekteki artış hiçbir zaman artı-değerdeki artışın nedeni değil, daima onun bir sonucudur.”[35]

Kimilerinin işçi sınıfının dışına kovmaya, kimilerininse düzenli bir işleri olduğu gerekçesiyle “işçi aristokrasisi” ilân etmeye pek meraklı olduğu bu türden işçiler konusunda Marx’ın tahminine Engels daha sonra bir dipnot düşmüştür: “Ticaret proletaryasının kaderi konusunda, 1865’te yazılmış bulunan bu tahminin, zaman içersinde nasıl doğrulandığı, bütün ticarî işlemlerde eğitim görmüş, üç dört dil bilen yüzlerce Alman büro işçisinin, haftada 25 şilin ücretle –ki bu ücret, iyi bir tornacının ücretinin çok altındadır– Londan City’de boşuboşuna iş aramalarıyla görülmektedir.”[36]

Böylece vardığımız sonucu toparlayacak olursak, depolama, ticaret, bankacılık, sigortacılık, reklâmcılık, muhasebe, para basımı, pazarlama, sekreterlik, vb. işinde yer alan emeğin üretken olmadığını söyleyebiliriz. Bu alanlarda istihdam edilen işgücü, işgücünün niteliği nedeniyle değil, o alanda artı-değer üretilmediği için sermaye açısından yalnızca bir maliyet unsurudur. Ancak bu işçilerin üretken emek kapsamı içinde yer almaması, onların sömürülmediği anlamına gelmez. Fakat her iki kategori arasında temel bir fark vardır. Üretken emek kapsamına giren işçilerin, karşılığı ödenmemiş emek zamanına doğrudan doğruya artı-değer olarak el konulurken, üretken olmayan emek kapsamındaki işçilerin karşılığı ödenmeyen emek zamanı ise, bu işçileri çalıştıran kapitalistlerin bu sayede birinci kategorinin ürettiği artı-değerin bir kısmına el koymalarını sağlar.

Örneğin ticaret sermayesinin sahibi, çalıştırdığı işçilere harcadıkları emeğin karşılığını ödemiş olsaydı, yatırdığı sermayeyi genişletmesi ya da artı-değerden pay alması mümkün olmazdı. Marx, “Tıpkı, işçinin karşılığı ödenmeyen emeğinin, üretken sermaye için doğrudan doğruya artı-değer yaratması gibi, ticari ücretlilerin karşılığı ödenmeyen emeği de, tüccar sermayesi için bu artı-değerden bir pay sağlar” der.[37] Başka bir deyişle, dolaşım alanındaki işler büyük bürolarda da örgütlense, bu tür faaliyetler doğrudan doğruya artı-değer yaratmamakta, fakat bu bürolardaki işçilerin karşılığı ödenmeyen emekleri ölçüsünde artı-değeri gerçekleştirme giderlerini azaltmakta ve böylece kapitalistin gelirini arttırmaktadırlar.

* * *

Üretken olmayan emek kapsamında, ayrı bir başlık altında incelemeyi gerekli görmediğimiz, ama hatırlanması gereken bir konu da bakım ve onarım faaliyetlerinin niteliğiyle ilgilidir. Kapitalist üretim tarzı, gelişme ve yaygınlaşma süreci içinde çeşitli iş türlerini kendi egemenlik alanı içinde örgütlemiş, örneğin geçmiş dönemlerde zanaatçı emeğinin konusu olan bakım ve onarım işlerini de genelde ücretli emeğin konusu haline getirmiştir. Modern kapitalist toplumda, eski dönemlere ait çeşitli tamirat işleri tarihe karışırken, bakım ve onarım genelde kapitalist üretim sürecinin bir parçası durumuna gelmiştir.

Kapitalist üretim sürecinde yer alan makineler, araçlar vb. gibi sabit sermaye unsurlarının zamanından önce ıskartaya çıkmaması için, fabrikalarda ve işliklerde düzenli olarak bakımının yapılması gerekmektedir. Sabit sermayenin bu normal ve düzenli bakımı, genelde bizzat iş süreci içinde makinelerin işçiler tarafından işler vaziyette tutulması sayesinde, ek bir masraf gerektirmeksizin sağlanır. Bunun dışında bir de zaman zaman ortaya çıkan sorunlar yüzünden gerekli hale gelen, fiilî onarım, parça değiştirme vb. gibi işler söz konusudur. Bu nedenle büyük fabrikalarda, normal işgücüne ek olarak, mühendis, mekanikçi gibi onarım işçileri çalıştırılmaktadır. Bu işçiler artı-değer yaratılması sürecine katılmamaktadır. İşçilik ücretleri değişen sermayenin bir parçası gibi görünse bile, aslında bu tür işçilik maliyetleri sabit sermaye masraflarına eklenmektedir. Böylece, nasıl ki sabit sermayenin amortisman masrafları dağıtılarak üretilen ürünlerin maliyetine giriyorsa, bakım ve onarım işçilerinin maliyeti de ürünlere öyle dağıtılır.

Makinelerin ve çeşitli iş araçlarının onarımı işinde çalışan işçiler, çoğunlukla üretken kol işçilerinden farklı olmayan birtakım ağır işler yapıyor olsalar bile, bu işler için harcanan zaman, tıpkı çeşitli makineler ve iş aletleri için yapılan sabit sermaye masraflarında olduğu gibi, sermaye için yalnızca bir maliyet unsurudur. Yeni bir değer yaratmaz. Aynı şekilde, değişen sermayenin, yani işgücünün bakım ve onarımı ya da kalitesinin yükseltilmesi için hizmet veren öğretmenler, doktorlar salt bu işlevleri nedeniyle üretken işçi sayılamazlar. Eğer kapitalist hizmet üretimi alanında çalışıp eğitim ya da sağlık biçiminde bir değişim değeri üretmiyorlar ve örneğin devlet gelirlerinden karşılanan kamusal alanda çalışıyorlarsa, o takdirde bunlar kendi ücretlerinin ödendiği fonu doğrudan yaratmamaktadırlar.

Biliyoruz ki, kapitalist üretim tarzında, yalnızca doğrudan kendine ödenen fonu ve artı-değeri yaratan emek üretkendir. Bunun dışında, sırf üretken emeğin maliyetine giriyor diye bir doktorun ya da öğretmenin emeği üretken emek niteliğine bürünemez. Bir doktor, işçiye baktı diye üretken, kapitaliste baktı diye de üretken olmayan emek kapsamına girmez. Ama bir kralı bile tedavi etse, eğer salt bir ücretli çalışan ise ve ücretinin karşılığı sermayeden ödeniyorsa, o doktor üretken bir işçi sayılır. Kapitalizmde ölçüt bir şey üretilmesi değil, sermaye ile kurulan ilişkinin nasıl bir ilişki olduğudur. Bu nedenle, örneğin bir doktoru “sağlık” üretmesi değil, ancak sermaye üretmesi üretici kılabilir.

Değişik Yönler İçeren Hizmet Üretimi

Kapitalist üretim tarzında üretken emeğin ne olup ne olmadığının tartışılması temelinde, Marx’ın burjuva iktisatçılarının görüşlerine getirdiği eleştiriler, farklı özellikler taşıyan hizmet üreten emek konusuna ışık tutmaktadır. Marx’a göre, örneğin Adam Smith üretken emek konusuna yönelik açıklamalarında biri doğru diğeri yanlış olan ikili bir ayrım getirmiştir. Doğru olan birinci ayrıma göre, sermaye karşılığı değişilen emek üretkendir; gelire karşı değişilen emek ise üretken değildir. Yanlış olan ikinci ayrımda ise Smith, kendini maddi satılabilir bir metada sabitleştiren emek ve kendini böyle sabitleştirmeyen emek itibarıyla üretken olan ve olmayan emeği tanımlamaya çalışmaktadır. Oysa, bu ayrım üretken olan ve olmayan emeği ayırt etmeye değil, olsa olsa genel olarak emeğin ürünü olan kullanım-değerlerinin kendini ortaya koyduğu iki farklı biçimi birbirinden ayırt etmeye yarayabilir. Bu noktada hizmet konusuna açıklık getiren Marx, “genelde hizmeti, emeğin kullanım-değerinin kendisini maddi bir ürün biçiminde değil, yararlı bir etkinlik biçiminde ortaya koyduğu özel bir dışavurumu olarak tanımlayabiliriz” der.[38]

Smith bu noktada sorunu bulanıklaştırmıştır. Fakat yine de, neredeyse her türlü emekçiyi üretken işçi kapsamında değerlendiren kimi iktisatçılardan farklı olarak, hiç değilse bazı incelemelerinde sermayeyle değiştirilen emek ile gelirle değiştirilen emek arasında ayrım yapabilmiştir. Bu nedenle, Smith’in doğru olan yaklaşımı hakkında Marx, “Burada üretken emek, kapitalist üretim açısından tanımlanıyor; ve A. Smith bu konuda işin tam özüne dokunuyor, tam on ikiden vuruyor. Üretken emeği, sermayeyle doğrudan değişilen emek olarak tanımlaması, A. Smith’in en büyük bilimsel başarılarından biridir” demektedir.[39]

Bu temel ayrımdan anlaşılacağı üzere, sermayenin daha fazla değişim değeri yaratmak amacıyla satın aldığı hizmet üreten emeğin, üretken emek kapsamına gireceği hususu açıktır. Buna karşılık, doğrudan tüketicinin geliriyle –ister işçinin ücret geliriyle isterse kapitalistin kişisel geliriyle olsun– değişilen hizmet emeği, üretken olmayan bir emek türüdür. O halde, genel olarak hizmetler bağlamında yer alan emeğin bir kısmı üretken emek kapsamına girerken, diğer bir kısmı üretken olmayan emek niteliği taşıyacaktır.

Bireysel kullanım değeri olarak tüketilmek üzere doğrudan doğruya üreticisinden satın alınan hizmet emeği, kapitalizm açısından üretken değildir; çünkü bir kapitalistin el koyacağı bir artı-değer yaratmaz. Eğer hizmet biçimindeki bir emek ürünü, satın alan tarafından doğrudan tüketilirse kişi zaten kapitalist rolü içinde görülmez. Unutmayalım ki, bir hizmet işi organize eden kapitalist, satın aldığı işgücünün ürettiği emek ürününü ya da etkinliği doğrudan tüketmemekte, onu diğer bir tüketiciye satmaktadır.

Burada dikkat çekmek istediğimiz doğrudan hizmet biçiminde tüketme kriteri, aslında ancak gelirle değişilen hizmet olgusuna denk düşmektedir. Çünkü bir kapitalist girişimcinin, diyelim ki bir grup müzisyeni, bunların müşteriye sunacakları hizmeti organize ederek kâr elde etmek üzere çalıştırması, bu müzisyenlerin müzik etkinliğinin bizzat kapitalist tarafından tüketilmesi anlamına gelmemektedir. Kapitalist için kullanım değeri müzisyenin işgücüdür. Kapitalist, müzisyenin işgücünü tüketerek sermayesini büyütmektedir. Bir başka deyişle, kapitalist girişimcinin müzisyenden istediği, kendisine bir müzik ziyafeti çekmesi değil, müziksel etkinlik biçimindeki hizmet üretimi sayesinde gazinoya çok daha fazla sayıda müşteri çekebilmesidir. Böylece kapitalist girişimci, gerek çeşitli sabit masraflar ve gerekse ücretler için ödediği sermayeden daha fazlasını kasasına sokmuş olacaktır. Üzerinde durduğumuz konuya ilişkin olarak bir de Marx’tan önemli bazı satırları aktaralım:

“Her üretken işçi bir ücretli-emekçidir, ama her ücretli-emekçi bir üretken işçi değildir. Eğer emek, kapitalist üretim sürecine katılıp, değişen sermayenin değerini kendi canlı etkinliğiyle yenilemek için değil de, bir kullanım-değeri, bir hizmet olarak tüketiliyorsa, o durumda emek üretken değildir ve ücretli emekçi de üretken işçi değildir. Onun yaptığı iş, değişim-değeri yaratmak için değil, yaptığı işin kullanım değerinden faydalanmak için tüketilmiştir; dolayısıyla üretken biçimde değil, üretken olmayan biçimde tüketilmiştir. Bundan dolayı, kapitalist, bu emekçinin karşısına kapitalist rolüyle, sermayenin bir temsilcisi olarak çıkmaz. Bu emeğin karşılığında ödediği para, sermaye değil, gelirdir.”[40]

Günümüz dünyasında önem kazanmış bulunan kapitalist hizmet üretimini, karşılığı sermayeden değil gelirden ödenen bireysel hizmetten ayırt etmek gerekir. Bu gelirin ücret geliri ya da kâr geliri oluşu sonucu değiştirmez. Yani, ister bir kapitalistin evinde çalıştırdığı hizmetçi olsun, isterse de bir ücretli işçinin çocuğunun bakımı için tuttuğu bir bakıcı olsun, bunların her ikisi de bireysel hizmet kapsamındadır. Çeşitli hizmetlerin bizzat sermaye tarafından örgütlenmediği koşullarda, özel hizmetçi kendisini çalıştıranla doğrudan bir sömürü ilişkisi içinde değildir. Ne üretimdeki işçinin konumunda olduğu gibi artı-değer yaratması, ne de ticaret sektörü örneğindeki gibi patronunun daha önce yaratılmış bir artı-değere el koymasını sağlaması söz konusudur. Fakat bu türden bireysel hizmet kullanımının tarihi aslında çok eskidir ve kalıntıları da günümüze kadar uzanmaktadır. Eskiden hizmet meta değil, yalnızca kullanım değeri niteliği taşıyordu ve kapitalist pazarda alınıp satılan bir değişim değeri boyutuna ulaşmamıştı. Marx’ın tartıştığımız hususlara açıklık getiren bazı örneklerine bakalım:

“Emeğin (örneğin serflerin tarımsal emeği gibi) kendini kısmen ödediği ve kısmen (Asya kentlerindeki zanaatçı emek gibi) doğrudan gelir karşılığı değişildiği durumlarda burjuva ekonomi politiğin kastettiği anlamda sermaye ve ücretli-emek yoktur. Bu çerçevede, bu tanımlar, emeğin maddi özelliklerinden (ne emek ürününün maddi doğasından ne emeğin somut emek olarak belirlenmesinden) değil, ama belli bir toplumsal biçimden, emeğin içinde gerçekleştirildiği toplumsal üretim ilişkilerinden çıkmaktadır. Örneğin bir aktör, hatta bir palyaço, ücret olarak aldığından daha fazla emeği geri döndürdüğü bir kapitalistin (girişimcinin) hizmetinde çalışıyorsa, bu tanıma göre, üretken bir emekçidir; ama buna karşılık kapitalistin evine giden ve pantolonunu onaran gündelikçi bir terzi, kapitalist için yalnızca basit bir kullanım-değeri ürettiği için üretken-olmayan bir emektir. Birincinin emeği sermayeyle değişilmiştir, ikincininki gelirle. Birincinin emeği bir artı-değer üretir; ikincisinde gelir harcanır.”[41]

Önemli olan işgücünün ve onun ürününün değişim biçimidir. Sorunun bu püf noktasını anlamak istemeyip, örneğin bir kapitalist sermaye kuruluşu için palto üreten emekle, bir kişinin kendisine palto diktirmek üzere kiraladığı gündelikçi terzinin emeği arasında bir ayrım olamayacağını ileri süren burjuva iktisatçıları Marx alaylı bir üslupla eleştirmiştir. İktisatçının değişim biçimlerine kayıtsız kalması, tıpkı bir fizyoloğun, hepsi organik maddenin biçimleridir gerekçesiyle, farklı yaşam biçimlerine kayıtsız kalmasına benzer. Bir toplumsal üretim tarzının özgül niteliğini anlamak söz konusu olduğunda, önem taşıyan tek şey tam da bu farklı biçimlerdir. Şöyle der Marx, “Palto paltodur. Ama onu birinci değişim biçiminde yaptırtırsanız, kapitalist üretim ve modern burjuva toplum vardır; ikincisinde ise, asyatik ilişkilere ya da ortaçağ ilişkilerine vb. bile uygun düşen bir zanaatçı biçimi vardır. Ve bu biçimler, maddi zenginliğin kendisi için de belirleyicidir.”[42]

Emeğin maddi bir kullanım değerinde, örneğin bir pantolonda somutlanması durumunda, üretilme biçiminin farklı oluşuna göre ortaya çıkacak sonucun farklılığını irdeleyelim. Bir pantolon, eve çağrılan bir terzi tarafından da dikilebilir, terzi işçileri çalıştıran bir kapitalistin fabrikasında da üretilebilir. Bu örnekte üretilen nesne değişmediği halde, o nesnenin üretilme biçiminin farklılığı, farklı üretim ilişkilerine işaret etmektedir. Birinci durumda para, doğrudan doğruya bir kullanım değerine, terzinin hizmetinin bireysel olarak tüketilmesine harcanmaktadır. Yani para, sermaye haline gelmemekte, tersine kullanım değeri karşılığında tüketilerek varlığını yitirmektedir.

Demek ki, bu örnekte olduğu gibi, paranın terzi emeğiyle basit değişimi, ne parayı sermayeye, ne de emeği kapitalist anlamda üretken emeğe dönüştürmektedir. Peki diğer durumda, yani terzi işçinin bir kapitalist girişimci tarafından çalıştırılması durumunda değişen nedir? Diyelim bir terzi işçinin, bir pantolonda maddeleşen emek zamanı 12 saat, aldığı ücretin karşılığı ise 6 saatse, bu işçinin kapitaliste verdiği hizmet yalnızca kumaşı pantolona çevirmesinden ibaret kalmamakta, ayrıca kapitaliste altı saatlik bedava bir hizmet de sunmaktadır. Ve kapitalist, üretilen pantolonları yeniden paraya çevirdiğinde, terzi işçinin kendisine sunduğu bedava hizmet, sermayeye dönüşmüş olacaktır. Böylece bir terzi işçinin emeği, kapitalizm açısından bir durumda üretken, diğer durumda ise değildir.

Marx kimi değinmelerinde, kendi döneminin gerçekliği nedeniyle ev hizmetçilerinden “küçük-burjuva” diye söz etmekteydi. Burada hizmeti sunanla satın alan arasındaki ilişkide belirleyici ölçüt, henüz ücretli işgücü kapsamına dahil olmayan ve hizmet biçiminde kullanım değeri yaratan emek-gücünün gelirle satın alınmasıydı. Kişisel hizmet ilişkilerinin ücretli emekten farkını ortaya koyarken, Marx, bunu tarihsel gelişme seyri içinde ele alıyor ve Basit Dolaşım İlişkisi kapsamında değerlendiriyordu. Gelir niteliğindeki paranın canlı emek ile mübadelesinin hiçbir zaman parayı sermayeye, emeği de ekonomik anlamıyla ücretli emeğe çeviremeyeceğini belirtiyordu. Burjuva öncesi ilişkilerin çözülme çağlarında, hizmetleri tüketim değil, üretim amacıyla satın alınan özgür işçilere seyrek olarak rastlanmaktaydı. Artı-değer üretiminde yer almayan ve yalnızca bireysel hizmetinden yararlanılan eski hizmetçiler, kapitalizmin ücretli emek örgütlenmesi genelleştikçe, üretken işçi kapsamına girmeseler dahi genel anlamda işçi sınıfının kapsamına dahil olmaya başladılar.

“Nihayet modern sanayiin olağanüstü üretkenliği, diğer bütün üretim alanlarında işgücünün daha geniş ve yoğun bir şekilde sömürülmesiyle elele vererek, işçi sınıfının büyük bir kesiminin üretken olmayan bir biçimde çalıştırılmasına ve, böylece eskiden ev işlerini yapan kölelerin şimdi de, erkek ve kadın hizmetçi, uşak vb. gibi adlar altında bir hizmetkârlar sınıfı olarak tekrar ortaya çıkmasına izin vermiş olur.”[43]

Bu nedenle, hizmet olgusuna ilişkin değerlendirmelerin, hangi dönemdeki ne türden bir gerçekliği ifade ettiğini ayırt etmek, bu alana ilişkin sorunları karmakarışık etmemek bakımından zorunludur. Eğer ki biz bugünkü gerçeklikten, artık hizmet üretiminin kapitalist ekonominin önemli bir unsuru düzeyine yükseldiği ve genelleşmiş meta ekonomisinin çeşitli hizmet konularını (ev temizliği, çocuk bakımı, eğlence, spor, sağlık, eğitim vb.) kapitalist tarzda örgütleyip metalaştırdığı bir dünyadan söz ediyorsak, durum eskisinden değişiktir. Şimdi bu etkinlikler, tıpkı maddi olan metalar gibi pazarda alınıp satılan çeşitli aktivite mallarına dönüşmüştür. Artık hizmet sektöründe çalışan ücretli işgücü, yalnızca işçi sınıfının kapsamına dahil olmakla kalmamakta, onun giderek artan bir bölümü üretken emek kapsamına girmektedir. Ancak, hizmeti sermaye ile değil de gelirle değiştirilen emekçi, artık genel olarak işçi sınıfı içinde yer alıyor olsa bile üretken işçi değildir.

Geçmiş dönemlerle günümüz gerçekliğini karşılaştırırken vurgulanması gereken temel nokta şudur: Eskiden hizmeti sunan kişi, genelde işgücünü kapitalist bir girişimciye satmıyor, kendi aktivitesinin sonucu olan bir hizmeti az ya da çok bir karşılıkla bireysel bir tüketiciye sunuyordu. Fakat artık çeşitli aktiviteler çoğunlukla bireysel hizmet kapsamında olmayıp, çeşitli büyüklük ve çaptaki kapitalist organizasyonlar (çeşitli türden işletmeler, eğlence şirketleri, oteller, lokantalar zinciri, vb.) tarafından çalıştırılan işçilerce üretilmektedir.

Hizmet biçiminde meta üretiminin genelleşip yaygınlaşmasının sonucunda, bugün bir sermaye kuruluşuna (örneğin bir temizlik şirketine) bağlı olmaksızın tüketiciye bireysel hizmet sunan bir temizlik işçisi dahi, artık eski dönemlerdeki gibi görece bağımsız bir konumda bulunmamaktadır. Çünkü, benzer işi sermaye hizmetinde gören işçilerin ücreti onun da işgücünün fiyatını belirlemektedir. Temizlik işçisinin hizmeti gelir karşılığı değişilse de ve hizmeti satın alanla doğrudan doğruya bir sömürü ilişkisi içinde olmasa da, artık kapitalist düzenin genel emek sömürüsü üretken olmayan hizmet işçisini de etkilemekte, onu yoksulluğa sürüklemektedir.

Bu duruma Marx’ın satırlarından bir örnek verelim: “Gündelikçi terzinin harcadığı emek miktarı, benden aldığı fiyatın içerdiğinden daha büyük olabilir. Ve hatta bu büyük olasılıktır, çünkü onun emeğinin fiyatı, üretken terzinin elde ettiği fiyatla belirlenir.”[44] Görülüyor ki, bir kapitalist şirket hesabına değil de kendi hesabına çalışan bir hizmet işçisi, bu hizmetini geliriyle satın alan tüketiciyle artı-değer sömürüsü temelinde bir çelişki içinde değildir. Dolayısıyla bu türden hizmet işçilerinin temel çelişkisi, kapitalist bir hizmet organizasyonunda çalışan işçilerin durumunda olduğu gibi, somut olarak karşı karşıya gelebilecekleri bir patronla değil, genel olarak kapitalist sömürü düzeniyledir.

Bilindiği gibi meta, şu ya da bu türden insan gereksinmelerini gideren bir şeydir; ve bu gereksinmelerin mideden ya da hayalden çıkmış olması fark etmez. Söz konusu “şey”in yararlılığı onu bir kullanım değeri haline getirir; kullanım değerleri aynı zamanda değişim değerlerinin taşıyıcılarıdır. Meta üretmek, kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kullanım değerleri üretmesi değil, başkaları için kullanım değerleri üretmesi, yani toplumsal kullanım değerleri üretmesi demektir. Ve bir ürünün meta olabilmesi için, kullanım değeri olacağı başka bir kimseye değişim yoluyla devredilmesi gerekir.

Böylece şu sonuca varabiliriz: Genelleşmiş meta üretimi kapsamında, piyasa için yani değişim için üretilen hizmetler, taşıdıkları kullanım değerleri ister çok somut bir ihtiyaçtan (insan taşımacılığı gibi), isterse bir hayalden (sanat ürünleri gibi) kaynaklansın, meta üretimi kapsamına girerler. Ve işte bu anlamda kapitalist hizmet üretiminden söz edebiliriz. Marx’ın yaşadığı dönemde henüz ekonomi içinde bir ağırlık oluşturmadığından, onun yalnızca gereken yerlerde değinip geçtiği, maddi olmayan meta üretimi niteliğindeki hizmet üretimi, işçi sınıfının büyüyen kapsamını doğru değerlendirebilmek bakımından günümüzde önem taşımaktadır.

Hizmet üretimi konusunu açıklığa kavuşturabilmek için, konuyu hizmetlerin farklılığı bakımından da ele almak uygun olur. Marx, belirli hizmetler ya da kullanım değerlerinin metalarda cisimleşirlerken, diğer bir kısmının ise geride o hizmeti görenlerin kişisel varoluşlarından gayri, elle tutulur bir sonuç bırakmayacaklarını belirtir. İşte bu ikinci tür hizmetlerin sonucu, piyasada vitrinlere konulan cinsten bir meta değildir. Örnek olarak da Marx, “bir şarkıcının hizmeti, benim estetik gereksinimimi giderir; ama hazzını tattığım şey, şarkıcıdan ayrılmayan bir etkinlik içinde var olur ve emeği, şarkı söylemesi sona erdiği anda benim haz almam da sona erer” demektedir.[45]

Böylece Marx, maddi olmayan kapitalist meta üretiminin iki türlü olabileceğini belirtmiştir. Birinci tür, üreticilerden ve tüketicilerden bağımsız ve ayrı bir biçime sahip olabilen metalarda ortaya çıkabilir. Örneğin, kitaplar, resimler gibi satımlık metalar olarak var olabilir. Yani, sanatçının sanatsal performansından ayrılabilen çeşitli sanat ürünleri biçiminde dolaşımda kalabilir. İkinci türde ise, ürün, üretim eyleminden ayrılamaz. Tüm gösteri sanatçılarının, konferansçıların, aktörlerin, öğretmenlerin, doktorların vb. etkinlikleri için durum budur.[46]

Kendi döneminin gerçekliği içinde, bu iki alanda da kapitalist üretim tarzıyla ancak sınırlı bir dereceye kadar karşılaşılabileceğini söyleyen Marx, yine de var olduğu kadarından hareketle konuya ışık tuttu. Kapitalizmin henüz zanaat işini ortadan kaldıracak derecede gelişmediği bir durumda, birinci türde kapitalist üretim çok sınırlı bir çerçevede mevcuttu. Buna örnek olarak, ortak bir yapıtın, diyelim bir ansiklopedinin asıl yazarının, başka kişileri kiralık yazar olarak kullanmasını gösteriyordu. Ve bu durumda, patronunun sermayesini büyüten fikir emekçisi yazar, üretken emek kapsamına giriyordu. “Bir yazar, fikir ürettiği ölçüde değil, ama onun çalışmalarını yayınlayan yayıncıyı zengin ettiği ölçüde ya da bir kapitalistin ücretli-işçisiyse üretken emektir.”[47] Marx’ın ikinci türe verdiği örnek ise şuydu:

“Örneğin eğitim kurumlarındaki öğretmenler, kurumun girişimcisi için yalnızca birer ücretli-emekçi olabilirler, İngiltere’de bu tür birçok eğitsel fabrika vardır. Gerçi öğrenciler söz konusu olunca, bu öğretmenler üretken emekçi değildirler; ancak kendi işverenleri söz konusu olduğunda üretken emekçidirler. O, kendi sermayesini onların emek-gücüyle değişir ve bu süreç aracılığıyla kendisini zenginleştirir. Tiyatrolar, eğlence yerleri, vb. için de durum aynıdır. Bu durumlarda, aktör, kamu karşısında bir sanatçı olarak davranır, ama kendi işvereni karşısında o bir üretken emekçidir.”[48]

Kapitalist üretimin bu görünümlerinin üretimin içinde tuttuğu payın henüz çok küçük oluşu nedeniyle, Marx’ın “hesap dışı tutulabilir” diye nitelendirdiği bu maddi olmayan üretim alanı zamanla o denli genişledi ki, başlı başına bir sektör olup çıktı. Zaten Marx da, kapitalizmin amacının, maddi zenginlik üretiminin tüm alanlarını kapitalist üretim tarzına tâbi kılmak olduğunu ve geçmişe oranla emeğin üretken güçlerinin en yüksek gelişmesine ancak bu durumda ulaşacağını belirtmişti.

Hizmet veren emeğin üretken olan ve olmayan çeşitlerini ayırt edebilmek bakımından, emeğin özelliklerine takılıp kalmanın bir yararı yoktur. Emeğin ve dolayısıyla ürünün özelliklerinin, örneğin satımlık bir metada mı cisimleştiği, yoksa hizmetleri görüldüğü anda sona eriveren bir sanatsal etkinlik biçiminde mi olduğu, üretken emek ve üretken olmayan emek ayrımı bakımından tek başına hiçbir anlam taşımaz. Aynı cins bir emek ürünü, sermayeyle mi yoksa gelirle mi değişildiğine bağlı olarak o hizmeti üreten işçinin niteliğini belirler. İlk bakışta biraz karışık gibi görünen hizmet üretimi konusundaki bu tür sorunların içinden çıkabilmek için, çözümlemeye karşımızda bir ücretli emek-sermaye ilişkisinin olup olmaması açısından yaklaşmak gerekir. Marx’ın belirttiği gibi, “Şarkısını kendi hesabına satan bir şarkıcı üretken-olmayan emekçidir. Ama bir girişimci tarafından, kendisine para kazandırması için tutulan şarkıcıya üretken emekçi denir; çünkü sermaye üretir.”[49]

Kapitalist hizmet üretiminin ne anlama geldiğini böylece netleştirdikten sonra, bir de bu kapitalist hizmet üretiminin pazarlan­ması, hesaplarının tutulması vb. gibi üretken olmayan işlevler nedeniyle çalıştırılan işçilerin durumuna bakabiliriz. Fakat hatırlatalım ki, daha önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz üretim ve dolaşım alanındaki işçilerin farklılığı, özünde aynen hizmet sektöründeki işçiler için de geçerlidir.

Örneğin, otomobil üretiminde çalışan işçinin ücreti değişen sermayeden ödenmekte ve bu işçi sermaye sahibine artı-değer ürettiği için üretken işçi kapsamına girmektedir. Oysa, otomobil ticareti alanında çalışan işçinin ücreti de değişen sermayeden ödenmekle birlikte, bu işçi artı-değer üretmediği için üretken işçi sayılmamaktadır. Benzer şekilde, sağlık sektöründe kâr getirici herhangi bir işletme olarak örgütlenmiş bir hastanede, işgücü sermaye tarafından satın alınan ve fiilen artı-değer üreten bir hemşire üretken işçidir. Öte yandan, aynı hastanenin örneğin muhasebe servisinde çalışan işçi ise artı-değer üretmediği için üretken işçi kapsamına girmeyecektir.

Sonuç olarak tüm bu sorunların çözümünde kapitalist ekonominin gerçekliklerinden hareket etmeli ve kapitalist anlamda üretkenliğin asıl olarak değişim değeri üretimi, artı-değer üretimi demek olduğunu asla unutmamalıyız. Aksi halde, örneğin sağlık sektöründe kullanılan bir enjektörün üretiminde yer alan işçiyi kolaylıkla üretken işçi olarak kabul ederken, sağlık alanında yatırım yapmış sermayedara artı-değer üreten bir hemşireyi, bırakın üretken emek kapsamına sokmayı, işçi kapsamına sokmakta zorlanırız!

Hizmet sunan üretken emeğin kapsamını belirlerken, burjuva iktisadının önemli bir çarpıtması üzerinde durmak da yararlı olacaktır. Kapitalizmi kutsama gayreti içinde, neredeyse akıllarına gelebilecek herkesi (politikacılar, yargıçlar, vb.) üretken emek kapsamı içine sokuşturmaya çalışan kimi iktisatçılar, “üretime dolaylı katılma” kavramını icat etmişlerdir. İşgücünü bir hizmet biçiminde sunan kişiyle, hizmet satın alan arasındaki ekonomik ilişkinin niteliğine bakmaksızın, resmî devlet hizmetlerini “üretken” bir iş olarak gösterme gayreti içinde olmuşlardır.

Hizmetler, yalnızca tüketicinin satın almaya kendi iradesiyle karar verdiği cinsten de olmayabilir. Asker, polis, yargıç vb. gibi pek çok resmî görevlinin hizmeti tüketicinin iradesi ve isteği dışında otomatikman ona dayatılır. Adam Smith’in dolaylı üretimi hesaba katmadığını, örneğin bir yargıcı üretken kabul etmediğini ve bunun yanlış olduğunu düşünen bir iktisatçı olan Rossi, “eğer üretim yargıcın emeği olmaksızın olanaksızsa, bu emeğin üretime katkı yaptığı, eğer doğrudan ve maddi katkı değilse bile, dolaylı yoldan bir katkı yaptığı açık değil midir?” diye sorar. Bu hafif düşünce tarzına Marx’ın yanıtı çarpıcıdır. “İşte bizim de üretken-olmayan emek dediğimiz, üretime dolaylı olarak katılan (ve üretken-olmayan emeğin bir parçasını oluşturan) bu emeğin ta kendisidir. Yoksa, köylü olmaksızın yargıç yaşayamayacağına göre köylü adaletin dolaylı üreticisidir dememiz gerekirdi! Vb.. Saçmanın dikalası!.”[50]

Devlet Memurlarının Konumu

Öncelikle önemli bir noktayı belirterek başlayalım. Türkiye’de burjuva yasaları, işçi sınıfının kapsamını daraltmak, sendikalaşma hakkını kısıtlamak gibi nedenlerle, bazen devlet fabrikalarının ve işletmelerinin işçilerinin bir kısmını “memur” statüsünün içine tıkıştırmaktadır. Oysa kapitalist düzende, devletin ekonomik yaşamın çeşitli alanlarında kolektif kapitalist rolüyle yer aldığı iktisadi işletmelerde ücret karşılığı çalışan emekçiler zaten işçi sınıfının kapsamı içindedirler. Bu işçilerin karşısında patron olarak kapitalist devletin yer alması hususu, onları, özel sermaye sahiplerinin mülkiyetindeki çeşitli işletmelerde çalışan işçilerden farklı kılmaz. Çünkü, kapitalizm altında sermayenin sahibinin özel mi yoksa devlet mi olduğu, işçinin konumu açısından hiçbir değişiklik yaratmaz.

Bu nedenle, sermayesi şu ya da bu ölçüde devlete ait olan ve kapitalist devletin ekonomik alandaki faaliyetlerinin somutlandığı fabrikalarda, ulaşım sanayiinde, ticarî işletmelerde, bankalarda vb. çalışıp da salt işgücünün satışından elde ettiği ücret geliri temelinde yaşamını sürdürmek durumunda olanlar, burjuva hukuku açısından hangi statüye sokulurlarsa sokulsunlar, aslında zaten işçidirler. Bu tür kuruluşlarda çalıştırılan işçilerin işgüçlerinin karşılığı sermayeden ödenmektedir. Dolayısıyla, bu işçilerin hangi bölümünün üretken emek kapsamında olduğu, hangilerinin üretken olmayan işçi addedilmesi gerektiği, daha önceki bölümlerde açıklamaya çalıştığımız kriterler temelinde kolayca belirlenebilir.

Devlet çalışanları içinde, özellikle aydınlatmamız gereken başka bir kesim bulunmaktadır. Bu, özellikle Türkiye gibi Asyatik devlet geleneğinin mirasını taşıyan bir ülkede, yaşamın her alanında karşımıza çıkan devlet örgütlenmesinin merkezi ve yerel düzeydeki bürokratik aygıtında çalışan devlet memurlarının konumudur. İdari, adli, mali, belediye hizmetleri vb. gibi çeşitli kamusal hizmet işlerinde çalışan devlet memurlarının, vatandaşlara sundukları hizmetler, genel anlamda resmî hizmetler grubuna girer. Bu tür resmî hizmetlerin çoğunluğu, tüketicinin gönüllü olarak satın almayı düşündüğü hizmetlerden farklı olarak, devletin kamu alanına ilişkin düzenlemeleri çerçevesinde satın almaya mecbur kılındığı hizmetlerdir.

Maaşları devlet gelirlerinden ödenen ve genel olarak devlet memuru olarak adlandırılan devlet görevlilerinin kendi içinde taşıdığı ayrımlar vardır. O nedenle, devlet üst bürokrasisiyle, sıradan bir yığın işin (çeşitli devlet dairelerinde yürütülen hesap, kayıt işleri, genel eğitim, kamu sağlığı vb.) yürütülmesi için istihdam edilen ve nicelik açısından devlet memurlarının asıl ağırlıklı bölümünü oluşturan emekçileri birbirinden ayırt etmek lâzımdır. Bu küçük “memurlar”, tüketicilere devlet geliri karşılığında resmî hizmet sunan işçilerdir. Kapitalist ilişkiler açısından konumları, hizmet biçiminde meta üreten üretken işçilerden farklıdır. Çünkü ücretleri sermayeden değil, vatandaşların bu hizmetlerin karşılığı olarak ödediği vergilerden, yani “devlet geliri” biçimine girmiş gelirden ödenmektedir. Ne var ki, işin örgütlenme koşulları bakımından durumları, gelir karşılığı bireysel tüketiciye doğrudan bireysel hizmet sunan işçiyle de benzeşmez. Zira devlet hizmeti yürütmeye “memur” işçiler, kendi hesabına çalışan bir hizmetkardan tamamen farklı olarak, işgüçlerini büyük bir işverenin emrine amade kılmışlardır. O nedenle, “memur” işçiler, işgüçlerini üretken olmayan bir alanda devlet kılığındaki bir işverene satan üretken olmayan işçilerdir.

Resmî hizmetlerin yerine getirilmesi, kâr getirici bir hizmet üretimi değildir. Devletin kâr getirici sermaye organizasyonlarıyla karışmamış durumuyla, resmî hizmetlerin yürütüldüğü devlet daireleri, bu hizmetlerin yerine getirilmesi nedeniyle devlet gelirlerini arttırmaz. Fakat bu durum, resmî hizmet işçilerinin ücretlerinin de ortalama işçi ücretlerine göre düzenlendiği ve bu işçilerin de genel kapitalist sömürü düzeniyle yüz yüze bulundukları gerçeğini değiştirmez.

Devlet memurlarını kendi içindeki sınıfsal bölünme bakımından incelediğimizde, kuşkusuz ki en büyük bölümünü işçi diyebileceğimiz kısım oluşturur. Kapitalist devlet altında, hâlâ eski dönemlerdeki ayrıcalıklı konumunu sürdüren üst düzey ideolojik hizmetkârların genel memur toplamı içinde tuttuğu yer ise küçüktür. Günümüzde, kapitalist gelişmenin sıradanlaştırdığı ve ayrıcalıksız kıldığı çeşitli devlet görevleri için “memur” adı altında çok sayıda üretken olmayan işçi çalıştırılır. Marx, sanayide üretkenlik geliştikçe, nüfusun doğrudan maddi üretimde çalışan kısmının oransal olarak azalacağını, buna karşılık hizmet kesiminde eskiye oranla çok daha fazla miktarda üretken olmayan işçi istihdam edileceğini belirtmiştir. Öyle de olmuştur ve işte bunların bir kısmı devlet hizmetlerinde çalışan işçilerdir. Genel gelişme ve ortalama eğitim düzeyindeki artış nedeniyle, eski üretken olmayan işçilere oranla daha kültürlüdürler. Fakat okumuş işsizlerin sayısındaki artıştan kaynaklanan rekabet yüzünden de ücretleri genelde düşüş eğilimi sergilemektedir.

Üretken olan ve olmayan emek çeşitlerini ayırt etmede belirleyici ölçütün sermayeyle kurulan ilişki olduğuna ve aynı cins emek ürününün bu ilişkinin farklı oluşuna göre farklı şekilde değerlendirilebileceğine devlet kuruluşlarından da örnek verebiliriz. Diyelim ki, devletin sermaye kazancına konu olmayan ve yalnızca genel eğitim ya da genel sağlık hizmeti verilmesi bağlamında, devlet geliri karşılığında istihdam edilen bir öğretmen ya da bir hemşire, üretken olmayan bir işçidir. Burada devlet gelirinden eğitim, sağlık vb. için yapılan harcamalar, kamusal planda toplam işgücünün üretim maliyeti açısından zorunlu geliştirme ve onarım gibi hizmetlerin kapitalist devlet tarafından organize edilmesinin ifadesidir. Oysaki, devlet makamlarından onaylı bir özel okulda çalışan öğretmen, ya da sözde devlet hastanesi statüsünde görünse bile aslında “döner sermaye” ile iş gören ve kâr amaçlı bir sağlık kuruluşunun hemşiresi, işgüçlerini sermayeyle değiştikleri ve ona artı-değer ekledikleri için üretken işçidirler.

Hemen belirtelim ki, bazı kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve bunların devlet gelirleri karşılığında organize edilmesi yerine, sermayenin artı-değer üreten kuruluşlarına devredilmesi durumunda, aynı işçiler artık üretken işçi sayılacaklardır. Örneğin, Milli Eğitime bağlı devlet okullarını ele alalım. Bu okullarda çalışan öğretmenlerin ve diğer personelin ücretleri bütçe gelirleriyle karşılanır, yani öğretmenin işgücü devlet geliriyle değişilir. Bu durumdaki bir öğretmen, herhangi bir artı-değer yaratmadığı için, kapitalist sistem için üretken emek sayılmaz.

Ama aynı devlet okulları, özel kapitalist şirketlere devredildiğinde, yani özelleştirildiğinde durum değişir. Özel kapitalist işletme haline gelen bu okullarda, öğretmenin yaptığı iş değişmemekle birlikte, onun emeğinin koşulları farklılaşmaktadır. Öğretmen, emek-gücüyle şimdi sermayeye artı-değer kazandırmakta ve böylece emeği üretken emeğe dönüşmüş bulunmaktadır. Zaten hizmet üretimi kapitalizm açısından kârlı ve cazip hale geldikçe, sermaye eskiden devlet gelirleri karşılığında organize edilen eğitim, sağlık, vb. gibi kamusal alanlara göz dikmektedir. Özel kapitalist işletmeler, bu işlevleri artık kendi bünyelerine dahil etmek için, tüm kapitalist ülkelerde hararetli bir biçimde özelleştirme operasyonu yürütmekteler.

Kapitalist devlete gerçekten ideolojik hizmet sunan ve memur sıfatını tam manasıyla hak eden devlet görevlileri de bulunmaktadır. Marx, burjuvazinin henüz toplumun tümünü, devleti vb. kendine tâbi kılamamış olduğu dönemlerde, eskinin şatafatlı makamlarına –hükümdar, yargıç, subay, rahip, vb.–, bütün ideolojik mesleklerine küçümseyici bir tutum içinde yaklaştığını belirtir. O zamanlar, eski pahalı devlet aygıtını ideolojik bombardımana tutarak ucuz devleti savunan burjuvazi, mahiyetleri gereği üretken olmayan giderlerin mümkün olan en alt düzeye indirilmesini istemekteydi. Fakat kendisi egemen olunca, devletin eski sahipleriyle uzlaşarak, eskinin ideolojik meslek mensuplarını kendi memurları, hizmetkârları haline dönüştürdü. Ve bir zamanlar “hizmetkâr” diyerek küçümsediği bu tür meslek sahiplerini, “üretken emek” katına yükseltip kutsamaya yeltendi. Burjuva ekonomisinin mazeret bulucularının, devlet gelirlerini cebe indirerek yaşamlarını sürdürenleri bile maddi zenginlik üreten emek içinde saymalarını eleştirmekteydi Marx:

“Sözümona «daha üst derece» emekçiler denen büyük kitle –devlet görevlileri, asker kişiler, sanatçılar, doktorlar, rahipler, yargıçlar, avukatlar, vb.– ki bunların bazıları üretken olmamakla kalmaz hatta özünde yıkıcıdır, ne var ki, bir yandan «maddi olmayan» metalarını satarak bir yandan da halka zorla kabul ettirerek «maddi» zenginliğin çok büyük bir kısmını nasıl ele geçireceklerini çok iyi bilirler; işte bu kitle, ekonomik yönden ... (panayır cambazları) ve ... (hizmetçiler) ile aynı sınıfa sürgün edilmeyi ve yalnızca tüketimden pay alan ve gerçek üreticilerin ... sırtından geçinen asalaklar olarak görünmeyi çok tatsız buldular. Bu, o zamana dek, başında bir hale taşıyan ve boşinana dayalı bir saygı gören işlevlere küfür etmekle birdi. Burjuvazinin ... (sonradan-görme) döneminde olduğu gibi, ekonomi politik de kendi klasik döneminde devlet mekanizmasına karşı, son derece haşin eleştirel bir tutum benimsemişti. Daha sonraki aşamada ... bizzat kendi örgütlenişinin gereği olduğunu, ondan kaynaklandığını idrak etti ve öğrendi.”[51]

Üst düzey bürokratların konumunu incelerken, öncelikle kapitalist düzende bürokrasi olgusunu hatırlayarak soruna yaklaşmak doğru olacaktır. Hatırlanacağı gibi, üst düzey bürokrasi, egemen sınıf içindeki işbölümü temelinde zihinsel iş yürütücüleri kısmına denk düşmektedir ve doğrudan doğruya burjuva sınıfın içinde yer almaktadır. Devlet görevlisi statüsündeki parlamenterler, bakanlar, üst düzey idareciler, müsteşarlar vb. bu konumdadırlar. Bunlar aylıkçı gibi görünseler de, gerçekte hiç de salt işgücü geliriyle yaşam sürdürmeyen, örtülü ödeneklerle, devlet arpalıklarından tırtıkladıkları ek gelirlerle ayırt edilen bürokratlardır.

Eklenmesi gereken önemli bir nokta da şudur ki, bu açıklamalarımız sivil-asker devlet bürokrasisinin tümünü kapsamaktadır ve kapitalist devletin ordusunda ya da polis teşkilâtında da, sivil bürokrasi içindekine denk düşen sınıfsal ayrım noktaları bulunmaktadır. Bu ayrım noktaları, yine Marksist çözümlemenin gereği olarak, yapılan işin niteliğine ve söz konusu kesimlerin ideolojik yapılanmasına bakmaksızın, kapitalist toplum içindeki nesnel sınıfsal farklılıklar açısından anlam taşımaktadır.

Daha önce Asyatik devlet geleneğinden söz etmiştik. Evet, böyle bir geleneğe sahip olan Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusya’sı gibi ülkelerde devlet memuru olmak, devletlû sınıfın bir mensubu olmak anlamına geliyordu. Ancak ilerleyen süreçte kapitalist gelişme eski Asyatik yapıları çözdüğünde bu durum değişmiştir. Kapitalist dönemin binlerce sıradan devlet memuru, eski dönemlerdekinden tamamen farklı olarak, artık resmî devlet hizmetinde çalışan ayrıcalıksız işçilerdir. Ne var ki, Batı tipi gelişme çizgisinden farklı yönler içeren ve toplumsal-siyasal-kültürel yapıya yıllar boyunca damgasını basan Asyatik geleneğe sahip ülkelerde, memurların büyük çoğunluğunun aslında birer işçi olduğunun kabulü yine de kolay olmamaktadır. Bu durum, hem egemen güçler tarafından hem de bir bölümüyle bizzat çalışanların kendileri tarafından kolayına kabul edilmemektedir. Oysaki, pek çok kapitalist ülkede “memur”lar sendikalıdır, grev hakları vardır ve onların devlet görevlerinde çalışan sıradan ücretliler olduğu anlayışı, Türkiye benzeri ülkelerdekinden çok fazlasıyla toplumda yer etmiş bulunmaktadır.

İşsiz İşçiler

İşçi sınıfının kapsamını belirlerken nesnel hareket noktasını oluşturan işgücünü satmak kriterinin, işçinin kapitalist emek pazarında mutlaka bir alıcı bulacağı anlamına gelmediğini biliyoruz. İşsizlik sorunu, burjuva iktisatçıların suçu kapitalist düzenin sırtından başka yerlere yıkmak amacıyla kasıtlı olarak gösterdikleri gibi, yanlış ekonomik politikaların ya da işçi sendikalarının yükselen ücret taleplerinin vb. ürünü değildir. Gerçekte, işsiz bırakılmış bir emekçi nüfusu üretmeyen, aktif işçi ordusunun yanı sıra bir de yedek işçi ordusu yaratmayan bir kapitalizm düşünülemez. Çünkü kapitalizmin hizmetindeki makineleşme, bir taraftan kapitalistlere, işçi sınıfının daha önce el atamadıkları –örneğin kadın işçiler gibi– yeni tabakalarını çalıştırma olanağı sağlarken, diğer taraftan da kendi yerlerini makinelerin aldığı işçilerin açıkta kalmalarına neden olarak bir artı-işçi nüfusu yaratır.

Ek işçi istihdamını mümkün kılmak ve de çalışmakta olanları muhafaza edebilmek için, artan oranda sermayeye ihtiyaç vardır. Oysa rekabet ve merkezileşme koşullarında sermayenin büyümesi, daha çok makineleşme ve sonuç olarak toplam sermaye içinde işçi ücretlerine ayrılan değişen sermayenin görece küçülmesi sonucunu doğurur. Böylece, çalışan işçiler kendi ürettikleri sermaye birikimiyle birlikte, bir artı-nüfusu da üretmiş olurlar; bu durum kapitalist birikim sürecinin bir yasasıdır.

“Fazla işçi nüfusu, birikimin ya da kapitalist temele dayanan zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünü olduğu gibi, tersine olarak da, bu artı-nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin varlık koşulu halini de alır. Bu artı-nüfus, her an el altında bulunan yedek bir sanayi ordusu teşkil eder ve bu ordu, tıpkı bütün masrafları sermaye tarafından karşılanarak beslenen bir ordu gibi bütünüyle sermayeye aittir. Fiilî nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak bu artı-nüfus, sermayenin kendisini genişletme konusunda değişen gereksinmelerini karşılamak üzere, daima sömürülmeye hazır, bir insan malzemesi kitlesi yaratır.”[52]

Önemle vurgulanması gerekir ki, işçi sınıfının bu iki kesiminin kaderleri doğrudan doğruya birbirlerine bağlıdır ve birbirlerinin yaşam ve çalışma koşulları üzerinde etkide bulunur. Örneğin, çalışan işçilerin fazla mesai düzenini sürdürmeleri sınıfın işsiz kesimini büyütür. Fakat yedek sanayi ordusunun yarattığı basınç da hem ücretleri aşağı çekerek işçileri daha çok çalışmak ve hem de sermayenin dayatmalarına boyun eğmek zorunda bırakır. Yedek bir sanayi ordusunun varlığı, kapitalist ekonominin duraklama ve ortalama refah dönemlerinde, faal işçi ordusunun kapitalistlere karşı yükselttiği istemleri baskılar. Aşırı-üretim ve coşkunluk dönemlerinde bindirdiği basınç biraz azalsa da, yine de dizginleyici bir faktör oluşturur. İşte bu nedenle Marx, “nispî artı-nüfus, emeğin arz ve talep yasasının üzerinde döndüğü eksendir. Nispî artı-nüfus, bu yasanın geçerlik alanını, sermayenin sömürü ve egemenlik faaliyetlerine mutlak şekilde uyan sınırlar içerisinde tutar” demektedir.[53]

Marksizm proletaryanın işsiz kesimini, yani yedek sanayi ordusunu göz ardı ederek, işçi sınıfını yalnızca onun aktif bölümünden ibaretmiş gibi ele almaz. Büyük işletmelerde çalışan, sendikalı vb. işçilerin örgütlenmesinin önem taşıması, sınıfın diğer kesimleri ve işsizler arasında çalışılmasını küçümsemek anlamına gelmez ve gelmemelidir. Tam tersine, işçi sınıfının aktif ve yedek ordularının birlikte örgütlenmesi, kapitalist düzenin işli ve işsiz işçi kitlelerine yönelttiği sürekli tehdidin sermaye güçlerine doğru çevrilmesi demektir. Marx bu önemli hususa dikkat çekmiştir:

“İşçiler ... aralarındaki rekabetin yoğunluk derecesinin tamamıyla nispi artı-nüfusun baskısından ileri geldiğini anlar anlamaz; ve, kapitalist üretim ile ilgili bu doğal yasanın kendi sınıfları üzerindeki yıkıcı etkilerini ortadan kaldırmak ya da azaltmak için, çalışanlarla işsiz kalanlar arasında düzenli bir işbirliği kurmak üzere işçi sendikaları ve benzeri yollara başvurur vurmaz, sermaye ile, kendisine dalkavukluk eden ekonomi politik, «ebedi» ve sözde «kutsal» arz ve talep yasası çiğneniyor diye feryadı basar. Çalışanlar ile işsizler arasındaki her yakınlaşma, bu yasanın «uyumlu» çalışmasını bozar.”[54]

Özetle, iş güvencesi olmayan küçük atölyelerde son derece elverişsiz koşullarda çalışan ya da evlerde fason iş yapan işçilerle, işsiz yığınların aslında işçi sınıfının kapsamı içinde olduğunu ve bu kesimlerin de mutlaka önemsenmesi ve örgütlenmesi gerektiğini belirten eleştirilerin muhatabı Marksizm olamaz. Ancak, sınıf içinde devrimci bir örgütlenmenin başını çekebilecek unsurlarla, sınıf hareketinin düzene karşı yönelebilecek kitlesel yıkıcı potansiyeli arasındaki ayrım da önemsiz değildir. Devrimci bir önderlikten yoksun olarak patlayan kitle hareketleri, en yoksul ve en ayrıcalıksız kesimlerin içinde birikmiş haklı öfkeyi dışa vuruyor olsa da, başarıya ulaşma şansına sahip değildir. Bu husus çeşitli deneyimlerle kanıtlanmış ve Marksist teori tarafından ifade edilmiştir. Bu nedenle işçi sınıfı içindeki farklılıkları, bir cins “işçici” popülizm akımının gerekçesi olacak biçimde kullanan eğilimler Marksizme yabancıdır.

İşçi sınıfının işsiz kesiminin kapitalist düzen açısından bir tehlike kaynağı olduğu doğrudur. Ne var ki, sınıfın bu kesimi, içinde bulunduğu nesnel koşullar nedeniyle siyasal örgütlenmelerin başını çekmeye hiç de yatkın değildir. Üstelik işsizler homojen bir bütün olmayıp, siyasi bakımdan önemli sonuçlara yol açacak şekilde kendi içinde farklı özelliklere sahip kesimlerden oluşur.

Örneğin, daha önce büyük fabrika deneyiminden geçip işsiz kalmış olanlarla; küçük atölye deneyimine sahip işsizler; ya da kırsal kesimden göçüp ilk kez işçiliğe adım atmaya hazırlanan işsizler arasında önemli farklılıklar vardır. Katı bir kural olarak algılamamak koşuluyla, genelde birincilerin işçi sınıfını esas alan bir devrimci faaliyete, diğerlerinin küçük-burjuva popülizmine yatkınlık duyduğu söylenebilir. Öte yandan, büyük sanayi merkezlerine yığılmış işsizlerle, küçük yerleşim bölgelerindeki ve kırsal kesimdeki işsizler arasındaki ayrımlar da göz ardı edilemez. Keza, gözünü modern sanayi proletaryası arasında yer almaya dikmiş unsurlarla, kırsal kesimde egemen gerici düşüncelerin esaretinden kurtulamamış unsurlar arasındaki farklılıkların siyasi mücadeledeki yansımaları hiç de önemsiz değildir.

Marx nispî artı-nüfusun farklı biçimlerini ayırt ederken, bu nüfusun mümkün olan her biçimde var olduğunu belirtiyordu. “Her işçi, ancak burada, yarı ya da tam işsiz olduğu zaman yer alır. Sınaî çevrimin değişen evrelerinin zorladığı, bunalım sırasında had, durgun zamanlarda tekrar kronik bir durum alan büyük devresel biçimler dikkate alınmazsa – daima üç biçimi vardır: akıcı, saklı ve durgun.”[55] Akıcı biçimle geçici süre işsiz kalan işçiler; saklı ile kentin ihtiyacı olan yeni işçi talebini karşılayacak kırsal kesimin gizli işsizleri ve durgun biçimleyse, ev sanayii ve küçük atölyelerdekiler gibi bir işte çalışmalarının son derece düzensizlik gösterdiği işçiler kastedilmektedir. Bunun dışındaysa, lumpen proletarya olarak nitelenen en dipteki tortu ve Marx’ın yine üçe ayırdığı bir işsizler topluluğu vardır.

“Nispî artı-nüfusun en dipteki tortusu, nihayet, sefalet alanında bulunur. Serseriler, suçlular, orospular, tek sözcükle «tehlikeli» sınıflar dışında, bu toplum katı, üç kategoriyi kapsar, önce, çalışabilecek durumda olanlar. ... İkincisi, yetim ve öksüz çocuklarla, fakir fukara çocuklar. ... Üçüncüsü ahlâk düşkünleri, zavallılar, çalışamayacak durumda olanlar, işbölümü nedeniyle uyum yeteneğinden yoksun kalmış çaresizler; normal işçi yaşını aşan kimseler; sayıları ... artan sanayi kurbanları, sakatlar, hastalıklılar, dullar. Yoksulluk, faal işçi ordusunun hastanesi, yedek sanayi ordusunun safrasıdır. Sefalet, nispî artı nüfusla birlikte ürer ve biri diğerinin zorunlu koşuludur; artı-nüfusun yanı sıra yoksulluk, kapitalist üretimin ve zenginlik artışının bir koşulunu teşkil eder.”[56]

Görülüyor ki, işsizler topluluğu homojen olmayıp, onun farklı kategorileri sınıf mücadelesi içinde tutabileceği yerler bakımından birbirinden oldukça farklı özellikler taşımaktadır. Örneğin, işçi sınıfının devrimci siyasal örgütlenmesinde elbette ki Marx’ın “akıcı” diye nitelediği geçici işsizlerle, “tehlikeli” diye adlandırdığı tortuyu aynı kapsamda değerlendirmek yanlıştır. Büyük işletme deneyiminden geçmiş işsiz işçinin devrimci örgütlenme bağlamında çok önemli bir potansiyel taşıdığını asla unutmamak, öte yandan yedek sanayi ordusunun en dipteki tortusuna ise ihtiyatla yaklaşmak doğru bir tutum olacaktır. Bu gibi noktalardan hareketle, siyasi mücadeleye ilişkin sonuçlar çıkartırken, hangi işsiz kesiminden söz edildiği önem taşır. Belirtilmesi gereken bir başka husus da, işçi sınıfının sınıf bilinci düzeyi bakımından ileri olan kesimlerini ikinci plana iterek, birinci plana yedek sanayi ordusunun şu ya da bu kesimini çıkartan ve bu kesimlerin üzerine özel stratejiler inşa eden yaklaşımların yanlışlığıdır.

“Üçüncü Dünya” ülkelerine özel bir ilgi ve sempati besleyen “Marksistler” olduğu gibi, emperyalist ülkelerin “alt proletarya”sına birincil derecede devrimci misyonlar yüklemiş olan “Marksistler” de mevcut. Bunların yazılarında, bizce Marx’ta genel hatlarıyla aydınlatılmış bulunan bir bütünün keyfî biçimde kopartılmış bir parçasına, üstelik de yanlış temellerde gösterilen ilgi, neredeyse bir uzmanlık alanına dönüştürülüyor. Bu gibi yaklaşımları onaylamadığımızdan, kimi Batılı Marksistlerin çok özel bir yer ayırdıkları “alt proletarya” benzeri konular üzerinde uzun boylu durmuyoruz. Yalnızca, tartıştığımız sorunları ilgilendirdiği kadarıyla belirtecek olursak, aslında bu “alt proletarya” kavramının içeriği ve siyasi niteliği konusunda çeşitli yorumlar söz konusudur. Fakat genel hatlarıyla bu kavram temelinde yürütülen tartışmalar, geri kalmış ülkelerden kapitalist metropollere göç eden ve böylece emperyalist ülkelerdeki gettolarda, sürekli bir işe sahip olmaksızın, eğitimsiz, yoksul ve siyasi anlamda marjinal nüfusun olası tutumları etrafında dönmektedir.

Bu gibi kesimler, kapitalist toplumun içerdiği önemli bir realitedir; asla göz ardı edilemez. Fakat, işçi sınıfının nesnel ve öznel açıdan bütünsel kavranışının parçalanmasıyla öne fırlatılmak istenen ve hiçbir bakımdan öncü nitelik taşımayan şu ya da bu kesim üzerine teoriler inşa etmek de doğru bir tutum değildir. Öte yandan, işçi sınıfının işsiz kesiminin en dibinde yer alan ve aslında insanların bir bölümünü uçuruma iten kapitalizmin insanlık dışı yüzünün sergilendiği lumpen proletarya olgusu, sosyal bir gerçeklik olarak asla küçümsenemez.

İşçi sınıfının tortusu, parlak ışıklar altında görünen kısmıyla cicili bicili vitrinler sergileyen kapitalist sistemin, karanlıklara boğulmuş dipteki gerçekliğinden başka bir şey değildir. Tıpkı Marx’ın “Bu yüzden, bir kutupta servet birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefaletin, yorgunluk ve bezginliğin, köleliğin, cahilliğin, zalimliğin, aklî yozlaşmanın birikimi ile aynı anda olur” diyerek dile getirdiği gibi.[57] Kapitalizmin yarattığı sefaletin boyutları karşısında duyarlı olmak ve bunu ifade etmek devrimci tutumun doğal harcıysa da, insanlığın yakasını bu belâlı düzenden kurtarabilmesi için yürütülen mücadele, siyasi gerçeklerin hafife alınmasını affetmeyecek ciddi bir iştir.

İşçi sınıfının sendikalı kesimini ya da işli kesimini ayrıcalıklı kabul ederek, bu kesimin devrimci potansiyelini yitirdiğini iddia edenlerin ileri sürdüğü sav, bu işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek şeylerinin de olduğu yolunda. Küçük-burjuvaca bir yaklaşım olmaktan öteye gidemeyen bu düşünce tarzı Marksizmi kavramış olmaktan uzaktır. Sınıfın devrimci misyonunu, paçavralar içinde yaşayan işçi olgusuna bağlayanlar yanılıyorlar. Bu anlamda Marx’tan bu yana biçimsel bir değişim olmuştur, fakat özde pek bir şey değişmemiştir.

Dün olduğu gibi bugün de, yoksulluk içindeki yığınlar, derin bir siyasal bilinçlendirme faaliyetine gerek kalmaksızın, bizzat yaşamın zorluğu nedeniyle, öfkelerini zaman zaman kendiliğinden patlamalarla dışa vururlar. Yoksulluğun ve ezilmişliğin yarattığı öfkenin, düzene karşı patlayıcı bir madde deposuna dönüşmesi, kuşkusuz ki çok önemli bir durumdur. Ne var ki, işçi sınıfının öncü rolünü oynayabilmesini mümkün kılacak bir örgütlülüğün bulunmadığı koşullarda, yoksul ve işsiz kitlelerin öfkesi ve bu öfkenin dışavurumları tek başına sonuç getiremez. Sermaye düzeni, bu öfkeyi bastıracak veya istediği bir doğrultuya kanalize edecek yolları bulmakta hüner sahibidir. İşçi sınıfının büyük işletmelerde çalışan kesiminin ya da genelde sendikalı işçilerin büyük bir atalet içine sürüklenmiş olmaları ise, sınıfın devrimci potansiyelinin yok oluşuna değil, bilinç ve örgütlülük unsurunun öneminin kat be kat artmakta olduğuna işaret ediyor. Bu gibi sorunların üzerinden atlayarak, artık işçi sınıfını devrimci bir özne olarak kabul etmeyenler ve yerine sözümona başka kesimleri ikame etmeye çalışanlar, gerçek yaşamda var olan yakıcı gerçeklerin duvarına toslamaya mahkûmdurlar.

İşçi sınıfının işsizler bölümüne, yalnızca çalışabilir durumdaki işsizler girmez. İşçi sınıfının iş kazası ve çeşitli meslek hastalıkları sonucunda işgüçleri sakatlanmış olan bir bölümü, defolu mallar misali yedek sanayi ordusunun en aşağılarına fırlatılıp atılırken, daha şanslı olanları ise sosyal güvence kapsamından yararlanabilmektedir. Kuşkusuz ki, bu durum sermayenin işçilere bir lütfu olmayıp, emek ve sermaye arasındaki çetin mücadelelerin sonucunda işçilerin elde ettikleri bir sosyal haktır. Kapitalizm altında bu hakkın ne denli güdük olduğu tartışma götürmez. Burjuva devletler getirdikleri hukuksal düzenlemelerle, işçilerin çalışabildikleri süre boyunca ödedikleri sigorta primlerinden oluşan fonların yönetimini kendi egemenlikleri altında tutmaktadırlar. Bu nedenle, iş kazası, vb. sonucu çalışamaz duruma düşen işçilerin ancak belirli koşullara uyan bölümü malûlen emekli aylığına hak kazanabilmektedir. Keza, sosyal sigorta yasalarında belirlenen genel emekli aylıkları açısından da, kapitalist devletlerin getirdiği pek çok kurallar ve sınırlamalar söz konusudur.

O halde, ister doğrudan işsizler kapsamında yer alsın isterse emekli statüsünde olsun, işgücü satıcılarının iş bulamayanları ve artık çalışamaz duruma düşenleri de işçi sınıfına dahildir. Ayrıca işçiler yalnızca kendi varlıklarını değil, yeni kuşaklarıyla birlikte ücretli işgücü kitlelerini de üretmek durumundadırlar. Bu nedenle, işgücünü satarak yaşamını sürdürme statüsü yalnızca “aile reisi”ni ilgilendirmemekte, işçi sınıfı işçi aileleriyle birlikte bir gerçeklik oluşturmaktadır. Kısacası, kapitalist devletlerin “iktisaden faal nüfus” ve “işsizlik”le ilgili istatistiklerinin gösterdiği rakamlar her ne olursa olsun, tüm kapitalist ülkelerde, fabrikalarda, bürolarda, çeşitli işletmelerde, atölyelerde, modern ev sanayiinde vb. çalışan tüm işçilerin yanı sıra, işsizleri ve işçi ailelerini (ki yaşlılar ve küçük çocuklar dışında çoğunluğuyla sınıfın gerçekten işsiz bölümünü oluştururlar!) hesaba kattığımızda, muazzam büyüklükte bir işgücü ordusu gerçekliğiyle yüz yüze gelmiş oluruz.






[15] Marx, Kapital, C.1, s.514-515

[16] Marx, age, s.515-516

[17] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, Sol Yay., Kasım 1998, s.369

[18] Marx, Kapital, C.1, s.194

[19] Marx, age, s.489-490

[20] Marx, Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, Ceylan Yay., Ağustos 1999, s.125

[21] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, s.385

[22] Değişen sermaye ve değişmeyen sermaye kavramlarıyla Marx’ın kastettiği şudur:

“Sermayenin üretim araçları, hammadde, yardımcı malzemeler ve iş aletlerince temsil edilen kısmı, üretim süreci sırasında nicel bakımdan bir değer değişimine uğramaz. Bu nedenle, bu kısma, ben, sermayenin değişmeyen kısmı, ya da kısaca değişmeyen sermaye adını veriyorum.

Öte yandan, sermayenin işgücü tarafından temsil edilen kısmı, üretim sürecinde bir değer değişimine uğrar. Bu, kendi değerinin eşdeğerini yeniden ürettiği gibi, bir fazlalığı da, değişen koşullara göre az ya da çok olabilen bir artı-değeri de üretir. ... Bu nedenle ben, buna, sermayenin değişen kısmı, ya da kısaca değişen sermaye diyorum.” (Kapital, C.1, s.233-234)

Ayrıca, iktisatçıların bu ayrımla özdeşleyerek yanlış tarzda kullandıkları sabit sermaye ve döner sermaye kavramları ile ilgili olarak da Marx’ın getirdiği açıklamalar dikkate alınmalıdır. Değişmeyen sermayenin sınai binalara, makineler, vb. gibi iş araçlarına ait bölümü ile ilgili olarak şöyle der Marx: “İşlev yaptığı bütün süre boyunca değerinin bir kısmı daima, üretilmesine yardımcı olduğu metalardan bağımsız olarak kendisinde sabit kalır. Değişmeyen sermayenin bu kısmına sabit sermaye biçimini veren özellik işte budur. Üretim sürecine yatırılmış sermayenin diğer bütün maddi kısımları, bunun karşıtı olarak, döner, ya da akıcı sermayeyi oluşturur.” (Kapital, C.2, s.182) O halde, sabit sermaye olarak adlandırdığımız bölümün dışında kalan değişmeyen sermaye (yardımcı madde ve hammadde biçimindeki üretim araçları) ile işgücüne yatırılan değişen sermayenin toplamı döner sermaye diye adlandırılır.

[23] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, s.148

[24] Marx, Kapital, C.1, s.538

[25] Böylece Poulantzas ve onun gibi düşünenler, Batılı proletaryanın toplumsal yapılanmada tuttuğu yeri bir azınlık düzeyine indirgemekteydiler. Başlangıçta daha solda görünen biçimde FKP’nin çizgisini eleştiren Poulantzas, giderek geliştirdiği görüşlerle aslında Avrupa komünizminin kuramcılarının yolunu döşemişti. O ve benzerleri, işçi sınıfının nesnel varlığını küçümsemekte ve proletaryanın devrimci misyonu fikrini gerçekçi bulmamaktadırlar. Fakat böylece siyasal alanda doğan boşluğu, bulanık bir “halk ittifakları” anlayışıyla doldurmaktan öte de bir şey söylemiş olmamaktadırlar.

[26] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, s.386

[27] Marx, Kapital, C.2, Sol Yay., Ağustos 1976, s.67-68

[28] Marx, age, s.145

[29] Marx, Kapital, C.3, Sol Yay., Şubat 1990, s.255

[30] Marx, Kapital, C.2, s.155

[31] Marx, Kapital, C.3, s.258

[32] Marx, age, s.259

[33] Örneğin Alex Callinicos, Amerikalı Marksist Harry Braverman’ın “büro işinin sanayileşmesi” nitelemesine değinmekte ve bu sürecin, en aşırı noktasında, çok büyük “büro fabrikalar”ı ortaya çıkardığını belirtmektedir. (Bkz. A. Callinicos ve C. Harman, Değişen İşçi Sınıfı, Z Yay., Şubat 1994, s.31)

[34] Marx, Kapital, C.2, s.154

[35] Marx, Kapital, C.3, s.264-265

[36] Marx, age, s.265

[37] Marx, age, s.259

[38] Marx, Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, s.115

[39] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, s.147

[40] Marx, Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları, s.108

[41] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, s.147

[42] Marx, age, s.280

[43] Marx, Kapital, C.1, s.474

[44] Marx, Artı-Değer Teorileri, C.1, s.376

[45] Marx, age, s.379

[46] Marx, age, s.383-384

[47] Marx, age, s.148

[48] Marx, age, s.384

[49] Marx, age, s.376

[50] Marx, age, s.278

[51] Marx, age, s.163-164

[52] Marx, Kapital, C.1, s.670

[53] Marx, age, s.676

[54] Marx, age, s.677-678

[55] Marx, age, s.678

[56] Marx, age, s.681

[57] Marx, age, s.683