Navigation

Serbest Piyasa Ekonomisi Hikâyesi

İçinde yaşadığımız ve tüm dünyada girilmedik tek bir nokta bile bırakmayan ve belki çoğumuzun adını bile duymadığımız “tam rekabetçi serbest piyasa ekonomisi”, nam-ı diğer kapitalizm, son yıllarda derinleşen ekonomik krizle birlikte, bir kez daha kendi amentüsünü rafa kaldırmaktan geri durmuyor. Burjuva iktisat profesörleri, üniversitelerin ekonomi bölümlerinde serbest piyasa ekonomisinin ve rekabetin nimetlerinden dem vurarak genç beyinleri kandırmaya devam ededursunlar, kapitalizmin ulaştığı en üst gelişme aşaması olarak emperyalizm hayatın her alanında kendi gerçekliğini yaşamaya devam ediyor.

Bu burjuva profesörlerin ilahları olan David Ricardo ve Adam Smith gibi klasik burjuva iktisatçıları, serbest piyasa ve tam rekabeti şu satırlarla yüceltmişlerdi: “Malların serbest dolaşımı ve tam rekabet, ekonominin (yani üretim ve bölüşümün) en iyi şekilde işlemesini sağlayacak temel kurallar olmalıdır. Tüm mallar tüm dünyada hiçbir sınır tanımaksızın gezebilmeli ve bu sayede her bir üretici rakibinden daha çok satış yapabilmek için daha iyi malı çok daha ucuza üretmenin yollarını aramalıdır. Böylece biz tüketiciler de istediğimiz her malın ‘daha kalitelisini’, ‘çok daha ucuza’ tüketebiliriz. Yani refah toplumuna bir adım daha yaklaşabiliriz.”

Bu düşünceler bugün ne kadar da çocukça duruyor! Serbest rekabetin kendi içinden dev tekelleri çıkararak yerini tekeller arası rekabete bırakmasının ve tüm ekonominin de bu dev tekellerin egemenliği altına girmesinin üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçti. Burjuva profesörler geçmişin serbest ve tam rekabetçi ekonomisine övgüler düzmeye devam ede dursunlar, kapitalizm denen garabete dönüp baktığımızda, işlerin pek de yukarıda yazılanlarla uyumlu gitmediğini görüyoruz. Bir de bakıyoruz ki, “serbest piyasada birbirleriyle rekabet edebilmek için daha kaliteli malları daha ucuza” üretmesi beklenen kapitalistler, kendi aralarında anlaşıp kocaman şirketler, karteller oluşturarak birbirleriyle rekabeti geçici de olsa askıya almışlar. Birbirleriyle rekabet etmek zorunda kalanlar ise yine biz işçiler olmuşuz. Bizim kendi aramızdaki rekabeti koruyabilmek için de “yedek işçi orduları” yani işsiz işçiler, hep bir koz olarak elde tutulmaya çalışılmış. Ve yine kapitalistler kendi aralarındaki kâr ve kan kardeşliğinin bir parçası olarak ücret düzeylerini belirli oranlarda tutabilmek için anlaşmalar imzalamışlar.

Ama kapitalistler kendi aralarında ne kadar anlaşırlarsa anlaşsınlar, bu tür anlaşmalar her zaman geçici bir nitelik barındırır. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası eninde sonunda bu ortaklıkların temelini dinamitler. Bugünlerde Çin mallarının oluşturduğu “tehdit” hem bu durumu bir kez daha kanıtlıyor hem de burjuva iktisatçıların liberalizm hakkındaki nutuklarının ne denli sahtekârca olduğunu gösteriyor. Çin mallarının kapitalist pazarı doldurmasıyla birlikte kapitalistler arasında bir paniktir aldı başını gidiyor. Çin mallarının bu denli ucuz olmasının nedeni, kullanılan teknolojinin çok üstün olması ya da malların çok kalitesiz oluşu değil, üretimin vazgeçilmez unsuru olan işgücünün maliyetindeki yani ücretlerdeki düşüklüktür. Bunun nedeni ise, işsizliğin yüz milyonlarla ifade edildiği bir ülkede işçilerin birbirleriyle yıkıcı bir rekabet içerisine sürüklenmiş oluşlarıdır. Bu sayede malların maliyetleri düşük tutulabildiği için, kâr oranları korunmak koşuluyla, buralarda üretilen malları çok ucuza satmak olanaklıdır.

İşte bu kural tanımaz sömürü ortamıyla başa çıkamayan ülkeler, kapitalizmin anayasasında yazılı olan “malların serbest dolaşım hakkı”nı gözden geçirmek zorunda hissediyorlar. Bu çok ucuz Çin mallarıyla rekabet etmek yerine bu mallara karşı “gümrük duvarlarını yükseltmek”, “kota uygulamalarını arttırmak” gibi önlemler alma doğrultusunda hareket ediyorlar. Kendi pazar paylarını korumak söz konusu olduğunda “serbest ticaretin nimetlerini” unutan kapitalistler, konu işçi hakları olduğunda, her türlü koruyucu tedbire “kutsal rekabet özgürlüğü” gereği karşı çıkmaktan da geri durmuyorlar.

Kısa süre önce Zonguldak’taki Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon Müessese Müdürlüğüne bağlı bir maden ocağında kuyu derinleştirme çalışması sırasında meydana gelen grizu patlaması sonucunda 5 işçi hayatını kaybetti. Bunlar Türkiye’de madenlerde hayatını kaybeden ne ilk işçilerdi ne de son işçiler olacaklar. Ama yine de bu olayda son derece çarpıcı ve Türkiye kapitalizmi açısından yeni olan bir olgu da söz konusuydu. Ölen işçiler Çinli idi. Evet, dünyanın öbür ucundan hayatta kalabilmek için işgüçlerini satmak zorunda olan bir avuç işçi, bağlı oldukları Çin şirketi tarafından Türkiye’ye getirilmişlerdi. Bu işçiler doğru dürüst hiçbir tedbirin olmadığı madenlerde pervasız bir sömürünün kurbanı oldular. Bağlı oldukları CCCGC şirketi, Çin’e ait bir devlet kuruluşu ve çalışan 80 işçi de iş bulabilmek için zorunlu olarak Çin Komünist Partisinin üyeleri. Aslında bu acı olay, hem bu sözde “Çin komünizmi”nin hem de onun da bir parçası olduğu kapitalist dünya ekonomisinin rezilliğinin dışavurumlarından yalnızca bir tanesidir.

Tüm bu kural tanımazlığı ve kapitalizmi yıkıp yerine sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya kurmak mümkün. Böyle bir dünya ancak biz işçiler tarafından inşa edilebilir. Ve böyle bir dünyayı yaratabilmek için, dünya politikasında belirleyici bir güç durumuna gelebilmek için, enternasyonalist örgütlenme ve mücadeleden başka bir şansımız yok!

Yaşasın Enternasyonalizm!