Navigation

Yunanistan’da Öğrenciler Ayakta

Kapitalizmin global ölçekte derinleşen krizi, Yunanistan’da da burjuva devletin kamusal harcamalara ayırdığı payı her geçen gün biraz daha azaltmasını beraberinde getiriyor. Kuşkusuz bundan en fazla etkilenen sektörlerin başında da eğitim ve sağlık geliyor. AB üyeleri arasında, eğitime ayrılan bütçe bakımından sonuncu ülke unvanına sahip olan Yunanistan’da, mevcut durum burjuvaziyi ve onun devletini yeterince tatmin etmiyor olacak ki, eğitime yönelik saldırılara her geçen gün yeni bir boyut daha kazandırılıyor.

Sağcı Yeni Demokrasi hükümeti, son olarak, ders kitaplarının ücretsiz olmaktan çıkarılmasını, okulunu iki yıldan fazla uzatan üniversite öğrencilerinin okuldan atılmasını, mevcut üniversitelerin özel şirketler tarafından fonlanmasını, polisin üniversite binalarına girebilmesini ve özel üniversitelerin kurulmasını içeren bir yasa tasarısı hazırladı. Hükümet, ayrıca, anayasaya aykırılık teşkil eden bu düzenlemeyi kılıfına uydurabilmek için, anayasanın ilgili 16. maddesinin değiştirilmesini de gündemine aldı. Fakat bu girişimi karşısında beklemediği kadar büyük bir tepkiyle karşılaştı. On binlerce öğrencinin katıldığı ve öğretim üyelerinin de tam destek verdiği kitlesel boykot eylemi, Mayıs ayında bütün üniversitelere yayıldı. Boykota ek olarak fakülte binalarını işgal eden öğrencilerin eylemi, Haziran başında 100 binden fazla üniversite öğrencisinin katılımıyla (son 25 yılın en geniş katılımı) doruk noktasına ulaştı. Haziran ortasına gelindiğinde ise ülke çapındaki fakülte binalarının neredeyse tamamının işgal altında bulunduğu Yunanistan, tarihindeki en büyük üniversite işgali dalgasına tanık olmaktaydı.

Burjuvazi, bütün bu süreç boyunca, sözde komünist ve sosyalist partilerini de devreye sokarak, hareketi bölmek ve geriletmek için her türlü çabayı gösterdi. Öğrenciler, medyada her gün boy gösteren hükümet sözcüleri tarafından, sol mihrakların, kışkırtıcıların, anarşist azınlığın sergilediği “bu oyuna gelmemeye” ve sükûnete davet edildiler. Hareketi koordine eden Ulusal İşgal Komiteleri Koordinasyonu içinde çeşitli sol örgüt, grup ve partilere mensup öğrenciler yer alırken, üniversitelerdeki en büyük politik güç olan Yunanistan Komünist Parti (KKE) başlangıçta hareketi desteklemedi. Tam da yılsonu sınavlarının yapıldığı bu dönemde boykot ve işgal de nereden çıkmıştı, önümüzdeki Eylül ayı ne güne duruyordu! Ne var ki, hareket kısa sürede güç kazanıp yayıldıkça, KKE tabanının basıncıyla bu tutumunu terk etmek zorunda kaldı. Partinin gençlik kesiminde harekete destek verilip verilmemesi konusunda ciddi bir bölünme yaşayan PASOK ise eylemlerin patlak vermesinden ancak bir ay sonra hareketi desteklediğini açıkladı.

On binlerce öğrencinin 8 Haziranda Atina’da gerçekleştirdikleri büyük miting hareketin yaygınlaşması ve toplumsal desteğinin artması bakımından önemli bir dönüm noktası oldu. Yunan polisi eylemci öğrencilere Türkiye’dekini aratmayacak bir vahşetle saldırırken, pek çok öğrenci polis saldırısından dolayı hastanelik oldu, birçoğu da muhtemelen hayatlarında ilk kez gözaltına alındı. Öğrencilerin kanlar içindeki görüntülerinin televizyonlara ve gazetelere yansımasının ardından, halkın polis vahşetine duyduğu tepki büyürken, öğrencilere duyulan sempati de hızla arttı. Bunun üzerine hükümet ilerleyen günlerde polisin tasmasını sıkmak zorunda kaldı.

Öğrenci hareketinin giderek daha güçlü ve örgütlü hale gelmesi nedeniyle, hükümet, araya yaz tatilinin girmesiyle gençliğin ateşinin sönümleneceğini ve zaman kazanacağını düşünerek, 13 Haziranda yasa tasarısının “dondurulduğunu” açıklamak zorunda kaldı. Fakat öğrencileri faka bastıramadı. Kendi aralarında meclisler toplayıp sorunu tartışan öğrenciler, hükümetin manevrasını reddetme kararı aldılar ve hükümetin açıklamasından iki gün sonra, 15 Haziranda, toplam 50 bin öğrenci Atina ve Selanik sokaklarını doldurarak büyük gösteriler düzenlediler. Öğrenciler tasarı tümüyle geri çekilmeden ve özel üniversitelere olanak tanımak üzere gerçekleştirilmek istenen Anayasa değişikliğinden vazgeçilmeden eylemlerine son vermeyeceklerini açıkladılar.

Bu arada öğrencilerin seçtiği grev komitesi, 14 Haziranda Genel İşçi Konfederasyonunu (GSEE) ziyaret ederek, bir genel grevle kendilerini desteklemeleri talebinde bulunmuştu. Bu toplantının ardından aldığı kararla, PASOK yanlısı GSEE 22 Haziranda ülke çapında 3 saatlik iş bırakma çağrısında bulunurken, Kamu Çalışanları Sendikası ADEDY aynı gün 24 saat iş bırakma eylemine gitti. Ağırlıklı olarak kamu kesiminde etkili olan grev, GSEE açısından kuşkusuz geçiştirici bir karardı ve 3 saatle sınırlanması bunun en tipik göstergesiydi. Ama GSEE’nin buna zorunlu kalması bile taban basıncının ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. Tüm bu saldırılarda hedef kitle durumunda olan gençlik kesiminin işçi ve emekçi çocukları olduğu açıktır. Ve tarih sayısız örneklerle kanıtlamıştır ki, işçi sınıfının desteğini kazanmadıkça öğrenci gençliğin yükselteceği mücadelenin başarıya ulaşma olasılığı düşüktür. En güncel örnekler olarak Fransa’daki eylemlerde de Yunanistan’da da öğrencilerin sendikaların desteğini aramaları bile bunu açıkça göstermektedir.

Aslına bakılacak olursa gerçekleştirilmek istenen “eğitim reformu” konusunda Yunan burjuvazisi Türkiye’ye göre epeyce geri kalmış durumdadır. Bizde geniş öğrenci kitlelerinin çok da umursamadığı, umursayanların ise polisle işbirliği halindeki üniversite yönetimleri tarafından “terörist” muamelesi gördüğü bu düzenlemeler sessiz sedasız yapılmıştı. Yunanistan’ın farkı, yaklaşık 11 milyon nüfuslu bu ülkede, söz konusu düzenlemeye 100 bin öğrencinin karşı koyması ve üniversitelerde eğitimin tümüyle bloke edilmesidir. Aynı oranı Türkiye’ye uygulayacak olursak yaklaşık 700 bin üniversite öğrencisinin sokaklara dökülmesi gerekirdi. Ancak faşist darbe sonrasında devrimci hareketin aldığı ezici yenilgi ve işçi hareketinin tümüyle yönsüz kalması, üzerine gelen topyekûn kapitalist saldırının çürütücü etkileri gibi bilinen sebeplerle ne öğrenci hareketi ne de işçi hareketi hâlâ belini doğrultabilmiş değildir. Oysa Yunanistan’daki faşist cunta döneminden çıkış Türkiye’dekinden farklı olmuştu:

“Yunanistan’da faşizmin çözülüş sürecinin en önemli tarafı, askeri cuntaya karşı yükselen kitle hareketinin kararlı ve militan bir tutum sergilemiş olmasıydı. Cuntaya karşı mücadelede devrimci öğrenci hareketi önemli bir yere sahipti. Çeşitli üniversitelerde faşist diktatörlüğe karşı düzenlenen eylemlerle, fakülte işgalleriyle ilerleyen süreçte 1973 Kasımında Atina’da Politeknik kampusunda önemli bir ayaklanma gerçekleşti. Öğrencileri, işçileri, diğer emekçi unsurları ve kent aydınlarını kapsayan bu eylem sırasında 300 bin civarında insan askeri cuntanın tanklarına karşı durarak meydan okudular. Yüze yakın ölü ve yüzlerce yaralı verdiler.” (Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, s.295-96)

Bu farklılıkların bir sonucu da toplumda üniversite öğrencilerinin eylemlerine duyulan sempatidir. Bizde bu manzara sadece 1960’lı ve 70’li yıllarda yaşanmış, 12 Eylül’den sonra ise tümüyle tersine dönmüştü. 12 Eylül faşizminin uzun yıllar boyunca etkisini yitirmeyen güçlü miraslarından biri de, eylemcilere özellikle de gençlere pek hoş gözle bakılmamasıydı. Korkunun büyük bir rol oynadığı bu bakış açısının henüz kırılamadığını belirtmek gerekiyor.

Neoliberal politikaların sınır tanımazlığı, tüm dünyada sosyal fonların her geçen gün biraz daha kırpılması, özelleştirmelerde sıranın sağlığa ve eğitime gelmesi, öğrenci hareketinde de dünyanın değişik bölgelerinde yeni bir kıpırdanmaya yol açmıştır. Bu yıl Fransa’da, Şili’de ve şimdi de Yunanistan’da yaşanan büyük öğrenci gösterileri, yine son birkaç yıldır Almanya’daki öğrenci protestoları kapitalist saldırılara karşı gençliğin tepkisinin giderek yükseleceğinin sinyallerini veriyor. Ancak burjuvazinin saldırılarını geri püskürtebilmek için güçlü bir örgütlülük ve kararlı mücadele gerekiyor. Bunun en sağlam yolu da işçi ve gençlik hareketine gerçek anlamda devrimci bir yön verecek bir önderliğin inşa edilmesidir. Düzenin saldırıları karşısında mücadele etmek isteyen öğrenciler için tutarlı ve sürekli bir mücadelenin adresi, anarşizm ya da değişik kılıklar altındaki sosyal demokrasi değil devrimci Marksizmdir. Devrimci önderlik de ancak devrimci Marksist temellerde inşa edilebilir.