Navigation

Marx’ın Kapital’ini Okumak /9

5. Normal Bir İşgünü Sağlama Mücadelesi

(14. Yüzyılın Ortasından 17. Yüzyılın Sonuna Kadar İşgününü Uzatmak Amacıyla Çıkarılan Zorlayıcı Yasalar)

Marx, “İşgünü, emek gücünün kendisini yeniden üretmek için gerekli olan emek-zamanın ne kadar ötesine uzatılabilir?” diye sorar. Bu soruya sermaye şöyle cevap verir: “İşgünü, 24 saatlik tam günün, emek gücünün yeniden işe koşulabilmesi için mutlak gerekli birkaç dinlenme saati çıktıktan sonraki kısmıdır.” Sermaye, insanın insan haline gelmesi, ruhen gelişmesi, toplumsal işlevlerini yerine getirmesi, fiziksel ve ruhsal yaşam güçlerini özgürce kullanması için gereken zamanı hep kendi kesesinden bir israf olarak görmüş ve işçinin dinlenme saatlerini sınırlama eğiliminde olmuştur. Bu gerçeği Marx satırlarında dile getirir: “Ama sermaye, ölçü tanımayan hırsıyla, artı-emeğe duyduğu kurtlara özgü açlıkla, işgününün manevi üst sınırını aşmakla kalmaz, fiziksel üst sınırını da aşıp geçer. İnsan bedeninin büyümesi, gelişmesi ve sağlıklı tutulması için gereken zamanı gasp eder. Sermaye, temiz hava alması ve güneş ışığı görmesi için gereken zamanı işçinin elinden zorla alır. Sermaye, yemek saatlerinden tırtıkladığı zamanları her fırsatta üretim sürecine katar; öyle ki, sadece bir üretim aracı durumunda bulunan işçiye, yemeği, buhar kazanına kömür, makineye yağ verir gibi verilir. Yaşam gücünün toplanması, yenilenmesi ve zindelik kazanması için gereken sağlıklı uyku, mutlak olarak tükenmiş bir organizmanın canlılığını tekrar kazanabilmesi için zorunlu olan süreye indirilip dondurulmuştur.”

Vahşi kapitalizm döneminde işçilerin ortalama yaşam sürelerinin 30’lu yaşlara inmesi sermayenin umurunda bile olmamıştır. Çünkü Marx’ın deyişiyle, “Onu ilgilendiren biricik şey, bir günde harekete geçirilebilecek azami emek gücüdür. Sermaye, bunu elde etme hedefine, emek gücünün yaşam süresini kısaltarak varır; tıpkı, açgözlü bir çiftçinin daha fazla ürün almak için toprağın verimliliğini sömürmesi örneğinde olduğu gibi.” İşçilerin ortalama yaşam süresi zamanla yükselse de, genel ortalamaya bakıldığında günümüzde de geçerli olmak üzere, kapitalizm emek gücünün zamanından önce tükenmesine ve işçinin erken ölümüne sebep olur. Kapitalizm, işçinin belli bir zaman aralığındaki üretim süresini, onun yaşam süresini kısaltarak uzatır.

Ne var ki kapitalizmin özü çelişkilerle doludur. Örneğin sermayenin ölçü tanımaz kazanç hırsıyla işgününü doğaya aykırı şekilde uzatması, emek güçlerinin ömrünü kısaltır ve o nedenle emek gücünün daha hızlı bir şekilde yenilenmesi gerekir. Bu da emek gücünü yeniden üretmenin maliyetini yükseltir. İşte kapitalizme içsel bu tür gerçeklikler, tıpkı düşen ücretlerin kitlelerin satın alma gücünü düşürüp bunalımları azdırması örneğinde olduğu gibi, sermayeyi önlemler almaya zorlamıştır. Bu ekonomik zorun oynadığı rol nedeniyle, zamanla sermaye işçilerin mücadelesi neticesinde gündeme getirilen iş yasalarına daha bir “normal” gözle bakmaya başlamıştır.

Marx bu gerçekliği tarihsel bir örnek eşliğinde vurgular: “Köle sahibi, atını nasıl satın alıyorsa işçisini de aynı şekilde satın alır. Kölesini kaybederse, köle pazarında yeniden harcama yaparak yerine konması gereken bir sermayeyi kaybetmiş olur.” Fakat kölenin insanca muamele görmesinin bir tür güvencesi olabilen iktisadi kaygılar, modern çağda köle ticaretinin başlamasından sonra (vaktiyle Amerika’da görüldüğü üzere), kölenin en ölçüsüz şekilde sömürülmesinin nedenleri haline gelmiştir. “Çünkü kölenin yerini yabancı zenci kamplarından getirileceklerle doldurma olanağı bir kere doğunca, kölenin ömrünün uzunluk veya kısalığı, yaşadığı süredeki üretkenliğinden daha az önemli hale gelir.” Bu nedenle, Karayipler’de siyah derililerin insafsızca sömürülmesine dayanan tarım yüzyıllarca efsanevi zenginliklerin beşiği olurken, aynı zamanda milyonlarca Afrikalının mezarı olmuştur. Marx, “sadece bir isim değişikliğiyle anlatılan senin hikâyendir” der ve “Köle ticaretinin yerine işçi piyasasını, Kentucky ile Virginia’nın yerine İrlanda ile İngiltere’nin, İskoçya’nın ve Galler’in tarım bölgelerini, Afrika’nın yerine Almanya’yı koyarak okuyun!” diyerek geçmişi güne bağlar.

Nitekim İngiltere’de pamuklu sanayisi işçilerin ömrünü kısaltmış, İngiliz ırkının yalnızca üç kuşağı boyunca pamuk işçilerinin dokuz kuşağını yiyip tüketmiştir. Ekonomide işlerin kızıştığı günler gelip de işçi piyasasında açıklar görüldüğünde ise, geçmişin Afrika köle ticaretini hatırlatırcasına, fabrikatör beyler İngiltere’nin tarım bölgelerindeki “fazla nüfus”un Manchester’a getirilmesi için listeler hazırlatmışlardır. Ortaya çıkan tablo şudur: “Fabrikatörlerin bürolara gidip kendilerine uyanları seçmesinden sonra, Güney İngiltere’de yaşamakta olan aileler gönderilmeye başlandı. Bu insan paketleri, meta balyaları gibi etiketlenerek kanallar yoluyla veya kamyonlarla sevk edildi; bazıları tabana kuvvet yürümek zorunda kaldı; birçokları yollarını şaşırdı ve sanayi bölgelerinin etrafında yarı aç dolaştılar.” Marx, bu düzenli ticaretin, insan eti üzerinde yapılan bu bezirgânlığın uzunca bir süre devam ettiğini ve Amerika’nın güney eyaletlerindeki “zenci” ticaretinde görülene benzer bir düzenliliğe ulaştığını belirtir.

Bir kez daha “anlatılan senin hikâyendir” misali, günümüzde de zengin kapitalist bölgelere kölelik koşullarında çalıştırılmak üzere ithal edilen yoksul “insan balyaları”nı, iş bulma umuduyla kendi topraklarından kopup göçmenlik yollarında telef olan aç insan sürülerini unutmayalım!

Marx’ın şu satırları ne kadar güncel ve çarpıcıdır: “Çevresindeki işçi kuşaklarının acılarını inkâr edebilmek için son derece «güzel nedenler»e sahip olan sermaye, pratik hareketi sırasında, insanlığın gelecekte çürümesi ve sonunda durdurulamayacak şekilde nüfus kaybına uğraması olasılığını, ancak, Dünya’nın bir gün Güneş’in üzerine düşmesi olasılığını gözettiği kadar gözetir. Her hisse senedi düzenbazlığında, er ya da geç fırtınanın bir gün mutlaka kopacağını herkes bilir; ama herkes, onun, kendisi altın yağmuruna tutulduktan ve kendisini güven altına aldıktan sonra, bir sonraki kişinin başında patlamasını ümit eder. … Benden sonra tufan! Her kapitalistin ve her kapitalist ülkenin parolası budur. Bundan dolayı, toplumdan gelen bir zorlama olmadığı sürece, sermaye, işçinin sağlığına ve ömrünün uzunluk veya kısalığına karşı kayıtsızdır.”

Ancak bu noktada tek tek kişilerin iyiliği ya da kötülüğüyle açıklanamayacak olan bir kapitalist yasa yer alır. Kapitalizmin rekabet yasası, kapitalistlerin karşısına da boyun eğmek zorunda oldukları yasalar olarak çıkar. Şöyle ki, modern fabrika yasası işgününü kısaltmaya zorlarken, rekabet faktörü kapitalisti işgününü uzatmaya zorlar. Marx’ın İngiltere için dile getirdiği dönemlerin çalışma koşulları o denli kötüdür ki, bu duruma isyan eden fabrika doktorları uzun çalışma saatlerini karanlık çağlara dönüş diye nitelemişlerdir. Keza, bazı İngiliz yazarlar bir halk deyimini hatırlatarak (“all work no play”- hep çalışmak hiç oynamamak), bu çalışma koşullarının işçileri aptallaştıracağına ve yozlaştıracağına dikkat çekmişlerdir. Fakat sermayeden yana olan yazarlarsa, bu durumu İncil’deki bazı deyişler eşliğinde haklı çıkartmaya çalışmışlardır. Nitekim Marx’ın dikkat çektiği üzere geçerken belirtmek gerekirse, Protestanlık, neredeyse bütün geleneksel tatil günlerini işgününe çevirmesiyle bile, sermayenin doğumundan itibaren önemli bir rol oynamıştır.

6. Normal İşgünü İçin Mücadele

(Çalışma Süresinin Zorlayıcı Yasalarla Sınırlanması. 1833-1864 Döneminin İngiliz Fabrika Yasaları)

İngiltere’de sermaye azgın birikim günlerinde işgününü her türlü doğal sınırın ötesine uzatmak için şiddetli ve ölçüsüz bir saldırganlık başlatmıştı. Çeşitli sektörlerde, töreden ve doğadan, yaştan ve cinsiyetten, gündüzden ve geceden kaynaklanan her tür engel yok ediliyordu. Eski statülerin son derece basit gündüz ve gece kavramları bile öylesine çapraşık bir hale gelmişti ki, bir İngiliz yargıcı, gecenin ve gündüzün ne olduğunun “hukuki” açıklamasını yapmak için keskin bir zekâ sergilemek zorunda kalmıştı. Sermaye zafer sarhoşluğuyla cümbüş yapıyordu. İşçi sınıfı, üretimin gürültü ve patırtısından şaşkına dönmüş gibiydi ama bir ölçüde kendine gelir gelmez direnmeye başladı. Ne var ki işçi sınıfı tarafından büyük çabalarla koparılan ödünler, 30 yıl boyunca tümüyle kâğıt üzerinde, “ölü metinler” olarak kaldı. Marx’ın aktardığına göre, 1833 fabrika yasasından önce, çocuklar ve gençler, bütün gün, bütün gece veya keyfe göre gece de gündüz de çalıştırılıyordu.

İngiltere’de modern sanayi için “normal” bir işgünü, pamuklu, yünlü, keten ve ipekli dokuma sanayilerini kapsayan 1833 tarihli Fabrika Yasası ile başladı. 1844 yılına dek değişikliğe uğramadan yürürlükte kalan yasa, olağan fabrika işgününün sabahları 5 buçukta başlayıp akşamları 8 buçukta son bulacağını ve bu zaman dilimi içinde 13-18 yaşları arasındaki kişilerin genelde ancak 12 saat çalıştırılabileceğini ilan ediyordu. 9 yaşından küçük çocukların çalıştırılması, daha sonra belirtilen istisnalar dışında yasaklanmıştı; 9-13 yaşları arasındaki çocukların çalışma süreleri günde 8 saat olarak sınırlandırılmıştı. Gece çalışması, yani bu yasaya göre akşamları 8 buçuk ile sabahları 5 buçuk arasında çalışma, 9-18 yaşları arasındaki herkes için yasaklanmıştı. Fakat sermaye, çocuk işçilerin çalışma saatlerinin sınırlandırılmasının yaratacağı kayıpları “posta değiştirme” (vardiya) sistemini getirerek aştı.

“Posta değiştirme” sisteminin İngilizcedeki adı “system of relays” idi ve “relay” sözcüğü eskiden posta atlarının belirli istasyonlarda değiştirilmesi anlamına geliyordu. Böylece, sermayenin çocukları kendi kâr hırsı uğruna tüm gün koşturulacak yük atları gibi gördüğü tescillenmiş oluyordu. Şurası açık ki, “posta değiştirme” sistemi, “yalnız ruhuyla değil lafzıyla da, Fabrika Yasasının tümünü hükümsüz hale getiriyordu. Her bir çocuk ve genç için böylesine karışık hesaplar tutulurken, fabrika müfettişleri, yasanın belirlediği çalışma sürelerine uyulmasını ve yemek aralarının verilmesini nasıl sağlayacaktı? Fabrikaların büyük bir kısmında eski vahşice aşırılıklar çok geçmeden tekrar kendilerini gösterdi ve cezasız olarak sürüp gittiler.”

Marx’ın vurguladığı üzere, bu arada koşullar çok değişmiş ve özellikle 1838’den beri fabrika işçileri, İngiltere’de işçi hareketine damgasını vuran Chartist hareketin bildirgesini siyasi seçim sloganları olarak ve On Saat Tasarısını da iktisadi seçim sloganları olarak benimsemişlerdi. O yıllarda yaşanan çeşitli gelişmeler neticesinde 10 Eylül 1844 tarihinde yürürlüğe giren yeni bir yasayla, 18 yaşın üzerindeki kadınlar koruma altına alındı ve çalışma süreleri 12 saatle sınırlandırıldı, gece çalıştırılmaları yasaklandı. 13 yaşından küçük çocukların çalışma süresi ise, belli koşullar altında 7 saat olabilmek üzere, günde 6 buçuk saate indirildi.

Bu bilgiler bugün bazı okuyuculara, uzun yıllar önce İngiltere’de yaşanmış gelişmelere dair gereksiz ayrıntılar gibi gelebilir. Ancak unutulmasın ki, işçi sınıfının tarihi bir dünya tarihi olarak bütünseldir. Her ne kadar günümüzde tekrar büyük saldırılara maruz kalsa da, bugünün iş yasaları İngiltere başta çeşitli Avrupa ülkelerinde, Amerika’da verilen mücadelelerin ürünüdür. Zaten Marx da söz konusu yasaların hiçbir şekilde parlamentonun kafa yormasının ürünleri olmadığını vurgular ve devam eder: “Bunlar yavaş yavaş, modern üretim biçiminin doğal yasaları olarak, mevcut koşullardan doğup gelişti. Bunların formüle edilmesi, resmen tanınması ve devletçe ilan edilmesi uzun süreli sınıf mücadelelerinin sonuçlarıydı. Üretim süreçlerinin büyük bir kısmında çocukların, gençlerin ve kadınların yetişkin erkeklerle el birliği içinde çalıştırılması kaçınılmaz olduğundan, bu düzenlemelerin ilk sonuçlarından biri, yetişkin erkek işçilerin işgününün de uygulamada aynı şekilde sınırlanması olmuştu.” Ne var ki, kapitalizmin tarihinde hep görüldüğü gibi, fabrikatörler bu “ilerleme”ye, telafi edici bir “gerileme” sağlanmadan göz yummadı ve onların uğursuz çabaları neticesinde, çalıştırılabilecek çocukların en düşük yaş sınırı 9’dan 8’e indirildi.

Marx, 1846-1847 yıllarının İngiltere’nin iktisat tarihinde çağ açıcı yıllar olduğunu vurgular. “Tahıl Yasaları geri çekildi, pamuk ve diğer ham maddelerden alınan ithalat vergileri kaldırıldı, serbest ticaret yasama faaliyetlerinin yol gösterici yıldızı ilan edildi! Kısacası, bin yıllık imparatorluk dönemi başlamıştı. Diğer yandan, aynı yıllarda Chartist hareket ve on saatlik işgünü mücadelesi en yüksek noktalarına ulaştı.” Ve böylece, uğrunda onca zamandır savaşılan On Saat Tasarısı parlamentodan geçti. 8 Haziran 1847 tarihli yeni Fabrika Yasası, “genç kişiler”in (13 ile 18 yaşları arasındaki kimseler) ve bütün kadın işçilerin işgününü 1 Temmuz 1847 tarihinden itibaren geçici olarak 11 saate, 1 Mayıs 1848 tarihinden itibaren de kesin olarak 10 saate indiriyordu.

Fakat kapitalizmin işleyiş kuralı olarak, ekonomik yükselişi bunalım dönemi takip etti ve fabrika işçileri yaşanan bunalım neticesinde büyük acılar çektiler. İşçiler borçlarını ödemek, kendileri ve aileleri için giysi satın alabilmek, tencerede biraz daha aş kaynatabilmek için, işgününü sınırlayan yasaya rağmen uzun çalışma sürelerini tercih edeceklerdi. Bu durum, günümüzde de pek çok işçinin ilk bakışta akla ziyan gelen biçimde, eve biraz daha fazla ekmek götürebilmek için kuralsız fazla mesaileri, uzun çalışma saatlerini tercih etmelerine örnek oluşturur.

Pek çok gelgite rağmen İngiltere’de neticede On Saat Yasası 1 Mayıs 1848’de yürürlüğe girdi ama bu arada işçi mücadelesinde yaşanan yenilgiler nedeniyle, ortaya Marx’ın betimlediği şu tablo çıktı: “Ne var ki, bu arada, liderleri hapse tıkılan ve örgütü dağılan Chartist partinin uğradığı fiyasko İngiliz işçi sınıfının kendine olan güvenini sarsmış oldu. Paris’teki Haziran Ayaklanmasından ve bunun kanlı bir şekilde bastırılmasından hemen sonra, kıta Avrupa’sında olduğu gibi İngiltere’de de, egemen sınıfların bütün grupları, toprak sahipleri ve kapitalistler, borsa kurtları ve küçük dükkân sahipleri, korumacılar ve serbest ticaretçiler, hükümet ve muhalefet, rahipler ve hür düşünceliler, genç fahişeler ve ihtiyar rahibeler, aynı çağrıda ortaklaştı: mülkiyetin, dinin, ailenin, toplumun kurtarılması!”

“İşçi sınıfı her yerde haklarından yoksun bırakıldı. Aforoz edildiler, «şüpheliler yasası» kapsamına sokuldular. Demek ki, fabrikatör efendilerin çekinecekleri bir şey kalmamış oluyordu. Yalnızca On Saat Yasasına karşı değil, emeğin «serbestçe» yutulmasını bir dereceye kadar dizginleme amacını güden, 1833’ten bu yana çıkarılmış bütün yasalara karşı açık bir ayaklanma hareketine giriştiler. Bu, iki yıl boyunca sinik bir aldırmazlık ve teröristçe bir enerjiyle yürütülen ve isyancı kapitalistin, işçisinin derisinden başka hiçbir şeyi tehlikeye atmaması ölçüsünde ucuza mal olan küçük ölçekli bir «kölelik yanlısı» isyandı.”

Fabrikatörler, bazı yerlerde çalıştırmakta oldukları küçüklerin ve kadın işçilerin bir kısmını, bazen yarısını işten atarak saldırıya geçtiler ve yetişkin erkek işçiler arasında hemen hemen unutulmuş olan gece işini tekrar ihya ettiler. “On Saat Yasası bize bir başka çıkar yol bırakmıyor” diye haykırıyorlardı! Atılan ikinci adım, yasal yemek aralarına yönelmişti. Saldırıya geçen sermaye yasa boşluklarından yararlanarak çocuk işçileri tekrar insafsızca çalıştırmayı yaygın bir uygulama haline getirmişti. Fabrika müfettişleri bu durumu sağlık ve ahlâk açısından protesto etmekteydiler. Ama Marx’ın ifade ettiği gibi, “sermaye, sekiz yaşındaki işçi çocukları saat 2’den akşam 8 buçuğa kadar sadece aralıksız çalıştırmanın değil, aynı zamanda aç bırakmanın zevkini talep etmiş ve ele geçirmişti.”

Marx burada önemli bir noktaya işaret eder ve “sermayenin doğası, gelişmiş biçimlerinde ne ise gelişmemiş biçimlerinde de odur” der. Ayrıca da, yine tarihten sömürücü sınıfların benzer doğasına ilişkin bir örnek verir: “Amerikan İç Savaşı’nın patlamasından kısa süre önce New Mexico topraklarında köle sahiplerinin nüfuzunu egemen kılan yasada denir ki: İşçi, kapitalistin emek gücünü satın alması ölçüsünde, onun (kapitalistin) parasıdır. Romalı patrisyenler arasında da aynı görüş geçerli idi. Patrisyenlerin, borçlu pleplere vermiş oldukları para, geçim maddeleri aracılığıyla, borçluların vücudunda et ve kan haline gelirdi. İşte bundan ötürü de, bu «et ve kan», «onların (patrisyenlerin) paraları» idi.”

Günümüzde vardiya sistemi olarak bildiğimiz İngiliz posta değiştirme sistemi, sermayenin iş saatlerini düzenleyen yasalara karşı icat ettiği bir sahne oyunu gibiydi. Çünkü “15 saatlik süre boyunca, sermaye işçiyi kâh 30 dakika, kâh bir saat işten çekiyor veya işe sokuyor, yeniden işe koşmak veya işten çekmek için, onu bölük pörçük zaman aralarında av köpeği gibi oradan oraya koşturuyor ve bu, işçinin üzerindeki kontrolü bir an kaybetmeksizin, on saatlik çalışma tamamlanıncaya kadar böyle devam ediyordu. Tıpkı aynı kişilerin, tiyatro sahnesinde, farklı perdelerin farklı sahnelerinde sıra ile görünmek zorunda olmaları gibi. Ne var ki, bir aktörün dramın devamı boyunca sahneye ait olması gibi, şimdi işçiler de, 15 saatlik süre boyunca, fabrikaya geliş ve gidiş zamanları hariç, fabrikaya ait oluyordu. Böylece dinlenme saatleri, genç erkek işçileri meyhaneye, genç kadın işçileri kerhaneye sürükleyen zoraki aylaklık zamanları haline geliyordu.” Tıpkı günümüzdeki “işçi manzaraları”nı hatırlatır şekilde, sermaye kapitalizmin beşiği İngiltere’de, çalıştırdığı kimselerin sayısını arttırmadan makinelerini 12 veya 15 saat işler halde tutabilmenin yolunu bulmuştu.

Ancak bir noktadan sonra katlanılmaz koşullar başkaldırıları tetikler. Nitekim o dönem İngiltere’sinde de, sermayenin kesin görünen zaferine karşın ters yönde bir hareket başladı. İşçilerin direnişleri neticesinde, 1850 Fabrika Yasası, birkaç istisna dışında, uygulandığı bütün sanayi kollarında bütün işçilerin işgününü düzenleyen bir yasa haline geldi. Eksiklerine, istisnalarına karşın, işgününü sınırlandırma ilkesi, “modern üretim tarzının asıl yaratığı olan büyük sanayi kollarındaki zaferiyle, mücadeleden galip çıkmıştı”. Marx o dönemeçten sonra fabrika işçilerinin fiziksel ve moral bakımından yeniden doğuşu ile el ele olmak üzere, ilkenin 1853-1860 yılları arasında gösterdiği fevkalâde gelişmenin en kör gözleri bile kamaştırdığına dikkat çeker. Fabrika kodamanları kaçınılmaz olana boyun eğip onunla uzlaştıktan sonra, sermayenin direnme gücünün yavaş yavaş zayıfladığını; aynı sırada, işçi sınıfının saldırı gücünün ve sorunla doğrudan doğruya ilgili olmayan toplum katmanlarındaki müttefiklerinin sayısının arttığını belirtir. O dönem İngiltere’sinde yaşanan bu gelişmeler, Türkiye örneğinde fazlasıyla gecikmeli olduğu üzere, başka ülkelerde de tanık olunan kapitalizm tarihinin parçalarıdır.

7. Normal İşgünü İçin Mücadele

(İngiliz Fabrika Yasalarının Başka Ülkelere Etkisi)

Marx, konuya dair incelemeleri daha ileriye götürmeden, yalnızca tarihsel olgular arasındaki bağlantılardan hareketle bazı sonuçlar çıkartılabileceğini belirtir. Bunlardan birincisi şudur: sermaye işgününü sınırsız ve hiçbir kayıt tanımayan bir şekilde uzatma hırsını ilk önce, su, buhar ve makineler sayesinde devrimci değişikliklere ilk uğratılmış sanayilerde sergilemiştir. İşgününün uzatılmasına karşı toplumsal tepki ve denetim ise ancak zaman içinde gelişebilmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısı boyunca, bu denetim yalnızca istisnai yasalar biçiminde görünmüş ve yeni üretim tarzının ilk yayıldığı alan toplumsal denetime tabi olur olmaz, diğer birçok üretim kolu da gerçek fabrikalı üretim sistemine geçmiştir. İkincisi, yaşanan mücadele süreci, yalıtık durumdaki işçinin, modern kapitalist üretim karşısında direnme gücünden yoksun kalacağını gözler önüne sermiştir.

Normal bir işgününün yaratılması, kapitalistler sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki uzun süreli ve az ya da çok saklı kalmış bir iç savaşın ürünüydü. Bu savaş önce modern kapitalist gelişmenin yurdu olan İngiltere’de yürütüldü, Fransa ağır aksak İngiltere’nin peşinden gitti. Bu tarihsel gerçekliği Marx çok güzel ifade eder: “İngiliz fabrika işçileri yalnızca İngiliz işçi sınıfının değil, genel olarak modern işçi sınıfının dövüşçüsüydü; sermaye teorisini düelloya davet etmek için yere ilk eldiven atanlar da, İngiliz işçi sınıfının teorisyenleri olmuştu.”

Kuzey Amerika Birleşik Devletleri’nde ise, kölelik kurumu devam ettiği sürece, her bağımsız işçi hareketi kötürüm kaldı. Çünkü “siyah derili emeğin damgalandığı yerde, beyaz derili emek kendisini kurtaramaz”. Fakat mücadele neticesinde “köleliğin ölümünden yepyeni bir yaşam doğuverdi” ve iç savaşın ilk meyvesi, Atlantik’ten Pasifik’e, New England’dan Kaliforniya’ya dev adımlarla uzanan sekiz saat mücadelesi oldu. Ağustos 1866’da Baltimor’da toplanan Genel İşçi Kongresi 8 saatlik işgünü yasası için mücadele hedefini belirliyordu. Bundan bir ay sonra Cenevre’de toplanan “Uluslararası İşçi Kongresi” ise, Londra Genel Konseyi’nin teklifi üzerine 8 saatlik çalışma saatini işgününün yasal sınırı olarak önerme kararı alıyordu.

Marx’ın açıkladığı üzere, kapitalizme has ücretli köleliğin ilginç bir özelliği vardır. İşçi üretim sürecinden, ona girdiği sırada sahip olduğundan farklı bir şekilde çıkar. Şöyle ki, işçi emek gücünü kapitaliste satarken iki taraf arasında yapılan sözleşme, işçinin kendi işgücü üzerinde serbestçe tasarrufta bulunduğunun yazılı kanıtıdır. Fakat alışveriş işlemi tamamlandıktan sonra keşfedilir ki, işçi “başına buyruk kimse” değildir. Asıl önemlisi, işçinin işgücünü satmakta sözde serbest olduğu süre, aslında onu satmak zorunda olduğu süredir! İşçinin yaşayabilmesi için bu bir zorunluluktur, işçi bu noktada canının istediğini yapma özgürlüğüne sahip değildir.

Ne var ki sermayenin işçiyi canının istediği şekilde çalıştırdığı koşullara oranla, işgününü sınırlandıran yasaların çıkartılması, yine de işçi sınıfı açısından tarihsel bir kazanım olmuştur. Bu, Marx’ın deyişiyle, burjuvazinin cafcaflı “devredilemez insan hakları” katalogunun yerini, işçilerin çalışma zamanını açıkça gösteren Magna Carta’nın (Büyük Özgürlük Fermanı) alması demektir. Zira işçi ancak bu sayede, kapitalist düzene karşı mücadeleye kafa yorabileceği ve katılabileceği bir zaman elde etmiştir. Bu gerçeklik, günümüzde işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına sermayenin yönelttiği saldırılar altında sersemleyen, uzun çalışma saatleri ve fazla mesailer nedeniyle fabrikadan mücadele alanlarına uzanamayan işçilerin sergilediği durumla bir kez daha kanıtlanmış oluyor!