Navigation

İşçi Hareketinden: Haziran 2006

Avustralya

Avustralyalı işçiler, John Howard’ın başbakanlığını yürüttüğü Liberal Parti hükümetinin Mart sonunda uygulamaya soktuğu yeni iş yasasını protesto etmek üzere 30 farklı merkezde kitlesel eylemler gerçekleştirdiler. 28 Haziran için ilan edilen “Eylem Günü”nde bir araya gelen işçilerin toplam sayısı Avustralya çapında 300 binden fazlaydı. Melbourne’deki mitinge yaklaşık 150 bin, Sidney’dekine ise 40 binden fazla işçi katılırken, diğer şehirlerde de katılımlar on binlerle ifade ediliyordu. Öğretmenlerin, öğrencilerin ve emeklilerin de dahil olduğu yüz binlerce işçi, işten atmaları kolaylaştıran, düşük ücreti olağan hale getiren, işsizlik ödeneğinin süresini kısaltan ve koşullarını zorlaştıran bu saldırı yasasına öfkelerini dile getirdiler.

Yasanın çıkmasını takip eden birkaç ayda, sadece Melbourne’de, çeşitli fabrikalardan, hastanelerden ve üniversitelerden işten atılanların sayısı 40 bini geçmiş bulunuyor. Toplu sözleşme sistemi birçok işyerinde rafa kaldırılıyor ve işçiler çok daha kötü ücret ve çalışma koşullarında bireysel sözleşmeler yapmaya zorlanıyorlar. 100’den az işçi çalıştıran işyerlerinde işverenler yeni yasaya dayanarak artık işçileri hiçbir gerekçe göstermeksizin işten atabiliyorlar. Daha büyük işyerlerinde ise, işten atılmak için işverenin son derece yuvarlak olan “operasyonel nedenler” gerekçesini göstermesi yeterli. Bu yasayla, 38 saatlik iş haftası, bir aylık yıllık izin gibi en temel yasal haklar da esnek çalışma adı altında gasp ediliyor. Sendikaların 28 Haziranı eylem günü ilan etmelerine karşın o gün işyerlerinde iş bırakma konusunda hiçbir çalışma yürütmemelerine, aksine işçileri çalışmaya zorlamalarına rağmen, işçiler tüm bu saldırlar karşısında, kendi inisiyatifleriyle işyerlerinin kapılarından dönerek mitinglere katıldılar.

Burjuva hükümet, bu yasaları geçirirken, ülkenin uluslararası rekabet gücünün arttırılmasından, gerçek Avustralyalıların ülkeleri için fedakârlık yapmak zorunda olduklarından, yurtseverlikten vs. dem vuruyor. Sendikacılar da onlardan aşağı kalmıyor. Mitinglerde yapılan konuşmalarda milliyetçi temalara başvurma konusunda burjuva hükümetle yarışan sendikacılar, “gerçek yurtseverlerin işçiler” olduğunu, Avustralya’nın aile değerlerine sahip çıktıklarını yinelediler sık sık. Aynı “yurdun” evlatları olarak ülkelerinin güçlü olması için patronlarla el ele veren sendikacılar, tam bir uzlaşmacılıkla, burjuvazinin iyice pervasızlaşmasına, işçiler üzerindeki baskının her geçen gün biraz daha arttırılmasına, ücretli kölelik düzeninin en vahşi uygulamalarla kendini daha da pekiştirmesine olanak tanıyarak, burjuvaziyle sıkı bir işbirliği halindeler. Tabandan gelen basınca dayanamayarak çağrıda bulunmak zorunda kaldıkları bu tür eylemlerde ise işçi katılımını engellemek ve sınıfı politikleşmekten alabildiğine uzak tutmak için her yola başvuruyorlar. Avustralya Irak savaşında ABD’nin en kararlı müttefiklerinden biriyken, bu mitingde Irak savaşına yönelik herhangi bir tepkinin dile getirilmemesi, çıkarılan yasanın kapitalizmden-burjuvaziden bağımsız, sadece kötü hükümetin bir ürünü olduğu yanılsamasının yaratılması vb. bu anlayışın düzeni koruma kaygısının bir sonucudur.

Devrimci bir işçi hareketinin olmadığı bugünkü koşullarda, sendika bürokrasisi, işçi sınıfının başındaki en büyük belalardan biri haline dönüşmüştür. Reformizm, uzlaşmacılıkta ve sınıf işbirliğinde sınır tanımayan sendikal bürokraside ve sözde sosyalist görünümlü çeşitli burjuva partilerde temsiliyet bulurken, bunlar, kapitalist sistemin devamında ve işçi sınıfının her geçen gün daha da kötüleşen kölelik koşullarına itilmesinde, burjuvazinin en sadık uşakları ve ajanları rolünü oynamaktadır. Burjuvaziyi ve onun düzenini ortadan kaldırma mücadelesinde işçi sınıfının devrimci öncülerine düşen en büyük görevlerden biri, tümüyle sınıf işbirlikçilerinin denetimine giren sendikaların, gerçek sahiplerinin, işçilerin eline geçmesini sağlamak, reformizme karşı her düzeyde mücadele etmek ve devrimci siyaseti yaşamın her alanına hâkim kılmaya çalışmaktır. Bu başarılmaksızın işçi sınıfı burjuva siyasetin basit bir aleti olmaktan asla kurtulamayacaktır.

Meksika

1900’lü yılları Meksika işçilerinin ve köylülerinin darbeci diktatör Diaz’a karşı yükselttikleri mücadelede de yansımasını bulan sınıf mücadelesinin yükseldiği yıllar olmuştu. 8 saatlik işgünü ve daha iyi ücret için mücadele eden işçilerin grevleri kanla bastırılıp birçok işçi hayatını kaybederken, 1910’da yükselen devrim mücadelesiyle işçiler sendika kurma, grev ve toplu sözleşme, iş güvencesi haklarının yasalaşmasını sağlamışlardı. Yasa, o dönem dünyasının en ilerici iş yasasıydı. Tarih bize gösteriyor ki, örgütlüysek ve sisteme karşı mücadele bayrağını yükseltiyorsak birçok kazanım elde etmemiz ve bu mücadeleyi devrimlerle taçlandırmamız mümkündür. Sınıf mücadelesinin tarihi, çıkartılan birçok dersler ışığında bizlere yol gösteriyor.

Geçmişini bilmeyen geleceğini yönlendiremez. Dönüp tarihine bakmak ve geçmişini öğrenerek gelecekteki rotasını çizmek tüm işçi sınıfının görevidir. Meksika’da Cananea bakır madeninde çalışan işçiler de bu bilinçle, 1906 yılında 8 saatlik işgünü ve daha iyi ücret talebiyle yapılan ve 1910 Meksika devrimine giden yolda isyanın yükseltilmesi açısından önemli adımlarından biri olan madenciler grevinin 100. yılını anmak istediler. Cananea bakır madencilerinin işçi sınıfının tarihine sahip çıkması bakımından örnek alınması gereken bu eylemine işletmenin izin vermeyeceğini açıklamasının ardından 1500 madenci 1 Haziranda greve çıktı.

Daha önce devlete ait olan Cananea bakır madeni 1992’de özelleştirilerek dünyanın en büyük yedinci bakır üreticisi olan Grupo Mexico adlı holdinge devredilmişti. Grupo Mexico da diğer sermaye grupları gibi kârına kâr katmak için madenlerde iş güvenliği önlemi almadan işçi çalıştırıyor. Son aylarda işletmenin sahip olduğu madenlerde onlarca işçi hayatını kaybetti. La Caridad madeni işçileri iki aydır iş güvenliğinin arttırılması, çalışma koşullarının düzeltilmesi ve sendika başkanlarının tanınması talebiyle grevdeydiler. Cananea işçileri, yaptıkları grevle bir yandan 1906’daki grevi anarken bir yandan da La Caridad madenindeki yoldaşlarına destek verdiler.

Meksika’da pek çok maden ve çelik işletmesi yaklaşık üç aydır grevde. Ne var ki bu ekonomik taleplerle başlayan bir grev değil. Başkan Vicente Fox, 19 Şubatta madenciler sendikasında yapılan seçim sonucunda sendika başkanlığını ikinci kez kazanan Napoleon Gomez Urrutia’yı yolsuzlukla suçlayarak sendika lideri olarak tanımamıştı. Çünkü Urritia, Şubatta maden patlamalarında onlarca işçinin hayatını yitirmesinin ardından Fox’u “endüstriyel katil”likle suçlamıştı. Ayrıca artan bakır fiyatlarına rağmen işçi ücretlerinin son derece düşük kalmaya devam etmesine karşı çıkarak, toplu sözleşmelerde patronları oldukça kızdıracak bir tutum takınmıştı. Bütün bunlardan dolayı gerek Fox’un gerekse patronların öfkesini fazlasıyla üzerine çekmişti. Hükümetin Urritia’ya yönelik bu tutumu tüm madenlerde bir isyan dalgasını ateşledi. Pek çok bakır madeninde ve çelik fabrikasında greve çıkan işçiler, liderleri hükümet tarafından tanınana dek grevlerini sürdüreceklerini açıkladılar. Grevler hızla tüm madenlere yayılırken, Mexico City’de çok geniş katılımlı gösteriler düzenlendi. Nisanda Meksika’nın en büyük çelik fabrikalarından biri işgal edildi ve burada iki işçi polis tarafından katledildi.

Haziranda grevlerin son derece yaygın hale gelmesinin ardından Ulusal Maden ve Metal İşçileri Sendikası, ülkenin diğer büyük sendikalarının da desteğiyle, 28 Haziranda ülke çapında greve gidilmesini kararlaştırırken, daha sonra bu eylem 2 Temmuzda yapılacak genel seçimler sonrasına ertelendi.

Meksika’da işçi sınıfının son dönemde yürüttüğü mücadelenin bir başka unsurunu da öğretmenler teşkil ediyor. Hükümet ve sendika arasındaki toplu sözleşme görüşmeleri sürerken Oaxaca kentinde 22 Mayısta greve çıkan öğretmenler, ücret artışı, sosyal haklarının verilmesi, çalışma koşullarının düzeltilmesi gibi taleplerle on binlerce öğretmenin katıldığı mitingler gerçekleştirdiler. 7 Haziranda 100 binden fazla insanın katıldığı mitingin ardından 14 Haziranda şehir merkezini işgal eden 10 bin öğretmene polis vahşi bir şekilde saldırmış, bu saldırıda aralarında çocukların da bulunduğu 20 kişi yaralanmış ve 40 kişi tutuklanmıştı. Sendika liderleri bu saldırıda aralarında bir çocuğun da bulunduğu 4 kişinin katledildiğini ve hükümetin onların cesetlerini imha ettiğini açıklamıştı. Saldırı, sermayenin devletinin işçilerin en ufak hak alma mücadelesine bile tahammül edemediğinin göstergesiydi. Öğretmenler şehrin diğer bölgelerinde toplanırken polis öğretmenlerin grev çadırlarını ateşe vermişti.

Ne var ki, polisin vahşi saldırısı göstericilerin öfkesini bilemekten başka bir işe yaramadı ve iki gün sonra, 16 Haziranda yapılan miting, evlerinden ve dükkânlarından alkışlarla çıkan halkın da katılımıyla, kimi kaynaklara göre 400 bin kişiyi bulan bir insan seline dönüştü.

Gerek maden işçileri gerekse öğretmenler şimdi yeni hükümetin açıklanmasını ve sendikaların vereceği eylem kararını bekliyor.

Bangladeş

Öğretmenlerin sokaklara döküldüğü ve haklarını aramak için mücadeleye atıldıkları tek ülke Meksika değil. Bangladeş’te de 180 bin ilkokul öğretmeni 17 Hazirandan bu yana grevdeler. 37 bin ilkokulda öğretimin tamamen durdurulmasına yol açan grev, devlete ait ilkokullarda çalışan öğretmenlerin, kadro sorunlarının çözülmesi, orta ve yüksek dereceli okullarda çalışan öğretmenlerle aralarında uçurumlara varan ücret farklılıklarının giderilmesi, Temmuz sonunda başlayacak bütçe görüşmelerinden önce ücretlerine %10 zam yapılması, sağlık ve kira yardımlarının arttırılması, ilkokul sınav sisteminin okul bazlı hale getirilmesi, bütçeden eğitime ayrılan payın arttırılması gibi talepleriyle başladı. Eğitim Bakanının görevden alınmasını da isteyen öğretmenler, Mart ayından bu yana çeşitli eylemler örgütlediler. 15 Haziranda Dakka’da bir miting yapan öğretmenleri polis barikatlar kurup engellemeye çalıştı. 18 Haziranda açlık grevine başlayan öğretmenler, hükümetin taleplerini dikkate alacağına ve ücret farklılıklarını gidereceğine dair söz vermesi üzerine, 10 gün sürdürdükleri açlık grevini ve diğer eylemlerini Temmuz sonuna dek ertelediler. Bu süre içinde talepleri karşılanmazsa eylemlerini daha güçlü şekilde devam ettireceklerini ve 1 Ağustosta süresiz genel greve gideceklerini açıkladılar.

Devlete ait olmayan ilkokullarda ve medreselerde çalışan öğretmenlerse, diğer öğretmenlerle birlikte 18 Haziranda başlattıkları süresiz genel greve ek olarak 26 Haziranda süresiz açlık grevine başladılar. İçlerinden 15 öğretmenin kendini yakarak öldüreceğini açıklayan bu öğretmenlerin en önemli taleplerinden biri, devlet öğretmeni haline getirilmeleri ve ücretlerinin arttırılarak doğrudan devlet tarafından ödenmesi. Devlete ait olmayan 19 bin 420 ilkokulda 76 bin, 3780 medresede ise yaklaşık 10 bin 600 ilkokul öğretmeni çalışıyor.

Bangladeş’te ilkokul öğretmenleri 40$ civarında maaş alırken, bu miktar yüksek okul öğretmenleri için 75$’a çıkıyor. Aralarında neredeyse iki kata yakın ücret farkı olan her iki kesimden öğretmenler de aslında sefalet koşullarında yaşıyorlar.

Çin

Çin dünyanın atölyesi durumuna gelmişken ve sermaye ucuz işgücü nedeniyle Çin’e akın ederken, bu ülke, işçi sınıfı açısından giderek daha karanlık bir cehenneme dönüşüyor. Dünyanın en uzun çalışma saatlerine sahip ülkesi olan Çin, bu konuda Japonya ve Güney Kore’yi çoktan geride bırakmış durumda. Milyonlarca işçi, işsiz kalma korkusuyla en ağır çalışma koşullarına razı olmak zorunda kalıyor. Sonuçsa korkunç! İnsanın fiziksel sınırlarının ötesinde uzatılan çalışma saatlerinden dolayı Çin’de her yıl 600 bin işçinin yaşamını yitirdiği belirtiliyor. 1,5 milyara yaklaşan bir nüfusa sahip bu ülkede her yıl 600 bin işçinin hayatını kaybetmesi kapitalistler açısından bir önem taşımıyor; geride daha çok var nasıl olsa!

Bürokratik-despotik rejimden kapitalizme geçen Çin’de, işçi sınıfı şu anda kapitalizmin en vahşi uygulamalarına tanık oluyor. Bu vahşi sistem yüz milyonlarca Çinli işçinin hayatını karartırken, dünya burjuvazisinin yüzünde güller açtırıyor. Köle gibi çalıştırılıp ölen yüz binlerce işçinin cansız bedeni, dünya pazarlarına ucuz ürünler ve rekabet gücü artmış kapitalistler olarak dönüyor. Dünya nüfusunun yaklaşık altıda birini barındıran bu topraklarda, işçi sınıfı ölüm-kalım savaşı veriyor. Elbet bu dev işçi sınıfı da bir gün uyanacaktır.

Amerika

Burjuvazi ekonomik kriz dememek için yeni yeni sözcükler uyduradursun, uzun süreden beri içinde bulunduğumuz süreç, kapitalizmin bu beladan kaçıp kurtulamayacağını ve bu sefer yaşananın çok daha uzun erimli ve derin bir kriz olduğunu gösteriyor. Bu durum dünyanın en büyük ekonomisi unvanına sahip Amerikan ekonomisi için de geçerli elbet. Savaş ekonomisi vs. gibi geciktirici faktörlerle krizi biraz daha yumuşak atlatmanın yollarını arayan Amerika, ekonomik büyüme rakamlarıyla övünürken, her nedense Amerikan işçi sınıfı bu büyümeden nasiplenemiyor! Büyük tekeller işçileri onlarla, yüzlerle değil binlerle, on binlerle atıyorlar işten. İşte bunlardan biri de General Motors.

General Motors 26 Haziranda yaptığı bir açıklamayla, iki yıl içinde 47.600 GM ve Delphi işçisini erken emekliliğe sevk edeceğini ya da tazminatlarını verip işten çıkaracağını, bu konuda işçilerle de (siz sendika diye okuyun) anlaşmaya varıldığını duyurdu. GM ve Delphi’nin Amerika’daki fabrikalarında (GM bünyesinde bir şirket) yaklaşık 130 bin işçi çalışıyor ve açıklamaya göre bunların yüzde 37’si bir şekilde işten çıkarılacak. Bu, Amerikan otomobil sektöründe şimdiye dek görülen en yüksek işten çıkarma. Büyük otomobil tekellerinden biri olan Ford da işçilere aynı basıncı bindiriyor. Bu tekeller kıdemli işçileri işten çıkarmak ve çok daha düşük ücretli, sosyal haklardan yoksun geçici işçilerin sayısını arttırmak istiyorlar. Dephi’de şimdiden geçici statüde 2000 işçi çalışıyor. Bu işçiler aynı fabrikada çalışan kıdemli bir işçiden yüzde 30 oranında daha düşük ücret alıyorlar, ayrıca sağlık ve emeklilik de dahil olmak üzere hiçbir sosyal hakları bulunmuyor. Kuşkusuz işverenler bu kadar pervasız davranabilme cesaretini işbirlikçi sendika bürokrasisinden aldıkları destek sayesinde gösterebiliyorlar. Birleşik Otomobil İşçileri Sendikasının (UAW), bu işçilerin sendika üyesi olmalarını zorunlu tutması, bürokrasiyi besleyecek aidatların ödenmesini sağlama almaktan başka bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla alan (işveren) razı, satan (sendika) razı; metanınsa söz hakkı yok!

UAW başkanı Gettelfinger, otomobil üreticilerinin eşi görülmemiş ve uzun dönemli bir krizle yüz yüze olduklarını, sağlık, emeklilik ve diğer sosyal haklarda indirime gidilmesine ve ücret kesintilerine razı olacaklarını belirtirken şöyle diyordu: “Bugün açıktır ki önümüzdeki zorluklar, büyük ölçüde küreselleşme nedeniyle, geçmişte yüz yüze geldiklerimize hiçbir şekilde benzemiyor... Beğenseniz de beğenmeseniz de, bu zorluklar kurtulabilinecek türden değiller. Bunlar yeni ve basiretli çözümler gerektiriyor, ve biz geliştirilen bu çözümlerin entegre bir parçası olmak zorundayız.” Bu açıklamalarıyla Gettelfinger, “cesaretinden” ve “basiretinden” dolayı işverenlerin, medyanın ve politikacıların büyük takdirlerine mazhar oldu.

Otomobil sektörünün büyük bir kriz içinde olduğu Amerika’da bugün sektördeki sendika üyelerinin sayısı, 1942’den bu yana görülen en düşük düzeye, 557 bin işçiye inmiş durumda. UAW’nin 1979’daki üye sayısı 1,5 milyonken, sadece son dört yıl içinde tam 120 bin üye kaybetmiş. Sınıfa yönelik saldırıların böylesine hızlandığı bir dönemde sendikalardaki bu ciddi kan kaybının tek açıklaması olabilir: sınıfın militan ve devrimci örgütlülüğünün bindirdiği basınçtan azade olan sendika bürokrasisinin sınıf işbirliğinde ve ihanet politikalarında artık sınır tanınmaması!

İşçi sınıfının devrimci önderliğinin eksikliği, onun ekonomik mücadele alanında aldığı büyük darbelerde de net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Bu önderlik dünya çapında yaratılıp güçlü bir hale gelemediği sürece, sınıfın burjuvazinin azgın saldırılarını engelleyebilmesi ve kalıcı kazanımlar elde etmesi olanaksızdır.