Navigation

1 Mayıs ve Sermayenin Saldırıları

İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs bir kez daha tüm dünyada kutlandı. İstanbul’da ise güne damgasını vuran, 1 Mayıs kutlamalarının iki ayrı yerde yapılması oldu.

Bu topraklarda yaşanan 1980 darbesinin yol açtığı yenilgi sonucunda, devrimci hareketin işçi sınıfı örgütleriyle, sendikalarla bağları kopmuştur. 90’lı yılların başında, kopan bağları yeniden kurmak, kaybedilen mevzileri yeniden kazanmak için bir çaba içerisine girilse de, bu uzun ve zahmetli mücadelenin yükünü taşıyamayan devrimci hareket, sendikaları hain sendika bürokratlarının eline bırakmış ve sınıftan kopuk bir söylem geliştirmeye başlamıştır.

özellikle bazı merkezci grupların bir yandan birlikten dem vururken 1 Mayıslarda işçi sınıfının gündem ve taleplerinden uzakta gündeme getirdikleri ayrı 1 Mayıs kutlamalarına, geçtiğimiz yıllarda birçok kere tanık olmuştuk. Sözkonusu grupların sabırsız solcuları işçi sınıfının temel örgütleri olan sendikaların içinde sabırla yaratılabilecek militan bir mücadelenin yükünü ve sorumluluğunu almaktan kaçınmaktadır. İşçi sınıfının öncülüğünü yaratma iddiasında bulunan bu anlayışlar enternasyonalist devrimci görevlerinin gereğini yerine getirememekte, sol sekter lafazanlığa düşmekten de kurtulamamaktadır.

Bu seneki “iki ayrı” 1 Mayıs mitinginin niteliği geçen senelere göre farklılıklar taşıyor. İşçi sınıfına ihanette sınır tanımayan sendika bürokratlarının, kendi aralarındaki rekabetleri böylesi bir it dalaşına zemin hazırlamıştır. DİSK ve KESK tribünlere daha “sol” görünme çabaları içindeyken, Türk-İş çağlayan alanında tek başına borusunu öttürme fırsatı buldu. Kısacası sendika konfederasyonlarının gündemleri de işçi sınıfının talep ve gündemlerinden fersah fersah uzaktadır.

Türkiye de iki ayrı alan tartışması devam ederken, sermaye sınıfı Türkiye’de ve tüm dünyada işçi sınıfının uzun ve zorlu mücadelelerle elde ettiği, uğrunda ağır bedeller ödediği kazanımlarına çok yönlü saldırılar yöneltiyor. İşçi ve emekçilerin iş ve yaşam koşulları her gün biraz daha kötüleşiyor. Açlık, sefalet, işsizlik daha da korkunç boyutlara ulaşıyor, eşitsizlik derinleşiyor. Dünya coğrafyasının her santimetrekaresinde biz işçilerin emeği ile yarattığı değerlere el koyan burjuvazi, dünyayı paylaşmak için yürüttüğü savaşlarda biz emekçileri birbirimize öldürtüyor. Bu savaşlarda ölen ve sakat kalanlarımızdan çok daha fazlası iş kazalarında aynı kadere mahkûm ediliyor.

Yeryüzüne yayılmış milyarlarca işçiyiz. Kalabalığız ama henüz kendimiz için bir arada değiliz, bu yüzden kapitalist çarkların dişlileri arasında ezilen biziz. Kapitalist düzen öyle bir noktaya geldi ki savaş makinelerini, işkencelerini ve infazlarını, cellâtlarını ve kurbanlarını medyası aracılığıyla tüm dünyaya izletecek kadar pervasızlaştı. Afganistan, Filistin, Irak; tüm bu bölgelerde vahşet yoksul işçi ve emekçileri vuruyor.

Kapitalist dünya düzeninin yeni bir kriz dönemine girdiği açıkça görünmektedir. Emperyalist paylaşım kavgasının sıcak çatışmalara yol açtığı alanlar giderek genişliyor. Savaş onların savaşı olsa da ölenler hep bizleriz.

Dünya işçileri bir gün mutlaka kendi gerçekliğini kavrayacak ve değiştirme iradesiyle birleşecektir. 1917’nin o şanlı Ekim günlerinde silahlarını burjuvaziye doğrultan emekçi sınıflar tüm insanlığa kurtuluş yolunu göstermişlerdi. Onların gösterdiği yoldan yürümek ve yeni bir tarih yazmak görevi bizlerin omuzlarındadır.